YAZARLAR

Yazıya, ekmeğe –ve bağzı şeylere- erişim engeli

Start-up’tan haberi olsa, o genç sokakta yardım için inlemek yerine kendine yatırım yapıp kendisiyle beraber belki de memleketi, hepimizi kurtarabilirdi, kim bilir. Yazılım bilseydi biraz, algoritmaları harekete geçirip yapay zekayı devreye soksa, inovatif modellemelerle uçururdu hem kendini hem memleketi. Neden olmasın.

Haftanın ilk günü. Ve yılın ilk işgünü, öğle saatleri, sokaktan canhıraş bir ses yükseliyor. Kalktım, pencereyi açtım. Yolun ortasında genç bir adam, “Yardım edin… Lütfen yardım edin” diye haykırıyor. Kaldırımda birkaç kişi ona bakıyor. Belki benim gibi pencerelerden bakan başkaları da var.

İzleyenler dışında kimse olmadığına göre kavga, saldırı söz konusu değil. Trafik kazası da değil. Yolun ortasındaki genç, ağlarcasına “Yardım edin… Lütfen” dedikten sonra bir süre bekliyor, etrafa bakınıyor. Herhangi bir hareket görmeyince ses daha da yükseliyor, “Yardımınıza ihtiyacım var, lütfen…” Yalvarma ağıta, öfkeye, çaresiz haykırışa dönüyor; “Kimse yok mu?...”

Ve küfür niyetine, “LÜTFEN!”

Çarşıda, market, lokanta, kafe çevresinde, bazısı gerçekten mahcup, utanarak, bazısı o role bürünerek sessizce yanınıza yanaşıp yardım isteyen kibar dilencilerin yerini sokak aralarında haykıranlar alıyor demek ki. Ve alacak.

                ***

Start-up’tan haberi olsa, o genç sokakta yardım için inlemek yerine kendine yatırım yapıp kendisiyle beraber belki de memleketi, hepimizi kurtarabilirdi, kim bilir. Yazılım bilseydi biraz, algoritmaları harekete geçirip yapay zekayı devreye soksa, inovatif modellemelerle uçururdu hem kendini hem memleketi. Neden olmasın.

Gel gör ki, bunların hiçbiri yok garibanda. 2021 şurada dursun, 21. yüzyıla adım atabilmiş değil.

Çağ-dışı. Çoğumuz gibi.

Gerçi bu çağ meselesi çok hızlandı yaşadığımız dönemde. Birini henüz tanıyıp öğrenmeye, kendinizi ona ayarlamaya, uyarlamaya çalışıyorsunuz ki, o da ne; henüz kapısında emeklediğiniz o bilmem ne çağı çoktan eskimiş, çekip gitmiş. Hadi yeni baştan start-up, start-up.

Fakat bunca hıza, bunca yapay zekaya, IT’ye, hatta TI’ye karşın bazı durumlar var ki, hiç ama hiç değişmiyor. Şöyle ki:


"İnsanlık yüksek bir kültür düzeyine ulaştı. Bu bakımdan ruhunuzun açlığını karnınızın açlığından daha kolay giderebilirsiniz. Sokakları arşınlarken çok güzel evler görürsünüz çevrenizde. Bunların kim bilir ne güzel döşenmiş olduklarını düşünürsünüz haklı olarak. Bu durum sizde mimarlık, insan sağlığı ve daha pek çok önemli, yüksek şeylere ilişkin sevinçli düşünceler uyandırabilir. Düzgün, sımsıkı giyinmiş insanlara rastlarsınız. Kibar kimselerdir bunlar. Hüzün verici varlığınızı fark etmemek için başlarını kibarca öte yana çevirip yol verirler size. Aç bir insanın ruhu, doğrusu ya, tokunkinden daha iyi, daha yarayışlı bir biçimde beslenir."

Yüz yirmi beş yıl öncesinden bu satırlar, 1895’de kaleme alınmış. On yedi yaşındaki bir gencin öyküsü. “Bir kere sonbaharda çok can sıkıcı, tatsız bir iş geldi başıma” tümcesiyle başlar. Genç, hayatın baharında. 1890’ların henüz başı, mevsim sonbahar ama koca ve yaşlı dünya, bizim delikanlıdan çok daha genç, çok daha delikanlı, taze baharını yaşıyor.

Yıl 1890’lar, koca ve yaşlı dünya, günümüz allamelerinin ancak 21. yüzyılda icat edeceği inovasyon iklimine adım atalı neredeyse yüz yıl olmuş. Makinalar, şakır şakır çalışıyor, dünyanın dönüşü, zamanın akışı görülmedik bir hız kazanıyor, insanlık yüksek bir kültür düzeyine ulaşıyor. Ruhunuzun açlığını karnınızın açlığından daha kolay giderebileceğiniz kültür düzeyi –ve onu besleyen teknoloji- yükseldikçe yükseliyor.

Kentler, yollar, sokaklar, evler de öyle.

Ahşap, taş, tuğla bileşimiyle yapılan binaların yerini beton – çelik konstrüksiyonla inşa edilen görkemli yapılar alıyor. Robotik teknolojiyle tasarlanıp –mimarlık mı demiştiniz- üretilen ve donatılan günümüz akıllı konutlarının, sitelerinin kapısı aralanıyor 1890’larda.  Kentler, evler, insanlar zenginleşiyor. Dünya cıvıl cıvıl, mevsim sonbahar olsa da iklim hep bahar, hep bahar.

Ve fakat on yedisinde de olsa, nasipsiz genç için sonbaharın ötesi, hayat daimi kış: Yabancısı olduğu bir kentte meteliksiz, yersiz yurtsuz...

Karnınızı nasıl doyuracağınızı bilemiyorsanız, her yerde yabancısınızdır. Her zaman. 1890’larda, 1990’larda, 2020’lerde. Rusya’da bir liman kentinde, İstanbul’da, Londra’da, New York’ta... her neredeyseniz.

İnsanlık daima kendini yeniler. Kültür düzeyi yükseldikçe yükselir. Doğa yasasından türeme para – kültür yasası yürürlüktedir çağlar boyunca: Kültür, teknoloji yükseldikçe, zenginlik büyüdükçe açlık hepsinden daha çok yükselir, hepsinden çok daha hızlı büyür.

Yazı nedir?

Yukarıda andığım 1895 tarihli satırlar Maksim Gorki’nin Bir Kere Sonbaharda adlı öyküsünden. Ataol Behramoğlu’nun çevirip derlediği Yaşanmış Hikayeler’de yer alıyor. Öyküleri, dahası yazılanları tam karşılayan bir ad Yaşanmış Hikayeler. Gorki’nin ilk kalem alıştırmaları, doğrudan yaşantı ve tanıklık ürünleri.

19. yüzyıl açlarından, yersiz yurtsuzlarından biri Maksim Gorki. Yazı onu hayat sahibi kıldı. Dünyaya, zamana, içinde yaşadığı diktatörlüklere karşı hep dik ve tok kalmasını sağladı

Dünyanın tarihinde çok kısa bir zaman aralığında yazı, midenin ötesindeki asli açlığın panzehiri odu, yokluğa yazgılı onlarca ismi ölümsüz kıldı. Gorki örneğinde–burada Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve onların türünden bir avuç yazarda- olduğu gibi.

Kalemleri bıraktık elimizden uzunca zamandır. Klavyelerle üretiliyor yazı. Guruldayan karınlar bir yana, aktive edilemediği için büzüşüp kuruyan, ölüme, sokağa terk edilen beyin hücrelerinin açlığını ne görüyor ne de biliyor 21. yüzyıl yazısı, yazarı. Oysa…

Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç.

Böyle buyurur İbn Zerhani hazretleri. Gerçekten de öyledir, yazı kadar şaşırtıcı bir şey olamaz. Örnek: İbn Zerhani’nin bizzat kendisi ve dolayısıyla bu muhteşem vecizesi, tamamen yazı mahsulü olarak hayat bulmuştur. Biz okur-yazar cemaati kendilerini bir köşe yazarı aracılığıyla; Celal Salik Bey sayesinde tanımışızdır. Ki, Celal Salik Bey de Zerhani hazretleri gibi yine yazı mahsulüdür. Her ikisi de Orhan Pamuk’un kaleminde, Kara Kitap’ta hayat bulmuşlardır.  

Kara Kitap, daha romanın başındaki o söz üzerinden noktalanır:

Çünkü hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç. Yazı hariç. Evet tabii, tek teselli yazı hariç.

Bugün kimin ve neyin tesellisi yazı?


Zeki Coşkun Kimdir?

Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. Uzun yıllar yayın ve iletişim sektöründe çalıştı. Cumhuriyet ve Radikal’de köşe yazarlığı yaptı. Kültür, sanat, edebiyat alanlarında eleştiri, inceleme ve araştırmalar yayımladı. Radyo programları hazırladı, sergiler düzenledi. MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi. Bilgi Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi’nde ve özel eğitim kurumlarında dersler, seminerler verdi. Uluslararası Pen Yazarlar Derneği ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) üyesidir. Yayınlanmış kitapları: Öteki Sivas (1995), Kılıç Artığı (2000), Ay Olsun Aynam (2004).