Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Operasyonsa operasyon, karantinaysa karantina

Pazartesi, 3 Şubat, 2020
Biliyorum, şimdi kimilerinizin aklına başka önemsiz mevzular gelecek. Yok efendim büyük deprem tehlikesiymiş, onlarca yıldır ödediğimiz deprem vergilerinin nereye gittiğiymiş? Gelmesin. Bakın her şeyin başı sağlık. Karantina. Operasyon.

32’si Türkiye vatandaşı 42 kişi televizyonlarda canlı yayınlanan bir operasyonla ölümcül virüsün etkisindeki Vuhan kentinden “tahliye edilerek” Türkiye’ye getirildiler. Operasyon, cumartesi günü TSK’nin ambulansa dönüştürülen kargo uçağıyla gerçekleştirildi. Yolcuları almaya giden sağlık personeli ve uçuş ekibiyle birlikte toplam 62 kişi 14 gün boyunca tek kişilik odalarda karantina altında kalacakları Ankara’daki hastaneye getirildiklerinde özel giysili sağlık ekiplerince karşılandılar. Sağlık Bakanı, yolcuların hiçbirinde hastalık belirtisi olmadığını açıkladı. Virüs 14 gün boyunca kuluçkada kalabiliyor, yani hiçbir belirti vermeden çoğalabiliyordu. Karantina, bu sebeple hastalığın sinsice yayılması ihtimaline karşı bir önlem olarak uygulanıyordu.

Görüntüleri ve gün boyunca ekranlarda dönen haberleri izlediyseniz, hem Türk Silahlı Kuvvetlerimizin hem de Sağlık Bakanlığımızın, elbette felaket haberciliğinde ustalaşmış basınımızın da katkılarıyla ne büyük bir operasyonun altından başarıyla kalktıklarını görmüşsünüzdür. Hatta ölümcül salgın karşısında artık yalnızca ülke sınırları içindeki değil, virüsün hızla yayıldığı Çin’deki vatandaşlarımızın da büyük özveri ve özenle korunduğunu idrak etmek yoluyla gözlerinizden bir damla yaş da süzülmüş olabilir. Yetkililerimiz, bu korkunç virüsten korunabilmek adına, bilimkurgu filmlerinden aşina olduğumuz sahnelere taş çıkarırcasına bir çaba içine girmiş ve vatandaşlarımızı tehlikeden koruyacak en önemli adımları atmışlardır. Şöyle ki, şehir merkezindeki bütün hastaneler boşaltılarak şehir dışındaki devasa Şehir Hastanesi’ne taşındığı için âtıl durumda kalan Ankara’nın kadın sağlığı alanında uzmanlaşmış ilk eğitim ve araştırma hastanesi olan Dr. Zekai Tahir Burak Eğitim ve Araştırma Hastanesi karantina uygulaması için hazır hale getirilmiştir. Böylece, sağlık hizmetine ulaşabilmek için saatlerce yol gitmek ve devasa bir labirente dönüşmüş Şehir Hastanesi’nin içinde oradan oraya sürüklenmek zorunda kalan vatandaşlarımız da ellerinin altında boşaltılmış bir hastane hazırda bulundurma öngörülülüğünü gösteren yetkililerimizin “bir bildiklerinin olduğu”na bizzat şahit olmuşlardır. Üstelik bu yetkililerimiz, aslında hasta olmayan yolcuların sırf virüs salgınının yaşandığı Vuhan Kenti’nden geldikleri için virüs taşıyabilme ihtimaline karşı bir hastane tahsis edecek denli hassasiyet içinde davranabilmektedirler. Bununla da kalınmamış, Milli Savunma Bakanlığı yolcuları getiren uçağın Hava Kuvvetlerine bağlı uzman ekiplerle arındırılma işlemine tabi tutulacağını açıklayarak pimpirikli yüreklere su serpmeyi ihmal etmemiştir.

Gerçi THY 31 Ocak tarihine, yani Sağlık Bakanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tahliye operasyonundan bir gün öncesine kadar Çin seferlerini sürdürmüş ve yeni yılın başlangıcını kutlayan binlerce Çinli turist bahar bayramını geçirmek için Türkiye’ye gelmiştir. Bu turistler havaalanında termal kameralarla kontrol edilmiş, aralarında yüksek ateş ve hastalık belirtisi gösterenler için gerekli tetkikler yapılmış, sağlığı ve afiyeti yerinde olan turistler hayatın olağan akışına uygun olarak karantinaya filan alınmamışlardır. Tabii bu kadar da ayrıntıya takılmamak gerekir. Operasyonsa operasyon, karantinaysa karantina, beyaz giysili özel ekiplerse ekipler, tahliye uçağından canlı yayınsa canlı yayın… Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Kore yapımı Good Doctor dizisinden uyarlama Mucize Doktor’un bu haftaki bölümünde bir karantina sahnesi vardı ki, bizim medyamızın hakiki karantina haberciliği buna taş çıkarır. Her neyse, biz konumuza dönelim. Bu devlet, bu medya bizleri başımızdaki büyük tehlikelerden korumak için daha ne yapsın sevgili okurlar?

Biliyorum, şimdi kimilerinizin aklına başka önemsiz mevzular gelecek. Yok efendim büyük deprem tehlikesiymiş, onlarca yıldır ödediğimiz deprem vergilerinin nereye gittiğiymiş? Gelmesin. Bakın her şeyin başı sağlık. Karantina. Operasyon. Sağlık olmasa bunları konuşacak haliniz de kalmaz Maazallah. Ama siz dilerseniz güzel güzel İstanbul’un belediye başkanı İmamoğlu’nun Elazığ’da deprem olduktan sonra nasıl olup da tatile gittiğini konuşun. O olur.

Ha bir de şu Kızılay meselesi var. Muhalifler abartıyor. Meğersem herkes yapıyormuş böyle işleri. Vergi kaçırmak için değil de vergiden kaçınmak için. Tümüyle yasal ve helal. Hem kötü bir amaçla da değil. Kamu yararına sekiz milyon dolarcık Kızılay üzerinden, şerefiyesi de ödenerek bir vakfa, o vakıftan da Amerika’da faaliyet gösteren başka bir vakfa aktarılmış. Bu vakıf da memlekette okuyacak okul bulamayıp Manhattan’a giden bebelerimiz kötü niyetli kimselerin eline düşmesin diye oralarda 21 katlı yurt yaptırasıymış. Ne yapaydılar? Bebeleri sokakta mı bırakaydılar?

Şimdi bu “tahliye operasyonu”nun şanına gölge düşürmek isteyenler, sırf gündemi değiştirmek için bir de “bekçi” meselesini çıkardılar. Neymiş efendim, otoriter ve hatta totaliter rejimlerin ilk icraatlarından biri kendi özel kolluk gücünü oluşturmakmış. Bu bekçiler de onu yapacakmış. Hani yasa çıkacak, bekçilere üst arama, güç kullanma, gözaltına alma bir de toplumsal olaylara müdahale yetkisi verilecek ya, bundan söz ediyorlar. Ne münasebet. Elbette bütün bunlar tamamen güvenliğimizi sağlamak için. Yoksa bu bekçiler yetkilerini yolda el ele, sarmaş dolaş gezen çiftleri durdurmak, gece geç saatte evine dönen yalnız kadınları huzursuz etmek, “kızlı erkekli” kalınan evleri tespit edip kendilerince gerekli gördükleri önlemleri almak gibi işlerde kullanacak değiller. Hep hırsızları, hep kötü adamları yakalayacaklar. Bakın daha dün, henüz kanun çıkmadan durumdan vazife çıkaran bekçiler, azılı bir suçluyu, bir uyuşturucu tacirini yaka paça yakalamış, arbede sırasında da yanlışlıkla bileğini kırmışlar. Canım bekçi amcalar. Sevgili Nur Betül Çelik ne güzel yazmış. Bekçi amca düdüğünü çalacak. Sıcak ve güvenli yuvamızda biz rahat uyuyacağız.


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI