Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Saklambaç oynamak isteyen, bu sergiye göz diksin

Pazar, 29 Nisan, 2018
Başak Bugay'ın psikanalitik kuramları sanatın çağrışım dozu yüksek formlarıyla buluşturan "Saklanmak Keyiftir' sergisi, yapıtlarla izleyiciler arasında bitmeyen bir saklambaca davetiye çıkarıyor. Serginin sanat ve kültür tarihi üzerinden yapılan Zeynep Sayın imzalı okuması da cabası. Bugay'la, sergisini konuştuk.

Sanatçı Başak Bugay, 2013’te başladığı bez bebek temalı çalışmalarını, 2015’te “Bebe” adlı atölye sergisini izleyiciyle buluşturmuştu. El dikişini kullandığı büyük boyutlu çalışmalarını oyunsal bir üretim pratiğiyle sürdüren Bugay, Millî Reasürans Sanat Galerisi için hazırladığı son sergisinde malzeme alanını genişletti. İstanbul Teşvikiye’deki Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde 5 Mayıs’a değin yer alan “Saklanmak Keyiftir” başlıklı sergi, sanatçının psikanalitik kuramlar üzerine yaptığı okuma ve araştırmalarla paralel ilerlemiş bir serinin sunumu olarak gündemdeki yerini koruyor.

Galeriden edindiğimiz bilgiye göre, başlığı, D. Winnicott’un “Saklanmak keyiftir, bulunamamak felaket” sözünden alıntılanan sergide Bugay, yine psikenin hallerini ve esas olarak mahremiyet kavramını araştırıyor. Katı ve kimliksiz yapılar içinde öznel mahremiyet temsilleri arayan sanatçı, izleyiciyle birlikte kolektif bilinçdışını tetikleyen bir buluşma sürecini hedefliyor. Serginin metni ise, kendisi kadar yoğun ve biricik bir şekilde, imgebilimci, akademisyen ve yazar, son dönemde Metis Kitap etiketiyle okurların büyük ilgisini kazanarak art arda baskı yapan “Ölüm Terbiyesi” kitabıyla tanınan Zeynep Sayın’dan geliyor. Sayın, Sanatatak’ta da paylaşılan metninde, Bugay’dan şöyle söz ediyor:

“Başak Bugay, Türkiye’de yaşayan otaku’lardan biridir: bir diğer dünyanın, cansız bir dünyanın izini süren, fetiş nesneleri üreten bir müpteladır. Ölülerin değil, hayaletlerin fotoğrafını çeken müteal fotoğrafçılar gibi hayaletlerin negatifini almıştır sanki, maketleri, kuklaları, elyaf yerine içeriden özel bir maddeyle doldurmuş, dikiş izleri belli olan oyuncakları özel bir dökümle dışarıdan değil, içerden dökmüştür. Yan yana konmuş, hoş çelişkiler sergileyen bebekler vardır. Bazısı kolsuz ve yüzsüzdür. Bazısı sanki patladı patlayacak, içerisi taşacak, dağılacak, çözülecektir. Çengellerle tavandan sarkan yaratıklar, tekinsizlik eğrisinde eksi puan almak üzere yarışırlar birbirleriyle. Başka evrenlerin, başka rüyaların yaratıkları, başka dünyaların varlıkları yeryüzüne inmiş, ölü insan maskesi takmıştır. Tuhaf birer aynadırlar insana; uyandırdıkları tedirginlik ve tekinsizlik, insan ölüsü rolü oynayan bu yaratıkların bizi kendimize çarpmasından, bizi kendimizle çarpıştırmasından kaynaklanır; “ben”, her zaman bir başkasıdır.”

İstanbul doğumlu, 2002’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezun olan ve 2006 yılında aynı üniversitede yüksek lisans eğitimini tamamlayan Bugay, halen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Sanatta Yeterlilik programına devam ediyor.

.

Bugay ile sergisini konuştuk:

Serginin tecrübe koşulları, bir defa izleyiciyi kendi kendisiyle sınıyor gibi. Ciddi bir prodüksiyon bu. Bir tür görsel tasarım projesi de. Klasik bir heykel sergisinden ziyade, daha girişten itibaren, aşağıya doğru inmesi ve o inişin de bizi kendi karanlığına alıştırarak baştan çıkarması, böyle oldukça eserlere bir tür manyetik etki üretir gibi yaklaştırması bana çok doğru göründü. Bu işler cayır cayır aydınlatılabilirdi, ya da sen bunu açık havada da sergileyebilirdin. Bir mekânla, park veya bahçe ile de bağlantı kurabilirdin… Bu işler ve bu sergi, birbirlerinden haberli mi üretildiler?

Sergiye hazırlanırken işler kadar yerleştirmenin çözümü de benim için bir dertti. Yerleştirme benim için başlı başına bir iş çünkü. Milli Reasürans Sanat Galerisi çok güzel, fakat kontrolü zor bir mekân ve ben mütevazı olanaklar içinde aklımdaki sunumu hazırlamak durumundaydım. Kendi içimdeki sisteme oturan bir kronoloji var girişten aşağı doğru. Meselâ ana salonda birkaçını eksilterek mekâna ait kamera ışıklarını kullandım. Kutuların izole, uzak, belki biraz da soğuk bir atmosferde olması gerekiyordu, o yüzden en küçük işleri en büyük mekânın ortasına yerleştirdim. Duvar rengi, ışık da ona göre… Çok basit çözümlerle bence her şey birbirine oturdu. Doğrusu özellikle işleri açık alanda sergilemeyi hiç düşünmedim, bir anlamı olacağını sanmıyorum. Cayır cayır aydınlatma deyince hiç hoşlanmadığım fuar estetiğini hatırlıyorum. İşler histerik bir ruha bürünüyor bence o şekilde, ‘al beni-gör beni’ gibi…

Birbirinden farklı işler var; ilişkililer mi diye soruyorsun… Bana göre tabii ilişkililer, hepsi mahremiyetle boğuşuyor. Mahremiyet, benim nevrozum çünkü… Anlatım dili ve teknik farklılığı soracak olursan, galiba bu benim çocuksu tarafımla ilgili. Resimden başka şeyler de yapabileceğime karar verdiğimde, “artık uçabilirsin” diyen benle, “yaptığını iyi yapmalısın” diyen ben arasında kaldım. Dolayısıyla çok keyif aldığım öğrenme ve oyun oynama hali, çalışmanın önemli bir dinamiği haline geldi. Bu yüzden bu sergi kadar çöpe gitmiş, başarısızlıkla sonuçlanmış işim vardır. Yeni malzeme kullanmayı çok seviyorum. Motor becerileri yeni gelişen çocuklar vardır hani, meselâ, uğraşır uğraşır sonunda düğüm atmayı öğrenir (kendimi çok net hatırlıyorum). Her yeni malzemede elde ettiğim başarı bende de böylesi bir zafer duygusu yaratıyor. Biraz bu yüzden de farklı anlatımlar var sergide, kendimi sınırlandırmak istemedim. Ama içerik aynı. Hepsi bir gizlenme / izlenme çelişkisinin temsili ve onları izleyip izlememek de, izleyicinin tercihine kalıyor.

Oyun duygusu ve sergideki ‘cilve’ hissine gelelim. Evet, tekinsiz ama bir o kadar da pedagojik, çocuksu, kendi kendine merakla çalışıp duyuran, hissettiren bir sergi, ‘Saklanmak Keyiftir’. Dolayısıyla bizi, bizimle yüzleştiren bir sergi bu. Bir estetik objenin önünün, arkasının, içinin, dışının neresi olduğu ve bizim onunla kurduğumuz 360 derecelik ilişki, hatta içimizdeki öteki 360 dereceyle nasıl yüzleştiğimiz üzerine büyük kurcalamalara maruz kaldığımız bir sergi ile baş başayız. Bir heykele, aslında bir insana nasıl yaklaşmamız gerektiğini düşündüğümüz denli yaklaşmamızı öneren veya bunu tartışmaya açan bir proje var önümüzde. Bir ilişki teşebbüsü…

Tam da merak ettiğim istediğim şey oydu: Bir ilişki teşebbüsü… Ya da ben bu ilişkiyi nasıl sağlayabilirim? sorusu vardı kafamda. İzleyici ile yapıt arasındaki alışveriş benim için çok önemli. Hatta Sanatta Yeterlik tez konum bu: “Mahremiyet bağlamında, görsel sanatlarda izleyici ve yapıt ilişkisi.” Sergiyi hazırlarken tezi bir kenara koymak zorunda kaldım çünkü teorik çalışma, pratiği fena halde zehirliyor. Yani bilinçdışı akışı engellememek lâzım üretirken. Meselâ, “Merhaba nasılsın ? / İyiyim sen nasılsın ?” diyaloğu, çoğu zaman gerçek değildir. Soran merak etmez, cevap da anlatmaz aslında. Ben soru gerçekten sorulsun, cevap da gerçekten verilsin istiyorum. Bir iş çok doğrudan, görkemli şekilde sunulabilir ama ben çoğu zaman böyle sunumların izleyici üzerinde beğeni tahakkümü kurduğunu düşünüyorum. Benim sunumumda da estetik kaygı var, ama içerikten bağımsız değil. Bir cazibe unsuru yaratma, ama bir yandan da saklama hali var. Soğuk, loş bir salonun ortasında bir takım kutular… Çekip gitmek de mümkün, orada ne var diye ilerlemek de. İşlere bakışın ihlal etme ya da dikizleme hissettirdiğiyle ilgili geri bildirimler aldığımda başta çok şaşırdım. Çünkü amacım o değildi. Tabii, amacım o olmasa ne olur, iş izleyiciyle buluştuğunda sanatçı da kendiyle yüzleşiyor.

.

Burada şey önemli sanırım; işin ve izleyicinin karşılıklı rızası…

Aynen öyle. Sanatçı olarak tabii bir şey anlatmak derdi var ama karşıdakinin gözüne hükmedemezsin. Ben özellikle çağrışımı kapamamak için eserlere isim koyarken bile zorlanıyorum. İşe tarif vermek bana göre yanlış. Benim aracım görsel dil, sözel değil.

Yaptığın eserlerin biricikliğine, varoluşuna, aslına bakarsan o denli alçakgönüllü, saygılı yaklaşıyorsun ki, bir ‘yaratıcı’ olarak onlara isim bile veremiyorsun diyebilir miyiz? Büyük sorumluluk bu, öyle değil mi?

Benim sorumluluğum, bir şekilde aradaki ilişkiyi sağlamak ve sonra geri çekilmek diye düşünüyorum. Sunduktan sonra, artık bana ait değil o eser… Sanatçı için kötü eleştiri ya da kopuk bir ilişkiden daha zoru, umduğundan çok farklı bir yorumla karşılaşmak. Dolayısıyla, eserle izleyici arasındaki ilişki üzerinde tahakküm kurmaya çalışılır çoğu zaman, ama sunumla, ama isimle, ama kavram metinleriyle… Ben bunu yapmamaya çalışıyorum. Sorumluluk mu bilmiyorum, ama izleyicinin alanına saygı duymak diyebiliriz belki.

Aslında, baktığımızda eserin kendisi de kendi inceliğiyle, bir noktadan sonra hem anahtar, hem de kilide dönüşebiliyor denebilir mi? ‘Bayram’, ‘Saklambaç’… Gayet kendi dağınıklık ve zenginliği olan kavramlar ile karşılıyorsun izleyiciyi…

Aslında, işlere koyduğum isimlerin bendeki kişisel anlamları ya dolaylı, ya gizli ya da yok. Doğrudan işaret eden, ya da tarif eden isimler değil. Başka yolculuklar mümkünken bunu neden engelleyeyim ? İşlerin bendeki anlamından çok farklı çağrışımlar duyuyorum, bu da hoşuma gidiyor. Bence bir eser ne kadar çağrışıma açıksa, o kadar var olabilir. Görsel sanatların büyüleyici tarafı, kolektif bilinçdışına dokunabilmesi… Bunun belli bir tarifi yok, doğrusu da yok, bence teorize de edilemez. Ben meselâ bir izleyici olarak, bir işe arkamı döndüğümde benimle birlikte yürümeye ediyorsa yargımı veriyorum. Benim işlerim de, başkalarıyla yürüyüp gidiyorsa, ne mutlu…

.

Tabii ki senin buradaki kuşak ilişkin, otobiyografik olarak kendini dışavuruyor, devraldığın bir plastik jargon var, ne dersin? Örneğin baban Saim Bugay’dan?

Babamla aramda bir usta çırak ilişkisi olmadı. Ama elbette etkisi var, onu görerek büyüdüm. Ama özellikle, bu sergi için konuşuyorsak sahne tasarımcı olan annemin daha belirgin etkisi var. Yine de ikisiyle de mesafeme hep dikkat ettim; çünkü benim için yaptığım işin özgün olması önemli. Kötü olsun, ama benim olsun… Hatta kendimi bile tekrarlamaya tahammülüm yok. Bilinçdışı öyle tuhaf bir yer ki, meselâ annem geçenlerde dedemin tahta parçalarından oyduğu iki ayak çıkardı, “Başak, baksana ne kadar benziyor,” diye. İki işimde aynı yerlerden kesilmiş ayaklar kullandım ve gerçekten, şaşırtıcı bir benzerlik var. Dedemin tahta ayaklarıyla, çocukken oynadığımı hatırlıyorum. Hiç kimse içine doğduğu aileden muaf değil, ben de değilim.

Sence bir yapıtta ciddiyet nerede başlayıp biter ? Çünkü bunu da sınıyoruz sergiyle. Metin ağır, eserler hafif, taciz var, alay var… Bir nevî meydan okuma bu sanki, adeta eserler izleyiciye “Gel, cesaretin var ise tanışalım,” der gibiler..

Meselâ bu da senin okuman… Benim için daha şefkatli, ürkek, korkak bir şey var orda, gel beni bul demek istiyor. Sen biraz önce narsisistik bir dinamikten bahsettin görsel sanatçılarla ilgili olarak.. Ben ise daha çok şizoid bir yapı olduğunu düşünüyorum. Bazen patolojik bir mahremiyet demek bu… Geri çekilip, güvende olmaya ve kendine ait alana çok ihtiyaç duyan, ama bir yandan da ilişki için yanıp tutuşan bir yapı… Ama araya, üçüncü bir unsuru, yani eseri koymadan da ilişki kurmaya cesareti yok.

Ne içinde, ne dışında özgür kalabilen…

Aynen öyle..

Tabii bunların yeniden ikinci boyuta geri çekilerek belgelenmesi, fotoğraflanması seni çok zorluyor…

Bu sıkıntılı biraz tabii… Ama bir yandan, sadece bana ait bir sorun değil, bütün sanat eserlerinin belgelenmesi handikaplıdır. Bir de, orada farklı gören, görmek istemeyen ya da göremeyen bir gözle nesnel olarak karşılaşmak, sözel yorum almaktan farklı. Tahammülü daha zor.

Sergideki video sunum için ne diyebilirsin?

Video, aslında doğrudan bir sunum değil ama yorum denebilir. Balamir Nazlıca’nın yaptığı “Unconcealment” başlıklı sanatçı portreleri serisinin bir devamı. Önceki işlerini gördüğümde birlikte çalışma fikri bana çok cazip geldi. Sergiye çeyrek kala başladık ve kısa zamanda, her ikimiz için de oldukça tatminkâr bir iş çıktı. Bu filmin Balamir’in diğer filmlerinden farkı, bence doğrudan benimle değil işlerle ve belki daha çok atölyeyle kurduğu ilişkiyi göstermesi. Tabii kendi gözünden… Yine başka bir gözün yorumu… Benim için karşılaması kolay ve keyifli oldu.

Film bir video portre sonuçta. Sergiyi çok büyük bir çekingenlikle izleyen bir portre.

Evet, öyle… Ciddiyet meselesine tekrar dönecek olursam, evet bir oyun oynama durumu var yaratım sürecinde, ama oyun demek her zaman eğlenceli, keyifli bir şey demek değil. Aksine oyun, bir sorun çözmek üzere oynanır ve epey ciddiyet gerekir. Süreç gergin, sonuç keyiflidir, eğer çözüm olmuşsa. Ben de teknik çözümlerle takıntılı şekilde uğraşıyorum. İşin arkasını izleyicinin görüp görmeyeceği önemli değil meselâ, önüne verdiğim emeğin aynısını arkasına da veriyorum.

Sergi her nedense, kafamda geçmişin ünlü eski oyunu Tetris’i de çağrıştırdı. Sanki her parça, kendiliğinden yerini arıyor, buluyor ve bambaşka neticelere yer hazırlıyor. Bunu zamana karşı yapmak da cabası. Bir nevî duygusal Tetris gerilimi var sergide…

Gerçekten mi? Sevindim böyle bir yoruma… Tetris aklıma gelmemişti ama, ben Lego’ya benzetiyorum, çünkü önce parçalarım var ve sonra birbirlerini buluyorlar.

Eserlerin kendi kendilerine bir video yapıta dönüşme ihtimalleri de yüksek sanırım; diyelim ki bir senaryo yazdın, beste yakaladın, çok güzel sekanslar, filmler üretecek ifade kapasitesine sahipler.. Bu parçaları bir yönetmene versen örneğin, çok ilginç şeyler olabilir…

Üç boyutlu çalışmaya başladığımda işlerin pek çok şekilde kullanılabilmesi hayalim vardı. Bu bir performatif yerleştirme de olabilir, video da. Disiplinler arası çalışma hep istediğim, hayalini kurduğum bir şeydir, ama yapılacaksa bunun eşit bir ilişki olması gerekiyor. Bir okuma tiyatrosu deneyimi oldu örneğin. Benim işlerden ikisine rol verilecekti, ben de hevesle kabul ettim. Ama sonunda, işlerin aksesuar gibi kullanıldığını görmek büyük hayal kırıklığıydı. Ortak bir çalışmada öteki alanın sınırlarının tanınması şart, yoksa biri birinin malzemesi olur. Balamir Nazlıca’yla bahsettiğine yakın bir şey yaptık. Belki senin çekingenlik olarak yorumladığın şey onun benim alanıma gösterdiği saygıdır.

Okulun Mimar Sinan GSÜ’nün sana nasıl bir etkisi oldu?

Ben iyi bir öğrenci değildim. Mükemmeliyetçi bir yapım var, yaptığın işi doğru yapacaksın, iyi yapacaksın… Babadan kalma bu da… Dolayısıyla çok fazla iç çatışma yaşadım, hem de genç yaşta kaldırması zor bir – iki narsisistik kırılma… Bir de bir türlü kendime neden resim yapmam gerektiğini açıklayamadım. Okuldan kaçtım ve başka işler yaptım. Hepsinin de bence çok önemli bir yeri var. Zaman kaybı bile tuhaf ama, bazen büyük bir kazanım olabiliyor. Kaybedilmiş zamanın iştahını beklenmedik biçimde doyurabiliyorsun…

Kendi işlerini yeniden resimliyor musun? İşler bittikten sonra onları resme geri çağırıyor musun ?

Hayır, ne öncesinde ne sonrasında… Resim benim için geri dönülecek bir alan mı onu da bilemiyorum. Meselâ bana “Resim yap, satış yaparsın” diyen çok oldu. Doğru da, çünkü izleyici resmi seviyor. İki boyutlu yüzey, güvenli, tanıdık, biraz daha rahat bir düzlem izleyici için. Hatta üç boyutlu bir iş gibi kişisel alanlarda yer işgal etmiyor, o yüzden daha az tehditkâr. Özellikle adlandıramadıkları anlatım biçimleri, insanlara tekinsiz geliyor. Resim değil, heykel değil; ne bu? Bu sergide resmin yeri yoktu ve yapma nedenini kendime izah edemediğim bir şeyi yapamam. 17-18 yaşında hem alandan hem hayattan, hem de kendimden bîhaber iken seçtim resim bölümünü. Beş yıl önceye kadar da, hep sıkışmış hissederek, mecburiyet duygusuyla resim yaptım. İnsanın eli kullandığı malzemeyi sevmek zorunda, ben resimle aramda böyle bir sevginin geliştiğini söyleyemem. Tabii, resim bilgisi bana göre diğer tüm sanat dalları için kapsayıcı ve olmazsa olmaz… Hangi disiplinden olursa olsun, asgari bir resim bilgisi yoksa iş bir noktada muhakkak eksikliğini hissettiriyor.

.

Daha ziyade Batı kültüründe örneklerine rastladığımız ‘bebek evi’ne ne kadar yakınsın? Hiç bir ‘bebek evi’n oldu mu?

Hiç olmadı. Bebek evi değil ama, hayalimdeki evleri çizerdim sürekli. Meselâ atları çok severdim, evin alt katı at ahırı olurdu. Antrede havuz, her odaya kocaman kristal avize… Bir de Lego ile ev yaptığımı hatırlıyorum. Oyunda kafamdaki mekânı oluşturamadığımda, bir parça eksik kaldığında epey dert ederdim ve çözmeye çalışırdım. Aslında düşününce bugün yaptığım işlerin çalışma süreciyle çok yakın bir duygu hali var.

Serginin özerk işlerinden biri sayabileceğimiz ‘Gardiyan’, Op-Art’a selam veriyor, bunun için ne dersin?

Op-Art’ı andırmasını anlayabiliyorum ama bambaşka bir niyetle yaptım onları. İç içe kütleler içinde farklı doku tekrarlarıyla bir zıtlık oluşturmak istedim. Sergide üç gruba ayırdığım işlerim var: Bebekler, kutular ve desenler (yani ‘Vasi’ler). Desenler son aşamaydı ama diğerlerinden bağımsız bir anlatım dili gibi görünse de aslında tam olarak onların içinden çıktı. Pratik olarak da hepsini bir arada yaptım. Bir tezgahta çamur modellerken öbüründe sıva karıyordum, kesip biçiyordum, dikiyordum ve bir yandan bunları çiziyor ve oluşturuyordum. Kağıt kullanmak ağır ve karanlık malzemelerin içinde kişisel bir hafifleme ihtiyacı da olabilir. Çok hafif, ışığı geçirgen bir malzeme ama dokusu ve yapısıyla diğerleri gibi ağır bir etkisi var. Aynı temsiliyet sunumu bunlarda da var. Desenler ortaya çıkmaya başladıktan sonra sergiye az vaktim kaldığı için üzüldüm. Oradan çok başka bir yere gidebilirim.

Bana şöyle bir çağrışım yaptı: Sergi bir meyhane ise, ‘Gardiyan’ da bir nevî işkembeci gibi işlevlenmiş sanki… Ayıltıyor sahiden; sergiden çıkışta orada da içeriden dışarıya bir yönelim var gibi. Dolayısıyla bir yumurtanın dışı ve içi gibi… Yeri de iyi seçilmiş…

Desenler sergideki diğer işlere göre ayrıksı görünüyor olabilir; diğer hepsi de birbirinden farklıdır. Hiçbir şey bir diğerinin devamı değil; sürekli bir kopuş var… Belki bunlardaki kopuş daha keskin. Desenleri ilk tasarlamaya başladığımda, daha figüratif bir anlatım niyetim vardı. Tek tek elemanlar elendi ve geriye gördüğünüz dokular ve formlar kaldı. Daha önce de dediğim gibi, biraz hafiflemeye ihtiyacım vardı.

.

Zeynep Sayın’ın sergiyi katalogda da sunduğu yorumunu nasıl karşıladın?

Mutlulukla… Ben işimin içeriğini anlatmaktan pek hoşlanmıyorum. Bana göre sözel tarif işin eksikliğini ele veriyor. Yaptığım yetersiz ve fazladan bir araca ihtiyaç duyuyorum, gibi… Zeynep Hoca da, üretim sürecinde sanatçının teorik tanımlarla boğulmasının taraftarı olmadığını söyledi ve ona işimi anlatmamı istemedi. Dolayısıyla benim için çok kıymetli, kişi olarak beni dışarıda tutan, tamamen işlerle ilişki kuran bir yazı. En önemlisi de tercih edilmiş olması. Hiç düşünmediğim şeyler var tabii metinde; başta, ölüm teması üzerine kurulu olması. Ölüm, benim direnç gösterdiğim bir konu galiba. Hiçbir zaman ölümü düşünerek iş yapmadım ama bilinçdışımın maymunuyum da tabii, nereye sürüklerse oraya gidiyorum. Bana göre Zeynep Hoca’nın çağrışımları işleri devam ettiren önemli bir değer oldu.

Gerçekten bu dediğin önemli, çünkü sergideki parçalara baktığımızda aynı anda birer hücre ve aynı anda birer tabut ve sığınak duygusu yaşadığımız anlarla karşılaşıyoruz. Gönüllü / zorunlu esaret ve figürlerde sürekli bir şeylere maruz kalma durumu söz konusu sanki, örneğin sergideki figürlerin kaçta kaçı izlendiklerini biliyorlar, keza figürleri bir yana bırakalım, içerideki yaşam alanları bile birer varlık gibi neredeyse kendilerini teşhir ediyorlar ve adeta onların da kendi mahremiyeti var… Zaten meselâ kiminde korunak, kiminde esaret emareleri var.. Ya da işlerin çoğunda perde veya kilit yok. Ne dersin ?

Dediğim gibi, ilişki kurmak için büyük bir istek var. Bu benim de kendimde emin olamadığım bir şey aslında. Yapıyorum da, göstermek istiyor muyum? Muhtemelen çok istiyorum ki, sergi açıyorum. Ama benim için sergi açmaya varmak epey sancılı bir yolculuk. İşlerin de kendi içinde görülme / gizlenme çelişkisinde böyle bir sancı taşıdığı söylenebilir belki. Ne ölüm, ne hapsolma, bilincimde dolaşan kavramlar değildi. Tek tek, bütün işlerde örtülü bir temsil var ama yerleştirmenin kendisi de öyle. Kimi işi göz hizasının altına koydum, kiminin sırtını döndürdüm. Dolaşmak, eğilmek, bükülmek, sokulmak gerekiyor görmek için. Son yaptığım büyük işte, bu daha doğrudan var. En büyük ve en çok açık alanı olan kutu (16 pencere), etrafında çıkıp dört tarafını gezebileceğiniz bir rampa var ama içini görmek diğerlerine göre daha zahmetli.

Eserler hem çok kudretli, ama bir o kadar da zayıf gibiler. Aynı anda betonsu sağlam bünyeler içindeler ama bir yanıyla da apaçıklar. Onları görebiliyoruz. Dolayısıyla arada da bir sorumluluk telaşı başlıyor. Dahil olamayacağımız bir şeye şahit oluyoruz. Dolayısıyla kim kimi kurtaracak ve kim kimin kurtarıcısı gibi, çok keyifli bir çelişki oluşuyor… Kimin daha esir olduğuna dair bir durum üretiyor gibisin…

Tek bir işimde, izleyicinin kendisiyle karşılaştığı bir ayna kullandım ama doğrusu niyetim kutunun içinde saklı kalan alanları biraz daha göstermekti. Doğrudan ayna kullanımı da mümkün, ama ben fiziksel bir duruma bağlı olmayan bir aynalama olsun istedim. Bahsettiğin şey bana göre bir mahremiyet alışverişi, iş ve izleyici arasında… Ötekinin mahremiyetine bakarken, sen de kendi mahremiyetinden bir şeyler vermek zorundasın. Çelişki dediğin şey belki başka bir gözün de seni izliyor olma ihtimali… Bir de, işler aslında çok yakın ve yakınlaşmak tahrif etme riskini de taşıyor. Yani izleyicinin işe zarar verme ihtimali bu. Dolayısıyla içeride bastırılmış olan canavar da bir dürtüyor olabilir ve bu ürkütücü bir şey. Hiç bir canavar insanın kendi içinde taşıdığı canavardan daha korkunç değil çünkü. İşler de o ihtimalden kendilerini korumaya çalışıyor olabilir.

Bir tür rahim gibi…

Aynen öyle. Zaten beni mekân yapmaya yönelten şey, mahrem alanın içine dalmak, tahrip etmek gibi durumlardı. Dağıtılmış evler, duvara yazılan yazılar, pislikler, biliyorsun, Cizre evlerinde olanlar… Ama bu durumu illüstre etmeyi ve güncel olanı malzeme etmeyi doğru bulmuyorum. Fiziksel saldırı korkunç bir şey, ama ruhsal saldırı daha da korkunç bence. Telafisi çok zor.

Duygusal tecavüz…

Aynen öyle. Ve dediğim gibi bu beni fiziksel saldırıdan daha fazla etkiliyor. İşlerde de, hem bir korumaya alasım var onları, şefkat göstereyim, güvenli bir yere koyayım ama bunda o en başta yola çıktığım şiddetin ihtimali de var.

Kendi eserlerinin fotoğrafını çekiyor musun ?

Sürekli çekiyorum. Belgelemekten çok ikinci bir göz gibi görebilmek için. Fotoğraf çekmekle aram iyi değil.

Serginin bana çağrıştırdığı, hayatım boyunca uğradığım bir Jean Baudrillard sözü var; buradaki işlerde de onu hissediyorum: “Herkes diğerine kurduğu tuzakla yaşar.” Burada da, kim av, kim avcı, bilemiyoruz ve bu elektrik çok hoş.

Zaten diğeri olmadığında, niye saklanacaksın?

Bilgi: basakbugay.com

http://www.millireasuranssanatgalerisi.com/sergiler/basak-bugay-saklanmak-keyiftir

* Mekan fotoğrafları Studio Majo, diğerleri Burcu Aksoy ve Mihriban Demircan’ındır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI