Beyhan Sunal
bsunal@gazeteduvar.com.tr
TÜM YAZILARI
Hayattan gelip sokağa karışan şiir
Arkadaşına gösterdi birgün duvardaki şiiri. Otobüsle okula gidiyorlardı. “Baksana” dedi, “Adam ne kadar emek vermiş duvara”. Genç kız “iyi de” dedi “şiire pek emek vermemiş galiba, çok klişe.” Genç adamın canı sıkıldı bu yoruma. “Adam kendi şiirini yazmış” dedi. “Zaten şu duvarın fotoğrafını çeksek, başlı başına bir şiir”
Sürat felakettir, hızın fazlası 'körlük' yapar
Fiber hızında internet gibi bir hayat yaşamak istiyor insanlar; Akışta olmak, takılmamak, aksamamak, engellenmemek, yorulmamak. Hayatın hızı ile teknolojinin hızı örtüşmüyor. Kafamızı karışıyor, algılarımız bozuluyor. Ekranda zap yapar gibi yaşamak istiyoruz hayatı, bir kumanda ile her şey elimizin altında olsun.
Kadın durup dururken temizlik hastası olmadı değil mi?
Tu kaka edilen cinselliği yaşadığı için kendini kirli hisseden, hayatının, bedeninin kontrolü elinde olmadığı için çareyi toplumun normlarına uygun bir kontrol alanı yaratmakta bulan kadınların hastalığı temizlik. Kendini temiz hissetmek için çaresizce didinmek, kendine bir kontrol alanı yaratmak adına hayatı zorlaştırmak, hırsla fırçaladığı halıdan hırsını çıkartmak…
Küfür etmemeyi öğrenebilirsiniz, bunun için de bir uzvunuz var!
Beyler, lütfen o uzvunuzla düşünmeyi ya da küfür bir anlık ifade ise, o uzvunuzla hissetmeyi bir kenara bırakın. Unutun o uzvunuzu ve başka bir kültürün, başka bir dilin, sohbetin, ifadenin yollarını araştırın. Hatırlatmaya gerek var mı, bu ülkede her gün bir kadın öldürülüyor. Her gün kadın cinsiyetine küfredildiği için belki de, kadınları bu kadar nesneleştiren bir kültür havayı kirlettiği için…
Sizin hiç engeliniz oldu mu?
Onca mühendislik bilgisi, teknolojik gelişme, yurttaşlık bilinci, bir kenti engelliler için kullanılabilir hale getirmiyor ne yazık ki. Onlar da bizim gibi vergi veriyorlar, onlar da bizim gibi bu ülkenin, bu kentlerin vatandaşı ve bizler kadar her şeyi hak ediyorlar ama onları engelleyen bedenleri değil, bir kentin yönetim anlayışı ve insanlarının sosyal algısı oluyor ne yazık ki.
Cüneyt Arkın sıkılmıştı, ya son jönlerimizin gerekçesi ne?
Ekranın hemen bütün jönleri ya Osmanlı askeri, ya istihbarat elemanı, ya da mafyanın haklı tarafında yer alan ama öldürmeye de eli giden gergin karakterlerine dönüştüler. Bizim görsel evrenimizi de şiddet, silah, kılıç, kan ile kuşattılar.
Sanki ilk kez böyle bir şey oluyor, öyle bir şaşkınlık!
Zaten bunların yapılmış olması gerekmiyor muydu? Bin yıldır bilinen, acı sonuçları binlerce kez yaşanmış, yüzlerce yıldır da üzerinde konuşulan, çözümleri çoktan üretilmiş bir konu değil miydi 'yangına karşı alınacak önlemler.'
Fakirler için tasarım dünyası: Ayçekirdeği soyacağı da yapmışlar ya
Geçen gün bir Çin malları sitesini gezerken ayçekirdeği soymak için de bir alet tasarladıklarını gördüm. Üstten çekirdeği bastırıyorsun aşağıdan kabuksuz çıkıyor. Alır mıyım? Alırım valla. Kullanacağımı sanmıyorum, tuzlu çekirdeğin o bir süre sonra dudakları kabartan hissini bu makine ile tatmak mümkün olmaz ama bir tasarım fikri olarak cazip görünüyor. Üstelik biliyorsunuz Çin malları sudan ucuz…
Elveda Lenin, asansör söyledi gittiğini...
“Çöp poşetleri, sokaklar, asansörler, dolmuşlar, tabelalar, kapı önleri… Her şey konuşuyor bu şehirde… Dinlersen kendi hikayesini anlatıyor sana, şehrin tarihini… Bu şehri onunla konuşarak gezmeyi seviyorum.”
Yeni yılda lambadan bir cin çıksa da...
Her şey denemekle, ayaklarını suya, toprağa basmakla, bir insana dokunmakla, bir işin ucundan tutmakla başlıyor. Bir topluluğa katılmakla, dayanışmayla, örgütlenmeyle, direnmeyle gelişiyor her şey. Dünya o zaman küçülüyor. Biz o zaman büyüyoruz.
Şaşırabiliyor muyuz acaba?
Şaşırmak bir oyundu. Oyunu siz kurmuyordunuz, birisi sizin adınıza bir oyun kuruyordu, sizi düşünüyor, önemsiyor, önceden planlıyor hatta etkili olsun diye kurguluyordu. Size de bunun bir oyun olduğunu öğrendiğinizde keyfini çıkartmak kalıyordu.
Biraz susabilir miyiz!
Yüksek sesle, her şeyi her yerde konuşan insanlar. Söyleyeceği şeyi içinde tutamayacakmış gibi, konuşmak kaçınılmazmış gibi, konuşmasalar ölürlermiş gibi, konuşamamak bir eksiklik susmak sanki bir zayıflıkmış gibi durmadan konuşan insanlar… Bir şeyi dillendirmezlerse o yok sayılacakmış gibi kaygıyla, telaşla konuşan insanlar.
Tevfik Taş: Kutsanacak bir üretkenlik, alçakgönüllü bir gülümseme
Tevfik Taş tüm bu griliklerin, koyu tonların içinde sanatın renklerine sığınmış. İnsanlığın, mücadelenin, coşkunun izlerini o renklerin içinde aramayı seçmiş. Şikayet etmek, derdine yanmak, kendine acımak yerine yeni bir ufuk açmış hem kendisi hem okurları için. Onu da yine politik kimliği ile bağdaştırmanın yolunu bularak…
Mor: Şiddetin değil dayanışmanın rengi
Mor Haritam kadınların hayatını kolaylaştırmak, şiddet gören kadınlarla dayanışmak, ev içi hizmetler nedeniyle kısıtlı bir hayat yaşayan kadınlara yeni ufuklar açmak, destek olmak için tasarlandı.
SMA'lı çocukların hayatı kimin ellerinde?
SMA’lı çocuklar için umut var ama Kaf Dağı’nın ardında. Kaf Dağı’nın yüksekliğini belirleyen ise sağlık bakanları. Bakanların vicdanına seslenmeye de kent meydanlarından evlerine ulaşmaya çalışan insanları vicdan muhasebesine zorlamaya da gerek yok. Elbette hepimiz çocuklara sahip çıkacağız, ama meydanlarda sürekli tekrarlanan annelerin sesleri çocuklarına destek isterken aynı zamanda sizin devletinizin niteliğini de anlatıyor.
Niye bu kadar bağırıyorlar?
Sistemleri yama tutmuyor. Bir yerden bastırmaya çalışırlarken başka bir yerden patlıyor. Adına güç dedikleri o kabuk kuruyup içine doğru çöküyor. Herkes onların sesini duyuyor ama kimse onları dinlemiyor. Kimse onları sevmiyor. Yeni, samimi, yaratıcı bir çift laf koltuklarını sallamaya yetiyor.
Metrodaki tacizci, anlatılan senin hikayen!
Erkekler etraftakilere hissettirmeden, sinsice taciz etmekte ustalaşırlar, kadınlarsa o sinsilikleri geçiştirme taktiklerinde. Taciz sadece bir rahatsız etme durumu değildir, taciz edilen kişinin nesneleştirilmesidir ayrıca. Bu yüzden politiktir.
Kanalıma, mutfağıma hoş geldiniz…
Erkekler kadınları eve kapatmışlardı. Hayatın merkezi evdi, onu örgütleyen de kadındı. Ama parayı getiren erkek olduğu için kuralları da erkek koyuyordu. Emeklilikte ise tüm denklemler değişiyordu. Bütün hayatın kadının üzerinden örgütlendiği evde, yumurta kırmayı bile beceremeyen erkekler kadınların görünmez emeğinin gücü ile karşılaşıyorlardı.
Her şeyi konuştuk Ahmet Tulgar'la, ölüm hariç
Devrim yapmak değil devrim olmak, edebiyat yapmak değil yazmak, ünlü olmak değil imzasının hakkını vermek… Tulgar böyle bir insandı.
Zehir yoktur, öldürücü olan dozdur
Sonra bir gün çok basit isteklerimiz oluyor; o saatte servise binmek ya da karda çamurda işe gitmek istemiyoruz. İşe giderken o kadar resmi giyinmek rahatsız ediyor, sırf diploma için eğitim almak anlamsız geliyor ya da sevmediğimiz bazı insanlarla her gün aynı mekanda olmak sıkıcı geliyor.
Yaşlıları ne yapacağız?
Yaşlılar yalnız kaldılar; evlerinde, odalarında, yoğun bakım servislerinde, huzur evlerinde… Çocuklarının, torunlarının hayatında yer edinemediler. Gençler yaşlıları yük gibi görür oldular. Onlarla ilişkileri daha çok hastaneye götür, ilaçlarını al, ihtiyaçlarını karşıla gibi sorumluluklar üzerinden gelişti. İşte o zaman yaşlılık korkulacak bir şey haline geldi.
Bir gün teşekkür edeceğimiz bir hayat yaşayabilecek miyiz?
Yanında bombalar patlayan bu dünyaya çocuk getirme cesaretine ya da fırsatına sahipken, birileri oralarda hala şiirler yazıp filmler çekebiliyorken, aşık olabiliyor, dostluklar kurabiliyor, belki en küçük fırsatta büyük sofralar kurabiliyorken… Biz neden direnmeyelim? Biz neden tüm bu kötülüklere daha da içimize kapanmak yerine göğsümüzü siper ederek yanıt vermeyelim?
Hepimiz boyun fıtığı olacağız
Ekran denen şeyle televizyon sayesinde tanıştık. Aslında hayatın olağan akışına aykırı bir şey olduğunu o zaman anlamalıydık. Cep telefonları o ekranı elimize verdi ve bizi dış dünyaya saldı. Üstelik o ekrana onlarca işlev yükledi. Biri olmasa öbürü için gözümüz kayıyor ekrana.
Yasımı tutuyorum, öyleyse iyiyim
Öyle görünüyor ki yas sürecinde hepimiz biriciğiz ve hepimiz biraz yalnızız. Kendi yasımızı kendi bildiğimiz gibi, kendi duygularımızı anlamaya çalışarak ve yüzleşerek yaşıyoruz. Öğrenilen bir şey ama öğretilen bir şey değil yas.
Umursayanların yetkisi yok, yetkisi olanların dünya umurlarında değil
Matrix’in bir yüzünde dünyayı umursayanlar var. Diğer yüzünde Süleyman Soylu gibi bakanlar, Devlet Bahçeli’nin gözünün içine bakan bürokratlar, Tayyip Erdoğan’ın sözünden çıkmayan yetkililer. Ürkütücü mü evet, iç karartıcı mı evet, umut kırıcı mı ona da evet… Ama sadece bir yüzüne bakarsak. Matrixin diğer yüzünde başları dik, alınları açık, kalpleri temiz, kendilerinden razı, vicdanları rahat insanlar var.
Koca bir ülkenin aklıyla alay edemezsiniz
Yüzümüzü kadın hareketine döneceğiz. Tüm sorularımızın yanıtları orada çünkü. Kadınlar yıllardır bunları neden yaşadığımızı anlatıyorlar ve önlemek için neler yapabileceğimizi. Kadınlar akıllarıyla, sabırları ve sebatlarıyla buradalar.
Dışı seni içi beni yakar…
O küçük çocuğun büyümüş haliydi belki de adam. Sünnet olduğunda bir taht üstünde bir düğün salonunda erkekliği kutsanmış, bir kadınla sevişince milli olduğu için yüceltilmiş, bir takım uzuvlarla tanımlanan cinsiyeti nedeniyle her şeye hakkı olduğuna ikna edilmiş adam erkeklik kalkanının arkasına çekilmiş yaşayıp gidiyordu.
Dedektif dizilerini neden seviyoruz
Dedektifleri değilse de dedektif dizilerini severiz, çünkü suçlular her zaman yakalanır, cezasını bulur, adalet her zaman sağlanır. Adaletle aramızdaki bağ, kurgu da olsa, bir dizinin 50 dakikası içinde yeniden tesis edilir içimizde bir yerde. Böyle olmalı, olabilir deriz.
Elimize iğne batsa canımız orda
Ortadoğu artık her yerde. Savaşın haberinden, bilgisinden, görüntüsünden kaçamıyoruz. Öyleyse anlamaya mı çalışsak, her gün tepesine bomba yağanların yaşadığı isyanı, acıyı, kendi hayatlarımızın tüm bunların yanında nasıl bir konfor içerdiğini...
Ağrı eşiğim düşükmüş, öyle dediler
Sızı da ağrı kadar insanı acıtan bir şeymiş. Daha ince, daha sinsi üstelik… Yanma, iğne batması, derinin incelmiş olduğu hissi… Sanki yüzeye yayılmış bir acı. Dokunsan acıyor, dokunmasan acıyor, sarmalasan, üstünü açsan, soğutsan, ısıtsan… Bedenim ağlıyor sanki. Susmak bilmeyen bir çocuk gibi. İncinmiş ve ne zaman susacağına kendisi karar verecek.