Gelecek kısmet olarak gelmez

Çarşamba, 1 Nisan, 2020
Sahadan gelen bilgiye bakarsak, devrim bekleyenler hüsrana uğrayabilir; salgından sonra hiçbir şey değişmeyebilir. Ama bu değişmezlik, felsefi literatürdeki kavramsal ayrımıyla, halihazırda var olanın basitçe bir tekrarı değil, bir yinelenmesi de olabilir.

İçinden geçtiğimiz şu günler, Immanuel Wallerstein’ın girdap metaforuna fazlasıyla benziyor; tam olarak “bir girdabın ortasındaymışız gibi” davranmamız gereken günlerdeyiz. Bir girdabın ortasında iki şey önemlidir diyordu bu büyük sosyolog: “İlki hangi kıyıya doğru yüzmek istediğinizi bilmek. İkincisi de halihazırdaki çabalarınızın sizi o doğrultuda ilerletiyor olduğundan emin olmak. Aksi halde boğulursunuz.”

Bir salgın hastalığın içine düştük. Salgın, bizi ve dünyamızı bir yere götürecek ama nereye?

Tahminler yok değil. En revaçta olanı, kapitalizmin liberal, neoliberal bütün formlarıyla sonuna gelindiği yolunda. “Allah’ın lütfu” bir salgınla kısmet sanki ayağımıza gelmiş gibi! Salgın sonrasında hem yerel hem de küresel bazda sosyalist bir dünyaya çıkacağımıza kimimiz inanıyor, kimimiz öyle olacağını düşünüyor, kimimiz de sadece öyle olmasını temenni ediyor.

İnanmakta, düşünmekte ya da temenni etmekte bir sorun yok. Ama halihazırdaki çabalarımızın bizi “o kıyıya” doğru götürecek bir çaba olup olmadığından, dahası, halihazırda herhangi bir çaba içerisinde olup olmadığımızdan emin miyiz? Nihayet, gelecek kısmet olarak gelmez insanın ayağına; biz, kendimizde olanla gideriz ona.

Salgın sonrasını düşünmek son derece doğal, çünkü bugünler elbet geçecek. Geçecek ama geçtiğini görebilmek için (basit bir bilgi) hayatta olmamız gerekiyor. Doğal olarak bugünkü öncelikli görevimiz bu, ölümü savuşturmak. Ama sonrasında hangi kıyıya çıkmak istediğimize de bir karar verip, bugün halihazırda bizi oraya ulaştıracak bir çaba içinde olup olmadığımızdan da emin olmamız gerekiyor.

Anlaşılıyor ki sosyalist kıyıyı gözümüze kestirdik.

Bugün yaşanan her şey, (piyasa kapitalizminin, onun kurumsal örgütlenmesinin ve her türden toplumsal ilişki biçimlerinin sorgulanışına yol açabilecek yerel ve küresel ölçekte bir yığın sıcak deneyim), kitlelerde kapitalizme yönelik büyük bir öfke, “karşı konmaz bir hesap sorma isteği” doğuracağı inancını besliyor. Böyle bakınca, sosyalizm seçeneği rasyonel bir çıkarım, bir reel mümkün haline geliyor elbette.

Ama bu söylem düzeyinde böyle. Çünkü kitleler, genellikle, bizim yaptığımız soyut hak, hukuk, adalet tanımlarına göre tepki vermezler. Karşı konmaz bir hesap sorma isteği doğuracağına inanılan yoksunluk ve mağduriyet de görelidir.

Halkta gündelik yaşamın bir parçası haline gelecek kadar uzun süre yaşanmış yoksunluk ve mağduriyet, herhangi bir başkaldırıyı zaten motive etmez. Alışkanlık halini almış olana yapılan ilavelerin bu noktada motive edici özelliği olduğu söylenir. Eğer öyleyse, belki bu salgın günlerinde yaşanan ilave yoksunluk ve mağduriyetlerin de (kanıksamış kitleleri tepki vermeye itecek) rutin dışı etkenler olduğu düşünülebilir. Ama az önce söylendiği gibi, kitleler bizim yaptığımız değer tanımlarına değil, özdeşleştikleri değerlere göre tepki verir.

Bu bakımdan bu ülkede adeta farklı gezegenlerde yaşıyormuşçasına düşünceleri, davranışları, hisleri birbirinden farklı ‘iki ayrı millet’ yaşar. Tepkileri de öfkeleri de farklıdır. Misal: 8 Temmuz 2018’de Çorlu’daki tren kazasında yaşamını yitiren Seyfi Erbil’in eşi Saliha Erbil, kazayla ilgili adalet arayışını hukuk skandalına dönüştüren ve “rayların yarım yamalak ıslahı için bir inşaatçıya 4 milyon 771 bin 919 lira verirken ‘üç para maaş’ iki küçük kıza kalmasın diye elinden geleni yapan” devlete öfkeleniyor. Ama İdlib şehitlerinden Piyade Uzman Çavuş Hasan Hüseyin Özdemir’in babası İbrahim Özdemir, oğlunu elinden alan dış politikadaki tutarsızlığa öfkelenmiyor. Oğlunu Yozgat Akmağdeni Arpalık Köyünde toprağa verdikten sonra, çamurlu ayakkabısıyla lüks arabasını kirletmek istemediği Bakan’dan, köyünün camisine bir imam atanmasını istiyor sadece.

İbrahim Amca, bu toplumun ekserisidir. Onun gibilerin oluşturduğu yoksun ve mağdur kitleyi, alışkanlık halini almış olana yapılan ilaveler de harekete geçirmez. Tabi İbrahim Amca gibilerin yanında, bu zor günlerde bile iyi ve güzel olan her şeye fanatik bir taraftarlık hissiyle saldırabilen organize kötülük çeteleri (İstanbul’da belediye otobüsüne sabotaj düzenleyenler, “gökkuşağı LGBTİ projesidir, bu sapıklara destek vermeyelim” mesajı gönderenler, troller de vs.) var. Ama, kıymetli Murat Sevinç gibi ben de onların milyonlarca yurttaşın düşüncelerini yansıttığını sanmıyorum. Bununla beraber, vatandaşlık hakkı olan sosyal devleti yanında görmediğine öfkelenmeyip Reis’in hayırseverliğine minnet duyan, İBB Başkanı İmamoğlu’nun başlattığı yardım kampanyasını Twitter’dan “Sosyal belediyecilik gereği bütçenin ilgili bölümünden destek olacaksanız olun” diye eleştirip, birkaç saat sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan yardım kampanyası başlattığında da bunu silip “Bütün milletvekillerine örnek olsun” diye tivit atan Ersoy Dede örneğinin milyonlarca olmadığından da emin olamıyorum.

Bela (umalım ki çabucak) savuşturulduktan sonra, gündelik yaşam alışkanlıklarının ve çerçevelenmiş düşüncelerin, davranışların, hislerin getirdiği büyük unutuşla, bugünkü yoksunluk ve mağduriyetlerin de öncekiler gibi hafızalardan silinip gitme ihtimali son derece yüksek. Nitekim, bugün anlaşılabilir bir coşkuyla bizi ütopik bir kıyıya çıkaracak yollar öneren sosyalist gerçekçilik karşısında, “İşte malzeme, döşeyebiliyorsan döşe yolları!” diye itidal tavsiye eden anketçi gerçekçilik bu toplumda bütün rutin ve ilave mağduriyetlerin müsebbibi siyasete halen yüzde 35-40 oy çıktığını söylüyor -henüz hiçbir sosyalist gerçekçi yapıt, yoksulların ve emekçilerin alçalmış koşullarını bu denli çarpıcı biçimde ortaya koymadı-.

Sahadan gelen bilgiye bakarsak, devrim bekleyenler hüsrana uğrayabilir; salgından sonra hiçbir şey değişmeyebilir. Ama bu değişmezlik, felsefi literatürdeki kavramsal ayrımıyla, halihazırda var olanın basitçe bir tekrarı değil, bir yinelenmesi de olabilir. Tekrarlamada, halihazırda olan aynen olduğu gibi tekrar eder; yinelenmede de tekrar vardır ama yeni bir potansiyel, yeni bir ihtimal üretimi söz konusudur. Ama bu da ille “büyük devrim olanağı” demek değildir. Salgındaki yoksunluk ve mağduriyet ve bunu telafi girişimi olarak gelişen toplumsal dayanışma, bir devrimin Prometusçu ihtişamına kıyasla “önemsiz” görülebilecek küçük altüst oluşlar yaratabilir; korona sonrasının yüksek potansiyeli ve kuvvetli ihtimali budur. Ve bu da hangi kıyıya çıkmak istediği belli olanlara, kendilerini o yöne doğru ilerletecek çabanın ne olması gerektiğini açıkça söyler.

YAZARIN DİĞER YAZILARI