Murat Sevinç
Murat Sevinç

Nefes borumuzdaki yumru, şirretlik…

Salı, 31 Mart, 2020
Genç olanlar, içinde debelendikleri toplumsal örgütlenmeyi dönüştürmediklerinde ve kendilerine daha anlamlı, insancıl bir evren yaratmadıklarında, yarın bir gün daha acı verici bir ‘yaşlılığa’ mahkûm kalacaklar muhtemelen.

Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır!

Bir süredir yazı başlığı bulmakta bu kadar zorlanmamıştım. Şirretlik, düşüncesizlik, kaba sabalık, vicdansızlık, haysiyetsizlik, kendini bilmezlik, arsızlık… Herhangi biri olabilirdi aslında, ama sanırım geçen haftaki “Anadolu irfanı, Anadolu’nun tam olarak neresinde?” başlıklı yazının devamı için en uygunu ‘şirretlik’ olacak. (ücretli izin haktır!)

Ayrıca, ‘kaba sabalık’ ya da ‘kendini bilmezlik’ sıfatlarıyla karşılanamayacak bir iki duyumumdan kaynaklanan kızgınlığım da etkili oldu sanırım. Sık aralıklarla yaşadığım gibi, bir yazının başına kızgınlıkla oturup aslında ‘içimden geçen’ sözcükleri sarf etmeden ve hiç olmazsa asgari duyarlılık ile tamamlamaya çalışmanın zor bir tarafı var hakikaten. Bu yüzden, kusuruma bakmazsanız bu yazı yalnızca ‘yaşlı ayrımcılığının’ devamı değil, biraz iç dökme olacak. Öyle günlerden geçiyoruz ki, günün üç öğününde bir şeyler yazmak istiyor ve sonra hepsini bir iki satıra sıkıştırmaya çalışıyorum. Hiçbiri yaşlılara yapılanlardan çok ayrı filan değil; bana kalırsa kaynaklandığı yer, yerler aynı. (ücretli izin haktır!)

Çok yakınımdaki hekimlerden işittiklerim! Virüs şüphesiyle yatırılan hastaların kimi ‘şirret’ yakınlarının, hekimlerin ve diğer sağlık personelin yüzüne tükürmeleri mi, güvenlik görevlilerine saldırmaları mı, karantinadan kaçmaya çalışmaları mı? Sağlık çalışanları şu aralar, çoluk çocuklarından ayrı ve bin sıkıntıyla baş etmeye çalışırken… (ücretli izin haktır!)

Daha önce de, sağlık çalışanlarına saldırılar bağlamında hekimler ve sorunları hakkında yazmıştım. Çok saygı duyduğum bir meslek. Aman efendim şöyle hekimler varmış, böyle işler yapıyorlarmış, paracılarmış vesaire! Kuşkusuz her meslek grubunda vahim karakterler olur. İyisi, kötüsü, yüzüne bakılmazı, sahtekârı, üç kuruş için kırk takla atacak olanı… Tıp dünyasında da vardır ve var, hepimizin malumu. Yıllarımı bir üniversitede geçirdim ve orada öyle ‘kimi’ hekim profesörlere, öyle iktidar dalkavuğu haysiyetsiz çapsızlara tanık oldum ki, düşman başına. Fakat bu reziller, ‘geneli’ temsil etmiyor. Ayrıca paralı sağlık hizmeti felaketi, bir sistem tercihi, Ali’yle Veli’yle pek ilgisi yok. Şöyle söyleyeyim, daha açık olsun: Epeyce hekim tanıdığım var ve bildiğim üçkâğıtçı sosyal bilimci ve hukukçuların eline su dökemez, yanlarında ancak çırak olurlar! Bu nedenle her meslek grubunun öncelikle kendi marazlarını görüp çare aramasında, hiçbir ‘kötü huyu’ genelleştirmemekte yarar var. Her neyse, asıl konu bu değil. (ücretli izin haktır!)

Çok ağır bir eğitimden geçip hakikaten çoğu zaman daha da ağır koşullarda çalışmak zorunda kalabiliyor hekimler. İşlerinin yalnızca tıbbi değil, insani ve sosyal iletişim boyutu da çok önemli. Hangi insanlarla yüz yüzeler peki? Hani şu her Allah’ın günü memleketi bizler için yaşanmaz hale getiren, sokağa çıktığımıza pişman eden, kaba sabalıklarından, saygısızlıklarından, ağzı bozukluklarından ve kabadayılıklarından şikâyetçi olduğumuz yurttaşlar. İşte onların tümü hastaneye gidiyor! Şöyle bir hayal edin günde 80-90 hastayla ilgilenmek zorunda kalan ve şimdilerde kendileri de büyük risk altında olup çoluk çocuklarını dahi göremeyenleri. (ücretli izin haktır!)

Devasa bütçeye sahip Diyanet’in, bir ‘kamu hizmeti’ olarak (!) minarelerden okuttuğu duaları saat 21.00’e denk getirmesiyle (İstanbul’da durum bu) artık doğru dürüst alkış morali de verilemeyen hekimler ve diğer sağlık çalışanları… Geçenlerde bir hasta yakını, tanıdığımın çalıştığı hastanede bir sağlıkçının suratına tükürmeye yeltenmiş. Hakaret, küfür gırla. Kolay değil, ne de olsa Anadolu irfanı tabii. Gidin ve bir hekim tanıdığınızla konuşun, neler yaşadıklarını dinleyin. (ücretli izin haktır!)

Öyle bir insan türü ki bu, herhangi bir ‘iktidar’ odağı karşısında hissettiği eziklik duygusunu, ‘iktidar’ konumunda olmayan her kimse ondan çıkarmaya yeminli. Yurttaş olmadığı, olamadığı için; dâhil olduğu sınıfın/tabakanın acısını günahsız olandan, gözüne kestirdiğinden çıkarmaya hevesli. Hekimin konumundan hazzetmiyor, eğitimli oluşundan hazzetmiyor, hatta teşhislerinden hazzetmiyor. Verdiği ya da verme ihtimali olan haberden hazzetmiyor. Sırtını yasladığını düşündüğü muhtelif iktidarların ‘elit’ bulduklarından, düşmanlaştırdıklarından iliklerine kadar nefret ediyor. Kadın hekimlerin kıyafetlerini eleştirenler, ‘hamili kart yakinim’ciler, ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ güruhu, bu sonuncularla akraba sayılan ‘seni sürdürürüm’ takımı… Tümü aynı kültürden besleniyor. Öfke dolular. (ücretli izin haktır!)

Hekimin, sağlık çalışanlarının yüzüne tükürmeye yeltenen hasta yakını… Bunu işittiğim gün, internette, İstanbul’da toplu taşımada bir ‘trol’ etkinliği olduğunu fark ettim. İnanın birkaç kez okudum ne olduğunu anlamak için. Sabahın köründe onlarca insan, hem de Pazar sabahı, sair zamanda hiç yoğun olmayan bir hattın vagonunu doldurup video çekmişler. Sırf İstanbul belediyesini zaaf halinde göstermek için. Hem de şu koşullarda. Kuşkusuz bunların yaptığı herhangi bir şeye şaşırmanın kendisi şaşırtıcı bir tepkiye dönüşmüş olsa da, yine de ‘haysiyetsizliğin dahi bir ölçüsü olmalıymış meğer,’ diyesi geliyor insanın. (ücretli izin haktır!)

Konuyu burada kapatayım en iyisi, zor hâkim oluyorum kendime! (ücretli izin haktır!)

Şirretliğin bir partisi, yılı, bölgesi olduğu kanısında değilim. Buna mukabil yukarıda sözünü ettiğim ve daha ziyade bir siyasal hareketle ‘iltisaklı’ türü, son yıllarda giderek daha görünür, daha pervasız olmaya başladı. Bir ‘kuşak’ olarak adlandırılabilir mi bilmiyorum, ancak ‘kindar’ bir kesimin türediği açık. Belki biraz iyimser gelecek, ben o kesimin de öyle milyonlarca olduğunu hiç zannetmiyorum. Sosyal medya çemkirmeleri ve ücret karşılığında ahlakından vazgeçmiş trol sürüsü, her sözü ve eylemi büyütmekte son derece mahir. Sayıları kaçtır, hakikaten büyük bir kalabalığı mı temsil ediyorlar kavrayamasam da, evine ekmek götürme derdinde olan çoğunluktaki milyonlarca orta halli yurttaşın düşüncelerini yansıttıklarını sanmıyorum. Umuyorum kendimi buna ikna etmeye, kandırmaya çalışmıyorumdur! (ücretli izin haktır!)

Bazı yerlerde (görebildiğimiz kadarı!) ‘yaş almışların’ karşılaştığı düşmanca tutumun, yaygınlaşan, sırtı sıvazlanan ve itibar gören şirretlikle ilişkisi var mıdır? Olmalı. Burada yaşlılığın değil, ‘fiziksel güçsüzlüğün’ belirleyici olduğunu tahmin ediyorum. Yaş almış yurttaşa kaba saba davranan birine ‘serseri’ dersiniz olup biter belki. Fakat işin içine ‘fiziksel güç ve güçsüzlük’ ya da ‘dirilik saplantısı’ girdiğinde, ucu faşizme varacak bir tartışma başlar ister istemez. Sosyal ayıklanmanın umulduğu, büyük balığın küçük balığı yediği, güçsüzün elendiği bir sistem beklentisi. Her ayrımcılık içinde az çok faşizm niteliği barındırır. ‘Arî ırk’ hayali kuranlar da eninde sonunda güçsüz ve güçsüzlüğü ya da farklılığı ölçüsünde tahammül edilemez olandan temizlemek istemiyor muydu memleketini! (ücretli izin haktır!)

Dolayısıyla büyüklerimizin karşılaştığı davranışı bir bütünün parçası olarak düşünmekte yarar var. Yaş almış bir yurttaşı küçük görmeye kalkan ve onunla dalga geçen genç insanın babası, hastane kapısında güvenliğe saldırıyor, bir benzeri hekime tükürüyor, horantası (bakın, bu sözcüğü ancak yaşlı birinden öğrenebilirsiniz!) hastane güvenliğini tartaklıyor ve muadilleri hayatın her anını milyonlarca kendi halindeki yurttaş için katlanılmaz hale getiriyor. Cümlesinin bir diğer özelliği ise, iktidar odakları karşısında yaltaklanmaları. (ücretli izin haktır!)

Hem öyle bir yaltaklanma hastalığı ki bu, kesinlikle tek bir siyasi görüşe özgülenemez. Düşünce özgürlüğünün kıt olduğu bir yerde ortalama yurttaşın devletle, yönetenlerle kurduğu ilişkide asgari de olsa samimiyet aramak saçma. Riyakârlık genel davranış biçimi olduğunda ise gerekli eleştirilerin hiç biri asıl muhataplarına yönelmiyor. Bakın, Umre’den gelen insanlara! Kâbe’ye elinizi kolunuzu sallayarak gidemezsiniz, Türkiye’de Diyanet ve vakfının (büyük kazanç getiren!) organizasyonudur bu. Salgın varken, biliniyorken o insanlar neden gönderildi? Kamuoyu tepkisi olmasa geldiklerinde karantina olur muydu? Nitekim çoğu memleketine gitti. Ne günahı var bu insanların? Neden asıl muhataba gösterilmiyor tepki?

Devlet ile yurttaşı arasında böylesine sorunlu bir ilişki varken, ‘yaşlı ayrımcılığı’ konusunu son derece doğal olan ‘kuşak farklılıklarıyla’ açıklamanın yanlış-eksik kalacağı kanısındayım. Kuşak meselesini ve hâlihazırda yaş almışların, örneğin geçtiğimiz yüzyılın yaşlılarından daha talihsiz olduğunu düşünmemin nedenlerini başka bir yazıda anlatmaya çalışacağım. (ücretli izin haktır!)

İçinden geçtiğimiz tornalardan yalnızca biri olan ve belli ki acı veren yoksunlukların neden olduğu yaraları iyileştireceği zannedilen hoyratlığın, kof kabadayılıkların ve şirretliğin vahim sonucu, ne yazık ki kuşaktan kuşağa aktarılabilir olması. Aktarıldıkça, sorunun hiçbir zaman layıkıyla kavranamaması. Yoz birine yozluğu anlatmanın ve onun kendi halini fark edebilmesinin güçlüğü. Burada sözü, geçen hafta sözünü ettiğim Ümit Kıvanç yazısına bırakmak istiyorum. (ücretli izin haktır!)

Ümit Kıvanç “Şu yaşlılar meselesi” adlı yazısında şunları söylüyor:

“Ne yazık ki, başta merak, yoğun ilgi, odaklanma, öğrenme kabiliyeti ve yeni şeyler öğrenmekten alınacak zevk, eğitim sistemimizin ve devlet düzenimizin biz küçük yaştayken öldürmeye çalıştıkları düşmanlar. Bunlardan yoksun birey, nelerden yoksun olduğunu asla fark edemiyor. İnsanın zihinsel imkânları aslında sonsuz olduğu ve sahibi dahil herkes durdurmaya çalışsa da algılama ve bilgi işleme mekanizmaları işlemeyi sürdürdüğü için, pek trajik ama, birey, nelerden yoksun olduğunu kavrayamasa da temeldeki yoksunluğunu sezebiliyor. Üstelik galiba, bunun kolay giderilemeyecek olduğunu, hızla uzaklaşan trenin arkasından koşup tehlikeyi göze alarak vagona atlamayı gerektirdiğini, trene yetişmenin artık pek zor olduğunu falan da seziyor. Cehalet bu yüzden yeniye, bilinmeyene yönelik şirretçe reddedişle birlikte bulunuyor. Muhtemelen kendini olmadığı yerlerde görmeye yönelik tutkulu ve hastalıklı arzunun kaynağı da buralarda.
Keşke insanlara yalnızca merak aşılayabilen veya en azından her bebekte gelişmesi kaçınılmaz merak duygusunu hoyratça, haşince köreltmeyen bir kültürümüz olsaydı. Aile ve devlet (eğitim), insanlara yaşlandıklarında kendilerini doyurabilecek, eğlendirebilecek vasıflar kazandırabilseydi.

Ve keşke, sokağa çıkan yaşlıları, topundan birden kurtulmaları hemen bugün için yine de kolay görünmediğinden şimdilik hoyratça azarlamakla yetinen gençler, kendilerinin de yaşlandıklarında düşecekleri duruma sebep olan toplumsal örgütlenmeyi teşhis edebilseler, henüz güçlüyken, vakitleri bolken, yeni faşistlik türlerine hayat vermek yerine, kendilerinin istikbalini kurtarabilecek dönüşümün yollarını arasalar. Bugünün gençleri, yaşlılıklarında böyle bir karantina ortamına düşerlerse, aynı kaderi paylaştıkları insanlarla dert ortaklığı etmek için her şeye rağmen sokağa çıkma seçenekleri olmayacak muhtemelen. Ve internetin şalteri de yine birilerinin elinde olacak.” (ücretli izin haktır!)

Yürekten katılıyorum Ümit Kıvanç’ın değerlendirmesine. Genç olanlar, içinde debelendikleri toplumsal örgütlenmeyi dönüştürmediklerinde ve kendilerine daha anlamlı, insancıl bir evren yaratmadıklarında, yarın bir gün daha acı verici bir ‘yaşlılığa’ mahkûm kalacaklar muhtemelen. Fakat Kıvanç’ın dikkat çektiği ‘yeni faşistlik’ türlerine hayat vermeyecek bir yaşam sürmek de, koşulların dönüşmesine bağlı eninde sonunda. Koşulları dönüştürecek olanlarla, o koşulların gelecekteki mağdurları ve bugünkü sorumluları aynı insanlar! (ücretli izin haktır!)

İşte bu son satırı yazar yazmaz, aslında asıl ‘sorumlunun’ onlar olmadığını da düşünüyorum ve bu düşünce asgari bir umudu kaybetmememi sağlıyor. (ücretli izin haktır!)

Bizi boğan, nefes almamızı zorlaştıran şirretliğin filizlendiği toprak kurutulmalı. Nasıl olur, ne yapılabilir, her birimiz hangi katkıyı sunabiliriz? Yoksa boş mu konuşuyorum? Belki. Ancak tek tek çaba harcanmadığı takdirde soluğumuz iyice kesilecek, belli…

Kitap önerisi: Gerçi Duvar’da tanıtım yazısı yazacağım ama önceden haber vereyim; Oya Baydar’ın distopyası, Köpekli Çocuklar Gecesi (Can, 2019) özellikle bugünler için çok iyi ve gerekli bir okuma. İhmal etmeyin lütfen. (ücretli izin haktır!)

Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır! Ücretli izin haktır!


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI