Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Güleryüz’le Paris’te bir ‘Gezi’ anısı

Pazar, 14 Nisan, 2019
Altı yıl önce Paris'e, Seine nehri kıyısındaki tarihi bir yapının giriş katına yerleşen ve bugün, sekseninci yaşını bu kentte üst üste açtığı iki sergiyle karşılayan ressam ve heykeltıraş Mehmet Güleryüz’ün kapısını çaldık. Sanatçı, Galeri Cyril Guernieri’de geçen sene kışında sunduğu tuval ağırlıklı sergisi 'İç Mekân' ile, basın tarafından bir 'aydınlanma' yorumu eşliğinde, arşivlere girdi. Güleryüz'ün, yine aynı galerideki ikinci sergisi ise, 14 Mart ve 6 Nisan tarihleri arasında, 'Sızlanmalar Bahçesi' başlığı ile izlendi.

Mehmet Güleryüz, seksen yaşında; pentür ve desenin eşit ağırlıkla yer aldığı eseriyse adeta istim üstünde. Ama onun da açıkladığı gibi, bunlar birbirinden farklı serüvenler.

Nitekim tuvallerinin yanında kağıt işlerinin özgünlüğü ve bağımsızlığı göze çarpıyor. Bu işlerde kompozisyon aynı doğaçlama itkisinden ve aynı kapışma enerjisinden doğuyor olsa da, Güleryüz’ün temsille birlikte yürüttüğü durmak bilmez mücadele, ifadesini burada artık malzemenin işlenmesinde değil, çizginin enerjisinde buluyor.

Ve bu içgüdüsel çizgi, hayat verdiği formların sonsuz çeşitliliğiyle bizi sürekli şaşırtan bu ustanın seksen yıllık deneyimini, zekâsını ve duyarlılığını peşinden sürüklüyor.

Geçtiğimiz günlerde, sanatçı Güleryüz ile Paris’te açtığı desen sergisi vesilesiyle buluşma fırsatı yakaladık. Üstteki satırlar ise, onun son altı yıldır yaşamını sürdürmekte olduğu, eski dostu Paris’teki Galeri Cyril Guernieri’de art arda açtığı tuval ve desen sergisini bir bakıma özetler nitelikteydi. Ama gelin, gerisini şu isyankâr bahar gününde, usta Güleryüz’ün kendisinden işitelim…

Son desen serginizin çıkış öyküsü neydi ?

1970’le 1975 arası, benim burada bursiyer olarak geçirdiğim bir süreç ve bu sırada da yaptığım sergiler var. Bir yandan da, Beaux Arts’da ilk sene öğrenciliğin ardından iki yıl litografi ihtisası… O sıralar 1968 dönemi olduğu için, hâlâ öğrenci kımıltıları vardı. Baş kaldırmalar, protestolar adına Beaux Arts’da bunun en civcivli, en hareketli alanlarından biriydi. Binalar boyanıyor, profesörlerin kafasından aşağı alçılar geçiriliyor. Bir gün, CRS ‘çevik kuvvetler’, bütün öğrencileri bastı attı dışarı, kapıları da kapattı. Hatta o zaman öğrencilerin çocuklarının kreşi de var. Ve bütün öğrenci takımı, Lüksemburg Parkı’na nakil etti. Bir gün, müthiş şenlikler, okulun bandoları çalıyor… Bu bir çeşit, bir bahçeye sığınmak, oradan atılmaktı.

Ben daha sonra da, oğlum Kerimcan da küçükken, onu ‘Le Jardin des Plaintes’e götürdüm; orası bir botanik bahçesidir ve çok büyüktür. Onu oraya hayvanları da görmesi için çokça götürüyordum. Belli ki ben onu götürürken kendisinden daha fazla baktım ki, bir süre sonra benim desenlerin içinden hayvanlar, maymunlar çıkmaya başladı. Ve, bir seri, ‘Jardin des Plaintes’ yaptım. Ama konusu, buranın askerlerce ele geçirilmesi üzerineydi. Bu, Lüksemburg Parkı’ndan atılmakla bir bağ kuruyordu ama, bir yandan da Türkiye’de 1972, bütün politik, o zor, yükselen dönemler yaşanıyor. Parkın askerler tarafından alınması hikâyesi de, askerî darbelere karşı, benim anti-militarist serilerimin başlangıcı oluyor.

Yıllar geçti, hayvanlar sürdü ve zaman zaman, oradan giren şey bütüne yayıldı, heykellere dek vardı, büyük bir maymun serisi eklendi. Ondan sonra her çeşit hayvanın resmin meselelerinin içine girmesi söz konusu oldu. Ben son altı yıldır Paris’teyim. Ve kafamın içinde, Fransa’da o zaman başlayıp ama sonra devam ettiremediğim, yarım kalmış bir şey var. Tabii geçmişte hocalık yapmak için Türkiye’de olmam veya (1980-84) Amerika serüvenini de söyleyebilirim. İşte, yavaş yavaş ayağımı attım, bir ev kiraladım ve de burada Fransa’da yaptığım işler itibariyle gösterme durumu söz konusu oldu. Tabii, ufukta da seksenli yaşlar var. 81, insanın hayatında bir durak, ama adeta bir mecburi durak gibi görünen veya hatta, ‘terminus’ gibi gözüken bir durak. Yani, oraya ne götürürüm, ne söylerim meselesi de var.

Tabii bu arada bir de Gezi olayı oldu; bu da bana 1970’li yıllardaki bahçe meselesini yeniden hatırlattı. Benim için bahçenin ne demek olduğunu ve aslında hayatımın içinde çok önemli bir şey ile ne kadar ilişkilendiğini…Ve giderek, dönüşen durumların psikolojisini, yakınmalarıyla, dertlenmeleriyle var edebildiğini…

Mehmet Güleryüz

Bahçe deyince, aklıma insanların rehabilite olmak adına kendilerini bıraktıkları sınırlı özgürlük, denetimli serbestlik alanları geliyor. Siz de desenleriniz ve onları yaptığınız sınırlı beyaz alanlar dahilinde kendinizi bu sıkıntıya her seferinde yeniden maruz bırakıyor gibisiniz. Sınırlı alanda, ne denli sınırsız özgür olunabileceği, serginin meselesinin özünü oluşturuyor denebilir mi ?

Böyle bir şey görülüyorsa, bu doğru. Bahçeleri, tüm sanat tarihi ve tarih, edebiyat ve hafızalar içinde düşünürsen, Fars diliyle yazılmış şiirleri, ‘gülistan’ları düşünürsen, bir ayrı halin, çok özel, dingin, büyük duyguların düşüncelerine varılacak sükûneti sağlayan alanları aslında. Orası, senin adeta üzerine serildiğin bir bulut gibi. Orada sana verilmiş bir özgürlük var. Orası senin yatağın gibi, senin, insan olarak ruhunun dinlenebileceği bir alan olarak verilmiş, kabul edilmiş bir alan. Ama bu kabul edilmiş alanda bile hâlâ bir müdahale söz konusu. Ben Gezi’ye katıldığım zaman, belli bir noktada hem şehirli olarak hafızam, hatıram orada. Dört beş yaşımı bile orada geçirdim ben. Orada ilk pastamı yedim vb. Bunları, birbirinin üstüne getirdiğinde, zaman ister istemez birtakım renk baskıları getiriyor. Yani çok renkli bir şeyi basıyor gibisiniz ve her birinin ayrı bir rengi var. Ve ortaya, hayatınızın son noktalarında, çok ileri bir noktasında, en alttaki ile en üsttekinin nasıl birbiriyle tesadüf ettiği çıkıyor. İşte o da, ‘süperpoze’ renk basabilme imkânını veriyor. Ve burada da bir renk, biçim ve zaman kayması da yok.

Bu, hatıra ve hafızanın, süreçlere rağmen aynı netlik ve yönde sonuç vermesidir. Buradaki ‘plainte’ kelimesi aynı zamanda bitki olduğu gibi, ‘sızlanma, şikayet’ anlamına da gelir. Buradaki ‘Sızlanma/dertlenme Bahçesi’dir aynı zamanda. Bizdeki sonuç, onun ifadedeki sesi, müziği, onun aynı şeyleri tekrarlıyor oluşu, aslında bir anlamda, tekrarlanan bir acıdan gelen aynı tür ‘inilti’ sesleri gibi. Bu, tabii ki, oturup bunun illüstrasyonu da değil. Bu, aslında çok büyük bir bahçe. Hakikaten hayatın da aynı zamanda yaşandığı alan da, bir bahçe. İçinde tıpkı dünyanın kendisi gibi, çeşitli bitkilerin, türlü hayvanların olduğu bir yerdir, ‘Jardin des Plaintes’.” Bir botanik okulu, müzesidir. Hayvanlar tarihi, zooloji tarihi, biliminin temellerine kadar varılmış bir araştırma alanıdır. Şimdi burada, tabii bir kelime oyunu var. Bu noktada onu bulduğum zaman çok hoşnut kaldım. Oyun olmanın ötesinde benim bakışımı çok doğrulayan, peşine takıldığım meseleyi doğrulayan ilahî bir işaret gibi geldi bu. 80 yaşında vardığım bir nokta olarak, aslında benim geçtiğim bütün bu süreci, bir çeşit doğrulamış oldu.

Bu Jardin des Plaintes, aslında bir nevî çilehane gibi işliyor. Ayrı kalamadığınız gibi unutamıyorsunuz da. Sürekli bir giriş ve çıkış yapıyorsunuz…

Bu tür bir farkındalığı oluşturuyor. Hakikaten, buradakilerin hiçbiri ‘şöyle veya böyle olsa da öyle görünsek’ durumunda değil. O bahçeyi hiçbir zaman terk etmedim. Bu biraz edebî gibi oluyor ama, aynı zamanda çevrili de bir bahçe bu. Öyle olmasa bu bir doğa olur. Dolayısıyla hayat da, sınırlı bir zaman içinde geçiyor.

‘İnsan doğası’ deriz örneğin…

İnsan doğası, ama onun da sınırları mevzubahis. Ama düşüncenin sınırı yok ve o sınır, bütün sınırlarla devamlı çekişme ve mücadele halinde. Önce bahçeyi kabul ediyorsun, örneğin çocuk bahçesi diyorsun, onun da etrafı sınırlarıyla çevrili. Bunu gelişmiş insana da aktarıyorsun işte. Örneğin şu anda devamlı ‘millet bahçeleri’ açılıyor. Bu, demek ki, birinin sana yeniden, devamlı verdiği alanlar anlamına geliyor. Bu alanı sizin kendinizin tayin etmesi mümkün değil, size gösterilen alan içinde davranma meselesi. Her bahçe çok kolaylıkla bir tutukevine çevrilebiliniyor. Çünkü zaten hazır kapısı var. Örneğin Şili’de askerî darbe olduğunda, statlar toplu hapishaneler oldu. Onun için her şeyi bir hapishaneye çevirmenin imkânı var. Bize göreceli bir özgürlüğün içinde yaşadığımızı unutturan şeyler bunlar. Biz orada nefes aldığımızı zannediyoruz.

Söz ettiğim burada da, Lüksemburg Bahçeleri’nde de var, ya da Jardin des Plaintes’da da var. New York’ta Central Park, Londra’da Hyde Park… Size orada nefes al, git, bağır çağır deniliyor. İngilizler oraya kürsü koyuyor, çıkıp konuşabiliyor. Akıllıca bir yöntemle, insanlara içini döktürten, bundan daha ileri gitmesini de engelleyici alanlar bunlar. Ama biz bunların tam tersini yapıyoruz ve daha o alanın içine girerken bile, kapıda kafasına bir şey vurursan insanın, bu sefer o parka girmez oluyor. Buradaki alanda, ‘espas’ta, ne olacak, ne oluşturulmuş, o her an tehdit eden bir alan. Boşluk alanları, tehdit eden alanlar. Bayağı endişe verici alanlar. Bu sebeple desenin meseleleri bu metaforik iletişimle gidiyor. Her çizgi ve her boş gibi görünen alanın gerginliği bu.

.

Burada bereketli bir cimrilik de var sanki, izleyiciye belli bir kadarını vermek ve ondan sonra, gel, geri kalanını da sen tamamla dercesine davetkâr davranmak da söz konusu, ne dersiniz ?

Tabii, o çok önemli, dediğin gibi karşıdakinin bilgisine de güveniyorsun. Onun hayal gücünün katkısıyla, belki onun tam işaretlenmemiş alanlara, belki kendi gözüyle, hatta kendi ressamlığı ile dahil olabilmesi bu.

Hatta yine, bir bitki gibi buradaki desenler, kendini, ona bakana emanet ediyor…

Senin bir bitki hakkındaki duygun ve bilgin, bunu yaşatacak veya bunun sana geri dönüşü olacak. Bakanla baktırılan arasındaki, o bakış gereğini oluşturan bir talep söz konusu oluyor. Bir soru olarak, bir deyiş olarak, bir ses yüksekliği, vurgulama, üsteleme olarak çıkıyor. Konuşmayı açıyor. “A ah!” dersen bu bir üstelemedir; bu bir acıdan mıdır, bir hayret de mi vardır bunun içinde? Buradan, küçük ve farklı, ya da sert vuruşların sesleri gibi, çok müzikal bir yanı olduğunu da söyleyebiliriz.

Bu desenler aynı zamanda, sonsuzluk derdi olmayan, ama geçiciliklerinden ötürü de anımsanabilen bir gayri evcillik içindeler. Son derece özgür ve hafifler…

Ben heykel yaptığım zaman bile, bunun kalıcı malzeme ile olmamasından yana oldum. Kâğıt heykel yaptım. Hayatta hiçbir şey sonsuz bir güçle duramaz. Ne olursa olsun o güce de ihtiyaç yoktur. Ama ancak, çok yüksek mükemmeliyete varmış bir şey olsaydı… Örneğin, Mısır Piramitleri ahşaptan yapılsaydı? Sonuçta form, formdur. Mimari aynı. Belki o zaman öyle diyebilirdim. Onun içindeki fonksiyonlar da buna göre ayarlanmış. Belki ömrü 20 sene olur. Ama taştan yapılmış olmasına memnun oluyorsun; çünkü o seviyede. İşte o seviyede bir iş, uzun sürmeli. Ondan emin değilim. Hiçbir zaman, bir başkasının derdi, ötekinin başının cezası da olmamalıdır. Ulaşmasındaki kolaylığı da sağlamanız lâzım. Eğer anlaşmak, birine bir şey anlatmak istiyorsanız, bir eğitimciyseniz ve kullandığınız da en üst seviyede bir teknik veya o seviyede bilimsel, filozofik bir tartışma olmadığı sürece, en yüksek dili eğitimde kullanmaktan kaçınmanız lâzım. Niye? Ulaşma kolaylığı açısından. 10 yaşında bir çocuğa yaklaşma biçiminiz, 20 yaşında bir çocuğa, herhangi, halktan bir insana… Her halükârda netlik, açıklık, hesap verebilirlik, bunlar, bir düşüncenin birinci derecede saygın olma zorunluluğudur. Bu, karşıya göre ayarlı. Karşınızdakine olan saygıdan dolayı basitleşme. Çünkü ona varmak istiyor, onu önemsiyorsunuz. Buradaki çizim de, karşıdakinin eksiği değil, sizin bir meseleyi en basite indirebilmek için sarf ettiğiniz gayret. Ama hiçbir şekilde, anlam eksiltmeden, taşıdığı savı, zafiyeti nedeniyle taşıyamaz olacak halde kılmadan, çok zayıf bir tek çizgiye yükleyebilme… Bu da, sizin kendinizle ilgili, hem kurgu yönünden hem kullandığınız dili anlatma gayretinizden, o dille hesaplaşarak en sade halini vermektir. Bu yüzden bu sergide üç dört çizim bir arada gidiyor ve bunların her biri de sonunda aynı yöne gidiyor.

Mehmet Güleryüz’ün desenlerinden.

Canlıları, cansızlarıyla bu serginizde yine kendi kariyerinizin bir nevi terapisti gibi davranıyorsunuz. Hatta geçmişten alıp taşıdığınız belli bir ‘casting’, bir ‘oyuncu kadrosu’ söz konusu…

Tabii, daha önceden kadroya alınmış bir ‘casting’ var. Ama bu kadroya yeni metinler veriyorsunuz ve imaja verdiğiniz roller farklı. Ve de ondan beklediğiniz, oyuna katılım ve kurduğunuz oyun farklı. Ama bu bir terapiden ziyade, büyük sorgulama. Burada, terapi bunların bakımını yapmak gibi bir şey. Bunların bakımından çok, eski depo ve raflarda durmakta olanlar ile, buradakilerin hiçbir ilişkisi yok. Ama ilişki varsa da, ona yüklenen anlamlar açısından var. Bu noktada benim en büyük uğraşım olarak, sorguladığım şey olarak bir defa yeniden yazdığınız bir oyun, bir metin, daha önceki oyunlarınızdan farklı mı sorusu var. Hayatınız boyunca şaşmadan götürdüğünüz bir yönse bu, beni ilgilendiren o. 60 yıl sonra halen aynı lafları söylemiyorsun. Şimdi en ilginç kısmı şu: Benim işimi takip eden insanlar, bir desen veya boyadaki figür meselesine yaklaşımımı biliyorlar. Ama buradaki, Paris’teki etki ne olacak meselesi benim için çok önemliydi. 2019’da kalkıp, bir şey söylüyorsunuz. Ben bu derece etkili olacağını beklemiyordum. Böyle bir etki görmedik diyenler, ağlayanlar var. Bunlar bu sözleri kolay söylemiyor. Beni ilgilendiren, bunun doğru olup olmadığıydı. Bunlar haklı olarak, bir ressamın kendi iç sorularıdır.

Doğadaki nezaket ve başıboşluk, bu sergide kendini aynı anda gösteriyor. Bu bağlamda desenlerinizde bahçe meselesi söz konusu ama, kazıma, yırtma gibi bir yaklaşımla, boyalarınızla tuvalde ise bahçeden çıkıp, bir tür doğa içinde çabalıyorsunuz. Desen kâğıdının bünyesi, burada tuvalden ayrılıyor, ne dersiniz?

Aynen. Bunlar çok önemli. Ama ikisinde de bir defa ne olursa olsun, meselenin aynı kaynaktan çıkıyor olması önemli. Zaten bu galeride bu sergiyi ‘İç Mekân’/De L’Interieur’ resimlerim ile arka arka arkaya sergilemek bu galerinin fikriydi. İnsanlar bu iki şeyin ne kadar aynı kaynaktan geldiğini görsünler istendi. Ve bu görüldü. Herkes bundan bahsediyor. Artık iş konuşuyorsa, konuşuyor…

Doğayı insana, insanı doğaya benzetecek olursak, desen kâğıdının tenselliği beni çok çekiyor…

O temas çok önemli. Taşıyıcı alan olarak, ya da üzerinde hareket edilen, kayıt edilen alanla olan temas, fizikî bir temas. Gerçek, tensel bir temas var. Tenle temas ediyorsun. Kalem ucunun değişmesi, bambu çizimle, uç ile çizimin ‘yırttığı’, ‘keserek’, kazıyarak çıktığı çizim meselesi, örneğin gravürde de bu çok önemlidir. Direkt kazıma ile, asit kazıma arasındaki, bunların kendilerine dokunana karşı verdikleri çizgi… Bunun bir hatırası, hafızası var. Çizenin küçücük, minicik, varılamayacak hazları, dertleri…

Paris’ten ve 60 yıldan konuşunca, ister istemez sizin varoluşçuluk akımına yakınlığınızı da düşünmeden edemiyorum. 

Tabii, esas mesele o. Benim o bağım hiç kopmadı. Gençlik yıllarım, varoluşçu felsefeyle çok ilgiliydi ama, bu günümüze dek bünyemden dolayı sürebildi. O çünkü bir dönemin moda olan bir düşünce akımı değildi. Benim o günkü kökle ilişkim halen devam ediyor.

Mehmet Güleryüz’ün desenlerinden

Ressam Toulose-Lautrec ile ilişkiniz nasıl? İlgi duyar mıydınız?

Tabii benim, bütün ressamlarla aram iyi. Bir ressamı zaman içinde daha farklı tanıyorsun. 50 yaşımda başka, 70 yaşımda başka düşünüyorum. Örneğin Delacroix için… Hemen hemen her 10 yılda bir fikrim değişmiştir. Bazen hayranlıkla başlıyorsunuz, bazen değişik düşünüyorsunuz. Büyük olmak ayrı, hakiki olmak ayrı bir şey. Gerçek duygu, gerçek dertle karşılaşmak meselesi bu. Van Gogh’u düşünün.

Örnek verdiğim ressamın Paris insanlarını resmettiği gibi, bu serginizde de baktığınız ama, bakarken de acı çektiğiniz, hatta utandığınız bir insanlık manzarası söz konusu. Bakış var, ama bunu yaparken mevcut duruma yönelik üzücü ve samimi inkârınız yine desenlerinize yansıyor.

Bildiğinden utanmak diyelim buna. Bakma sonucunda biliyor ve bildiğinden utanıyorsun. Benim üzerimde şu anda, çok bakmış, sevmiş bir adamın, yığılmış bu kadar seneden gelen bir dağarcığı var. Bir ustayım, elim de usta. Her ressam usta olmak zorunda değildir. En önemli nokta, ustalığa karşı kendini nereye koyacağındır. Eksik kapasite ile ustalaşmak, ancak cehaletle olabilen bir şey. Ama kendi kendini engellemeye rağmen ustalaşmak ise başka. Ben, kendimi engelleyerek, ustalıktan ayrı durmaya bakıyorum. Senin söylediğin o bilgiden utanmak gibi, bir bütünü anlamadan doğru bilmekten utanıyorsun, yahu, ben söylemeyeyim, bana daha fazla sorma diyorsun. Sana iki, üç işaret verdim, arkasını söylersem, çok ayıp olur, bırakalım diyorsun. Bunu anlatma gücümü de kullanmak var. Burada, her şey bozuluyor. Koşarken, havada fren filan yapıyorsun.

Bu desenler aynı zamanda sizin ‘jurnal’iniz…

Buna katılırım, doğru. Benim günlüklerim bunlar. Bilmiyorum, İstanbul Modern retrospektifimde bu görüldü mü ama, ben ülkenin tarihiyle birlikte koştum. Bazen de önünde koştuğumu gördüm. Bazı şeyleri daha bir öngörüyle söyledik. Benim Türkiye’ye dönmem, o zaman alınmış kararımın ne kadar disiplin içinde olduğunu da gösteriyor. Kendime koymak zorunda olduğum disiplinin doğruluğunu gösterdi sonuçta. Tamam buralarda kalabilirdim ama, Türkiye’de mesele ile halleşme yönünde o bana doğru geldi.

Bilgi: https://galerieguernieri.com/en/home/

Fotoğraflar: Evrim Altuğ

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI