Ali Duran Topuz
Ali Duran Topuz

Yokistan

Cuma, 17 Kasım, 2017
Anayasa Mahkemesi’nin Gülser Yıldırım kararı, adaletin yokluğunun yeni ilanından ibaret. Barolar Birliği Başkanı konuştu, sanırsınız bir avukat değil, kandırılmaya çalışılan sinirli bir aile babası. Peki seçtiği kişi hapse atılıyor, kayyımla değiştiriliyor ya da istifa ettiriliyorsa seçim diye bir şey kalır mı? Seçmen diye bir şey?

Bir yanda bir şeyler yok oluyor. Öte yanda bir şeyler yükseliyor. Kökler havada, yapraklar yerde. Piramitler ters. Öyle bir yerdeyiz.
Anayasa Mahkemesi, HDP milletvekili Gülser Yıldırım’ın bireysel başvurusunu karara bağladı. Açıklama tek cümle. Hukukçuların sevdiği deyimle, karar verilemezlik. Bizim anlayacağımız, ret. “Tutuklamanın hukuki olmadığına” diyor, nasıl hukuki tutuklama olur? Onu da tutuklama gerekçesinden anlarız. Tutuklama gerekçeleri de tek cümledir genellikle, kanunda yazanı tekrar eder. Gerekçe, kanunu tekrar ediyorsa, yoktur. Kanunda yazılanın varlığını veya yokluğunu inandırıcı biçimde, deliller eşliğinde tartışması gerekir. Yine kanun öyle emrediyor. Emrin gereği var mı? Yok.

Hayır, Anayasa Mahkemesi’nin eski içtihatlarını çiğneyerek kendisini yok ettiğini söylemeyeceğim, yok olan, yok edilen Anayasa Mahkemesi değil, hukuk ve onun nihai hedefi, ideası, ülküsü olan adalet.

Yargıçlar kararlarında sadece sanık hakkında hüküm vermezler. Kendileri hakkında da hüküm verirler. Kararlarında adalet idesi gözetilmişse, yargıç vardır; yoksa, yoktur.

Yargıçlara bakınca göremediğimiz hukuku, adalet arayışını, adalet idesine bağlılığı zaten memur olan savcılara bakarak hiç göremeyiz. Bir umut savunmaya dönecek olsak, Anayasa Mahkemesi kararını öğrendiğimiz anda Barolar Birliği Başkanı’nın konuşmasını da duyduk.

KONUŞAN KİM?

Yavuz Oğhan’ın soruları üzerine Metin Feyzioğlu, “Nuriye (Gülmen) ve Semih’i (Özakça) evlat edinecek bir sempati içinde olmamı kimse benden beklemesin” diyor. Nasıl bir cümle bu? Nasıl bir laf? Açlık grevi gibi, ölüm orucu gibi tartışması hiç bitmeyecek bir konuda bir hukukçunun şu ya da bu pozisyonu almasından daha doğal bir şey olamaz; Barolar Birliği Başkanı diye kimse açlık grevlerini desteklemek zorunda da değildir. Amenna. Lakin, Barolar Birliği Başkanı konuştuğu zaman, bir hukukçunun, aynı zamanda avukat da olan bir hukukçunun konuştuğunu anlamalıyız; yargıçlar karar verdiği zaman yargıçların karar verdiğini anlamamız gibi.

Anayasa Mahkemesi kararında, kararı verenin bir mahkeme, metnin bir yargıç elinden çıkma olduğunu anlamıyoruz. “Kabul edilemez.” Niye? Çünkü, kabul edilemez. Bitti.

Barolar Birliği Başkanı’nın konuşmasından da bir avukatın, bir hukukçunun konuştuğunu anlamıyoruz. “Kimse beklemesin.” Neyi? “Nuriye ve Semih’i evlat edinmemi…” Evlat? Evlat edinme? Ortada kalan çocukların evlatlık verilmeye çalışıldığı kalantor tüccar babalanıyor sanki kötü niyetli fakirlere. Paternalist otoriter ruh nasıl bulaşıcı bir şeyse, memlekette kim bir şeyin başkanı olsa, kendisini herkesin babası zannetmeye başlıyor.

Yetmiyor, bir de avukatlar için konuşuyor. Laflara bakın: “Nuriye ile Semih adlı açlık grevi yapan kişilerin tutuklanan avukatlarının tutuklanma gerekçesinde, Nuriye ile Semih’in avukatı olmaları yoktu. Polisin öldürdüğü DHKP-C teröristin üzerinden çıkan listede tutuklanan bazı avukatların adı geçtiği söyleniyor. Ben bu listenin değersiz olduğunu söyleyemem.”

Bir avukat, tutuklanmış avukatlar için konuşuyor. Tutuklama kararlarının tek şablondan çıktığı memlekette konuşuyor. Polis birini öldürmüş, terörist diye. Ölenin üstünden bir liste çıkmış. O listede avukatların adları geçiyormuş. Hukukçuluk mu yapıyoruz, dedikoduculuk mu? Değerli bulduğu liste öyle bir liste ki varlığını ancak “mış mış”la kanıtlayabiliyor. Sanki müdahil olmuş davaya!

Oysa görevi, o kişi nerede, nasıl öldürülmüş; o liste nasıl bir listeymiş, gerçekte var mıymış, yok muymuş, varsa hukuki değeri, delil değeri neymiş, dosyada ne varmış ne yokmuş, onu görmek, incelemek değil mi? Görmemiş, incelememişse bu kadar serbest, suçlayıcı konuşmayı hangi hukuk anlayışı içinde değerlendireceğiz? Görmek incelemek istese, bir gerçeği daha öğrenecek, Anayasa Mahkemesi’nin yokmuş gibi yaptığı bir gerçeği: O dosyaları, o dosyadaki delilleri göremezsiniz. Erişim engeli. Kısıtlama. Gizlilik. Ağır ithamlı dosyaların neredeyse tamamında var bu kısıtlar.

Bu babı bitirirken değinmemek olmaz: Feyzioğlu, avukat Turgut Kazan’a cevap verirken, efendim seçim yaklaşıyormuş da ondan öyle diyormuş. Seçim konusunda pozisyon alma hakkı yokmuş gibi. Elinden gelse bir Naim Süleymanoğlu tweet’i atarak geçiştirecek işi ama olmayınca bu cin fikirliliğe sığınıyor. Fakat seçim olsa da olmasa da Turgut Kazan, hukuk konuşuyor, avukat olmanın gereklerini dile getiriyor. Baro başkanı olsa, Feyzioğlu’na da hayli faydası olur!

Adalet olmayınca hukuk zaten yok olur. Yargıç olmayınca, savunma/avukat olmayınca adalet zaten olmaz.

SEÇMEN İRADESİ, GAYRİ-MİLLİ Mİ?

Yoklar bunlardan ibaret değil. Hakkında karar verilen milletvekili, hapisteki diğer milletvekilleri gibi, seçimle geliyor. Ana muhalefetin, “Anayasa aykırı olduğunu biliyoruz ama oy vereceğiz” dediği Anayasa değişikliğinin getirdiği talimatlarla hapse atılıyorsa milletvekilleri, parlamento var diyebilir miyiz? Yok.

Belediye Başkanları seçimle geliyor. Talimatla hapse atılıyor; hapse atılmayacak kadar değerliyse, yani iktidar partisindense yine talimatla istifa ettiriliyor. Yerel yönetim diye bir şey var diyebilir miyiz artık?

Seçtiği kişi her an hapsi boylayacaksa veya yerine kayyım atanacaksa ya da istifa ettirilecekse seçmen diye bir şey kalır mı peki? Sadece olmayan bir seçmenin iradesi “milli irade”den sayılmaz.

Hukuk yok. Adalet yok. Parlamento yok. Yerel yönetim yok. Seçmen yok. Seçim yok. Buna Yeni Türkiye diyoruz.

Şükredelim biz de. Şükür ki hukukumuz adaletin gerektirdiği bütün yüklerden kurtuluyor. Demokrasimiz de demokrasinin gerektirdiği bütün yüklerden kurtuluyor, çok şükür ki.

YAZARIN DİĞER YAZILARI