Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Beyazperdedeki Türkiye ailesini nasıl bilirdik?

Pazar, 25 Ağustos, 2019
Editör, yazar ve gazeteci Hakan Güngör'ün 'Biz Güzel Bir Aileyiz' kitabı, Yeşilçam sinemasının klasikleşen aile melodramlarına Ertem Eğilmez klasikleri özelinde büyüteç tutuyor. Güngör, dönemin Yeşilçam'ı için 'araklanmışlık'tan söz ederken, 'süt onlarınsa, süt tozu da bizimdi' ifadesine başvuruyor.

Gazeteci, editör ve yazar Hakan Güngör, geçtiğimiz yıl ‘Sanatımı Koru Ey Tarih’ isimli kitabıyla ‘Vedat Günyol Genç Deneme Yazarı’ ödülünü kazanmış bir kalem. Kendisi, Bülent Ulus ile kaleme aldığı ‘Parola 555K: Bir Başkaldırının Sıradışı Öyküsü’ kitabıyla da biliniyor.

1990 doğumlu genç sinema sevdalısı Güngör’ün h2okitap etiketiyle birkaç hafta önce basılan yeni çalışması, ‘Biz Güzel Bir Aileyiz’ diyor ancak beyazperdenin arkasında duran Türkiye’yi de çetin bir arşiv çalışmasıyla dürtüklüyor. Gazete Duvar yazarı Şenay Aydemir’in önsözüyle kıymetlenen çalışmada, Yeşilçam aile filmlerine dair bilinmeyen ayrıntılar ve anılar gün ışığına çıkarılıyor.

Sev Kardeşim, Yalancı Yârim, Oh Olsun, Mavi Boncuk, Bizim Aile, Aile Şerefi, Gülen Gözler ve Neşeli Günler filmleri üzerinden, yönetmen ve senarist Ertem Eğilmez’in başını çektiği geçmişin türlü değerleri ve bunların yansımaları üzerine büyüteç tutan Güngör ile, kitabı üzerine söyleştik.

‘Yeşilçam Aile Filmleri’ne bugün duyulan ilginin temelinde, giderek yok olan aile değerleri olduğu hep konuşuluyor.Peki bu yok oluşta aynı ailenin bireylerinin,dönemin sürekli dönüşen, değişken ama baskın ideolojisinin,ya da bizzat bu değerleri kamera önünde veya ardında üreten figürlerin hırs düzeylerinin etkisi oldu mu?

Aslında, iki ayrı açıdan bakmak gerekir sanıyorum. İlki, o filmlerde gördüğümüz aile gerçekten var mıydı? Eğer en azından bazı açılardan var idiyse, değişim neden oldu? Mahalleye, eve dedikodunun girmediği, koşulsuz bir dayanışma içinde ‘karnavalesk’ hayatlar yaşayan bu insanlar, aslında o dönemde de birebir Türkiyeli aileyi yansıtmıyordu. Ertem Eğilmez Yalancı Yârim için “Palavradan bir masal âlemi yarattık” demişti mesela. Ki diğer filmlerinde de aynı formülü uyguladığını biliyoruz.

Aslında o da burjuva düzen içinde kaderine razı, doğrudan aileye karşı tehdit olmadıkça mücadeleye girişmeyen, mücadeleyi de iki çift laf etme düzeyinde tutan, kendisi açısından “ideal” bir aile yaratmıştı. Diğer yandan belli başlı birtakım konularda ortada bir yozlaşma olduğu da açık. O dönemde böyle bir aile ya da aile mensubu yaratmak hayal gücü sınırları içinde makuldü. Sonradan keskinleşen çelişkiler, liberal ekonominin toplumda yarattığı tahribat nedeniyle artık böylesi aileleri yaratmak da mümkün değil.

Alkol, cinsellik, cinsel tercih özgürlüğü ve sigaranın başına gelenlerin de ibret vesikası olarak, bu filmlere ve kitaba nasıl yaklaşmalıyız? Günümüzde bu filmlere hem ‘rating’ uğruna başvurulmasının, hem de ilgili sahnelerin mozaiklenmesinin ardında bir ikilem, hadi adını koyalım, ikiyüzlülük yok mu?

Kesinlikle var. Bu filmler kendi dönemlerinde de ilerici filmler sayılmazdı ama bugün siyasal ve toplumsal olarak o kadar geriye gittik ki, artık bu filmler ileride kaldı. Dolayısıyla o filmlerin yarattığı sıcaklığa ve samimiyete ihtiyaçları var çünkü bu reyting demek. İnsanlar acımasız piyasa koşullarında ve yozlaşmış ilişkilerde güzel masallar dinlemek, görmek istiyorlar. Ama o masallar dahi ileride kalmış, yönetmenin kurduğu o sofrayı bugünkü yönetmenler kuramıyor. İş sonunda filmdeki likörü sansürlemeye varıyor. Belki yüzsüzlük demek daha doğru olur buna…

Türkiye sinema tarihi açısından bu filmleri seçme kriterleriniz neler oldu ?

Benim de çok severek izlediğim bu filmlerin ortaya çıkış koşullarını merak ettim. Sev Kardeşim Eğilmez sinemasında bir kırılma noktasıydı. Bir komedi filmi gişede hüsrana uğradıktan sonra 6 yıl komediye tövbe etmiş bir yönetmenin yeniden komediyi deneme cesareti. Sonra film “tutuyor” ve aynı formülle bir daha, bir daha deniyor. Hadise bazen mahallede, bazen pazar yerinde, bazen fabrikada geçiyor ama roller, yüzler, dramatik yapı, hatta mekânlar ve objeler aynı… Dolayısıyla birbirinin tamamlayıcısı Sev Kardeşim, Yalancı Yârim, Oh Olsun, Mavi Boncuk, Bizim Aile, Aile Şerefi, Gülen Gözler ve Neşeli Günler’i ele aldım. Bunların hepsi, Sev Kardeşim’den çıkmıştı. Sev Kardeşim de bir Frank Capra filminden… Tabii bunlardan söz ederken bazı küçük molalar vermek gerekiyordu, o molalarda söz Hababam Sınıfı’na, Tatlı Dillim’e, Canım Kardeşim’e de geldi…

Bu filmlerdeki kadın ve azınlık üyesi temsillerini nasıl yorumluyor, günümüze bakınca ne gibi eleştiriler veya gelişmeler görüyorsunuz?

Kadın temsilinde, eşcinsel temsilinde ciddi sorunlar var. Toplumsal cinsiyet rollerini tekrar üreten bir yapısı var bu filmlerin. Bir kadını tek başına kendi ayakları üzerinde dururken görmüyoruz, nihayetinde evlenmeli ve işbölümü olmaksızın tüm ev işlerini üstlenmeli. Ya da Yalancı Yârim’deki gibi, baskın bir kadın karakter vardır film boyunca, ama sonunda erkek karakter kadına isyan edip, “yerini, haddini bildirir” ve sonunda seyircide bir rahatlama sağlamak istenir. Ama tüm filmlerde baskın erkek karakterler vardır ve onlar böylece sürdürürler hayatlarını film boyunca. Eşcinsel temsili de sorunludur, mesela bir eşcinsel vardır Mavi Boncuk’ta ve o da her an ve herkesle cinsel ilişkiye hazır bir tipleme olarak görünür birkaç saniyeliğine. Laz’ı, Laz müteahhit olarak karikatürize edilmiş görürüz. Kürt ve Ermeni oyuncular vardır filmlerde ama bu kimliklerle karşımıza çıkmazlar. Rumları da yalnızca Şabanoğlu Şaban’daki meyhane ve gazino sahnelerinde görürüz.

Seslendirme ustası Hayri Esen ve kızı Itır özelinde, Türkiye görsel sanatlarında seslendirme meselesinin, kendi kendine hem bir problem, hem de kazanım olduğunu mu düşünmeliyiz? Örneğin, bir Filiz Akın veya bir Ediz Hun’a bakınca, derhal aklımıza belli seslerin gelmesi gibi?

Normal şartlarda bir filmi dublajlı izlemek, problemlidir, film kimliğinden çok şey kaybeder, hele ki yabancı filmlerde. Ancak sesli çekilmeyip dublajlı izlediğimiz Yeşilçam filmlerinin çoğunda tiyatrocular genellikle kendi seslendirmesini kendisi yaparken diğer isimleri usta tiyatrocular seslendirdi. Garip bir etkisi de oldu, oyuncular bu seslerle özdeşleşti. Hatta oyun gücünü yükselten bir yanı bile oldu. Tabii bunun bazı ilginç sonuçları da var. Altyazı’nın Türkiye Sinema Sözlüğü’ndeki anekdot dikkate değerdi. 60’ların sonunda Türkiye’ye gelen yabancı bir sinemacının Ayhan Işık, Fikret Hakan, İzzet Günay ve Ediz Hun’un rol aldığı farklı filmleri izledikten sonraşaşkınlıkla, “Sizin bütün erkek başrol oyuncularınızdan aynı ses çıkıyor” demesindeki gibi. Ancak ne yazık ki bu büyük başarıların sonunda asla hakettikleri telifleri alamadılar. Hayri Esen de buna dahil…

.

Eskilerin film yarışmaları ve dergilerin artist keşiflerinin yerini bugün sosyal medya almışa benziyor. Bunda bir sakınca görüyor musunuz ?

Tarık Akan’dan Gülşen Bubikoğlu’na pek çok starı sinemaya bu tür yarışmalar kazandırdı. Sinema sektöründe böyle “yıldız keşifleri” sık rastlanan bir durum olageldi. Ancak bunlar arasında oyun gücünü artıran, yeteneklerini geliştirebilenler de oldu, yerinde sayan, hiç ilerlemeyen de. Tiyatro oyunculuğunun sinema oyunculuğundan ayrılan yanları olabiliyor. Dolayısıyla herkes deneyebilir, bazıları kalıcı olur. Tarık Akan’ı yalnızca çapkın salon erkeği rolleriyle değil toplumsal gerçekçi filmlerdeki etkili rolleriyle de hatırlıyoruz.

Yapımcılık konusu sizce bu filmlere nasıl aksediyor? Tıpkı yansıttıkları hikâyelerde olduğu gibi cebi delik, ama ruhu zengin filmler mi bunlar size göre?

Oyuncular, hele ki yan rolleri canlandıran oyuncular açısından işlerin çok parlak olmadığı kesin. Filmleri yüzlerce kez gösterilen ama büyük zorluklarla yaşayan, telif alamayan aktör ve aktrislerin durumunu sektörden ve yapımcılardan bağımsız düşünemeyiz. Türkiye kuşaklardır Sadık Şendil’in diyaloglarına güler ama ilerlemiş yaşında bu büyük senaristin bir çalışma masası, çalışma odası dahi yoktu.

‘POPÜLER DERGİLERİN GERÇEKLİKLE İLGİSİ YOK’

Sinema ve Gazete Duvar Yazarı, editör Şenay Aydemir, ele aldığınız bu filmler için popüler kültür dergilerince acımasızca sömürüldükleri ifadesine başvuruyor, öte yandan kitabın sırf güzelleme yapmak yerine, dönemin filmlerine her bakımdan bakabildiğini vurguluyor… Kendisinin önsözdeki bu tespitini genişletmek ister misiniz ?

Şenay Aydemir’in tespiti çok mühim. Popüler dergilerin yarattığı duygu sömürüsü-güzelleme tabanlı sürüp giden yaklaşımların gerçeklikle ilgisi yok. Bunlar yapay tatminler yaratmak için, herhalde yönetmeni görse sinirleneceği laflarla süsleniyor. Dergiler tartışmak, başka bir fikir öne sürmek için değil, filmlere yeniden satıp bir kez daha kâr elde etmek istedikleri ürünler olarak bakınca geriye kalan yalnızca güzelleme oluyor. Bir tür fetişleştirme çabası. Ertem Eğilmez, kendi filmleri hakkında, bu dergilerden daha samimiydi. Özeleştiri yaparken de kendini savunurken de…

Size göre son çeyrek asırda Türkiye sinemasında kalitesini gişeyle ölçmektense siyasal duruşuyla kendinden söz ettiren yapımlar oldu mu ? Örnekler ve gerekçelendirir misiniz?

Yeşim Ustaoğlu filmlerini muhakkak anmak lâzım. Özcan Alper bu anlamda özgün işler ortaya koyuyor. Doğrudan bir kurmaca diyemeyiz ama İki Dil Bir Bavul gibi önemli örnekler de gördük. Popüler sinemada da politik filmlere rastlıyoruz, Babam ve Oğlum’un gişede karşılık bulmasıyla sinematografik olarak da, politik olarak da çok mühim sayılmasa da bir 12 Eylül filmleri furyası söz konusu oldu.

Tarık Akan’ın Ertem Eğilmez ile yolları ayırması ve Cüneyt Arkın ile çektikleri Maden filmi, kitabın önemli eşik noktalarından biri. Akan’a veda ederken de benzer bir kitlesel-ideolojik ayrıma tanık olduk adeta. Bu konuyu başka film veya dönemlerle açar mısınız?

Tarık Akan, Ertem Eğilmez’le yollarını ayırdıktan sonra ciddi bir ambargoyla karşı karşıya kalıyor. Maden filmi hem konusu hem de sektörde yarattığı yarılma açısından mühim. Tarık Akan, bir başka starın, Cüneyt Arkın’ın adının afişte önce yazılması da dahil olmak üzere birtakım konularda taviz de veriyor. Sonunda film ortaya çıkıyor ve hem sektörün devlerine karşı bir direnç oluşuyor hem de toplumsal gerçekçi bir filme kavuşuyoruz. Tabii başkaca örnekler de var kırılma yaratan, Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ı bir kırılmadır konusu ve yaklaşımı itibariyle. Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı filmlerdeki toplumsal gerçekçi dokuya hâlâ ulaşılamıyor.

‘MALKOÇOĞLU FİLMLERİ HOLLYWOOD TAKLİDİDİR’

1938 tarihli ‘You can’t take it with you’ adlı Frank Capra filminin hafif dönüştürülmüş biçiminin, Sev Kardeşim adıyla yine Ertem Eğilmez tarafından çekilmesi, Türkiye’nin makus ‘melez kültür tarihi’nin bir göstergesi mi ?

Sadece bu da değil. Aile Şerefi’n de Vadim O Kadar Yeşildi ki etkisi vardır. Oh Olsun’un da bir İspanyol filmden esinlenme olduğunu söylüyor Ertem Eğilmez; ancak hangi film olduğunu unuttuğunu ifade ediyor. Böylesi sayısız örnek var; Battal Gazi, Malkoçoğlu filmleri de Hollywood taklididir. Müzikleri bile orijinal değildir elbette. Kültür endüstrisinin merkezinden ciddi anlamda etkilenmiş, hatta çoğunlukla araklamış bir sinemaydı Yeşilçam. Özgür örnekler yok değildi ama yine de süt onlarınsa, süt tozu bizimdi diyebiliriz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI