Zeki Coşkun
Zeki Coşkun

Salgına, barbarlığa karşı şiir

Perşembe, 13 Ağustos, 2020
Türkiye’de şiir, önünü açan 12 Eylül barbarlığıyla yüzleşmediği gibi 2 Temmuz’la da yüzleşmedi, yüzleşemedi. Kendisini 2 Temmuz yangınına getiren öteleme, geçiştirme 2 Temmuz sonrasında da sürdü. Dahası kliplerden kasetlere, sahne gösterilerinden “matine”lere, tüketim nesnesine dönüştürülerek yeni tür barbarlıklara uğradı şiir. Şimdi dünyayı kasıp kavuran salgın ve onu iktidarını daha da güçlendirmek, servetlerini katlamak için fırsata çevirmeye çabalayanların barbarlığıyla karşı karşıyayız.

İnsanın, toplumun yazgısı ve tarihi yeniden yazılırken, işe ana dilden; şiirden başlamak gerekiyor.

Şiir, insanın ana dilidir.

İnsan tekinin değil, insan türünün ana dilidir şiir.

Kimilerine göre insanı memeli – kanatlı diğer canlı türlerinden ayıran temel özellik, dil yetisine sahip olması, konuşabilmesidir. “İnsan düşünen hayvandır” diyenler de aynı yetiye vurgu yapar: Gözlem ve deneyimlerin kaydedilmesi, kavramlaştırılması, dolayısıyla “bilgi” halini alması ve başkalarına iletimi dil yoluyla gerçekleşir. Bilginin iletimi ve aktif kullanımı, onun işlenmesi, dönüştürülmesi, geliştirilmesidir, yani “düşünce” üretimidir.

Seslenme ve iletişim –haberleşme- hayvanlar aleminde de var. İnsanda farklı olan; düşünsel üretim ve gelişime uzanan süreç, seslerin işlenip birbirine eklemlenmesiyle “sembol”e dönüştürülmesidir. Bu da şiirin yapıtaşını; metafor üretimini getirir.

Eric Havelock’a göre dil, şiirle birlikte doğmuştur. Yukarıda işaret ettiğimiz deneyim/gözlemlerin kaydedilmesi tekrar üzerine kurulur. Ancak sürekli yineleme sınırlılık demektir, bilişsel bir gelişim getirmez. “Gerekli olan, hem içeriğini değiştirip farklı anlamlar iletebilecek, hem de kendini tekrarlayacak bir dil (yani akustik açıdan benzer bir ses düzeni) bulmaktır… İlk dönemde insan beyninin buna bulduğu çözüm, düşünceleri ritmik söze dönüştürmek oldu.”

Ölçü ve uyak da diyebilirsiniz buna. Şiir ve müziğin, düşünce ve dilin doğuşu da diyebilirsiniz. Bu noktada, Havelock’dan önce dönüp Jean Jacques Rousseau’ya kulak vermek gerekiyor. Rousseau’ya göre insanı söyleten, konuşturan “düşünce” değil, tutkuları, şaşkınlıkları, coşkuları, korkuları, duygularıdır: «Melodi, sesin dalgalanmalarını taklit ederek inleme, acı veya sevinç çığlıkları, tehditler, sızlanmalar ifade eder; duyguların bütün sesli işaretleri, melodinin kaynağıdır. […] Melodi, konuşur; onun dalgalanan, canlı, ateşli, etkili dili, sözün kendisinden yüz kat daha fazla enerji yüklüdür.»

Dil, şiir, müzik bir arada, iç içe doğup, biçimlendi.

İKTİDAR, İNANÇ, ŞİİR

Yüz binlerce yıl öncesi başlayan doğanın sırrını çözme ve onu aşma, dolayısıyla insanlaşma çabasına eşlik etti dilin, sözün, şiirin, müziğin seyri. Modern zamanlara dek söz ve düşünce gibi şiirin kaynağı da doğadır. Latinceden Batı dillerine geçen “şiir” karşılığı kullanılan poem sözcüğü, antik Yunan’daki yapmak/kurmak/inşa etme anlamındaki peio’dan türetilmiştir. Daha da önceki kökeni, İbranice’ye dayanıyor poemin ve oradaki anlamı çakıllar üzerinden akan suyun sesi… Siz deyin ırmağın akışı, sözün akışı, şiirin akışı!

Homeros’un deyişiyle “kanatlı söz”, şiir (ve müzik), gündeliğin, doğrudan ve sıradan olanın ötesindeydi her zaman. Büyüyü, gizemi ve kutsiyeti taşıdı daima. Aşkınlığı, arınmayı (katharsis) getiren ayin, kanatlı sözle ve sesle birlikte yürüdü: Şiir ve müzikle. O nedenle de topluluk düzeninden “iktidar”lı – devletli zamanlara geçildiği evreden itibaren her şeyin olduğu gibi sözün, düşüncenin ve tabii şiirin, mülkiyeti, kullanımı da mesele haline geldi. Platon’un Devlet’te başta şairler olmak üzere sanatçılara ateş püskürüp onları kovması, akıl ve söz’ün, sanatın “düzen”e uyarlı, onun hizmetinde olması gerektiği ilkesinin ürünüdür. (1)

“Önce söz vardı” dendiği noktadan itibaren söz, insandan alınıp kutsal’a, tanrıya; üst otoriteye, “yaratıcı”ya ait kılınır.

Bütün dinler, şiiri ve müziği alıp kendisinin kılar. O nedenle diğer iktidarlar gibi, kutsal iktidarı temsil edenler de Platon geleneğini sürdürür; söze, şiire, müziğe pek hoş gözle bakmazlar. Her yetke itaat, uyum, sessizlik ister. Dil, şiir ve müzik, tam da bunun tersine çalışır.

John Berger’in önümüze koyduğu Şiirin Saati’ne bakalım:

Olayların sessizliğini kırmak, ne kadar acı ya da göz yaşartıcı olursa olsun, başımızdan geçenlerin sözünü etmek, sözcükler kullanmak, insanda bu sözcüklerin duyulabileceği, duyulduğu zaman da olayların ona göre yargılanacağı umudunu yaratır. Duaların kökeninde de kuşkusuz bu umut yatmaktadır. Dualar ise, çalışma gibi, dilin kökeninde yatan etkenlerden biridir. İşte dilin kullanımları arasında başlangıcının anısını en katıksız biçimde koruyan şiirdir.

***

Bununla birlikte, şiirler basit birer dua değildir. Dinsel bir şiir bile yalnızca ve doğrudan doğruya Tanrı’ya seslenmez. Şiir, dilin kendisine seslenir. Eğer bu size yeterince açık gelmiyorsa, bir ağıdı düşünün: Ağıtta sözcükler kendi dillerinden ayrı düşmenin acısını açıklamazlar mı? İşte şiir de, buna benzer bir biçimde, ama daha geniş bir anlamda dile seslenir. (2)

Söze dayanan düşünsel ve kültürel edinim, modern zamanlarla birlikte tek kaynaklıktan (ilahi ya da dünyevi iktidardan) bağımsızlaşarak yazıya, eleştirelliğe yönelir. Sesi, sözü, ritmi, sahibi, muhatabı… Her şeyiyle şiir de yeniden kurulacaktır modern zamanlarla, yazıyla. Çünkü modern zamanların gerçekliğini –ve ruhunu- oluşturan kapitalizm, yine bu zamanların sosyoloğu Max Weber’in ifadesiyle hayatın şiirselliğini soldurur. O noktada şiir kendi gerçekliğini üretme, yeniden kurma zorunluluğuyla karşı karşıyadır.

BU DİYARLARDA YAŞANAN 

20. yüzyıla Osmanlı monarşisiyle giren Türk toplumu son derece güçlü sözlü şiir geleneğine bağlı olsa da, “modern”den ve “yazı”dan uzaktır. Şiiri bugüne, yaşanan zamana taşıma girişiminde ön alan, öne çıkan iki isim, 20. yüzyıl boyunca bu ülkede şiirin seyir ve gerilimine de kaynaklık edecektir: Yahya Kemal ve / versus Nâzım Hikmet.

Biri “eski”, diğeri “yeni” zamanların şiirini üretir. Yahya Kemal’in dizeleri “alaturka” nağmelerle seslenecek, bestelenecektir. Nâzım Hikmet, kendi medyasını, mecrasını, sahnesini kendi yaratır: 1930 gibi erken bir tarihte o dönem henüz örneği olmayan bir ilke imza atar, şiir plağı yayımlar. Şairin sesi kahvelerde, lokantalarda yankılanır. Şiirin kendisi gibi yenidir, diridir. … Sonrası malum, şair ve şiir hapiste, sürgün. Yeniden seslenip sokaklara çıkması ancak ölümünden on yıl sonra, 1970’lerin ortalarında gerçekleşecektir. Ki, o dönem bu coğrafyada şiir de, toplum da kendi sesini, yörüngesini, rotasını, ritmini aramaktadır.

Şiir cephesine bakılırsa, Garip gibi bir sivilleşme atağı; 40 Kuşağı gibi ideolojiyi, inancı aşkla, muhalif dili gelenekselle, folklorla yoğurma deneyi; II. Yeni gibi varolandan radikal kopuş ve modernleşme hareketi ve nihayet tüm bunları arkasına alarak 68’lerle şimdinin ve yarının şiirini üretme çabaları çıkar karşımıza.

Toplumsal, düşünsel hareketlerde olduğu gibi 1970’ler şiirinde yenilik ve değişim arayışlarına yorgunluk ve büyük ölçüde yerelle sınırlılık eşlik eder. Bu son nokta, kaçınılmaz olarak söylemin tam tersini, muhafazakârlığı getirir. Yenilik-değişim arayışı ve muhafazakarlık gibi bir kaos! Toplumsal – siyasal kaos, 12 Eylül 1980’de asker süngüsüyle sonlandırmaya, düzene sokulmaya çalışıldı.
Görünürdeki ideolojik mücadeleler kadar, ekonomik gerçeklikler tetikliyordu kaosu. Darbeciler, silah zoruyla “huzur ve güven ortamını tesis etme”ye uğraşırken tesis edilen 24 Ocak 1980 kararlarında ruhunu bulan “piyasa ekonomisi”ydi.

***

İlginçtir; darbe sonrası şiirde 1970’ler kaosunun, tıkanmışlığının apansız bir açılıma ve çok renkli, çok sesli bir arayışa dönüştüğü görülür. Darbenin yasakladığı “ideolojik hareket”ler, şiir düzleminde bir bakıma barajların, sınırların kalkmasını getirir. Darbenin önünü açtığı 24 Ocak kararlarıyla reel anlamıyla da “sınır”lar büyük ölçüde aşınmakta; “serbest piyasa ekonomisi” söylemleriyle gümrük duvarları indirilmektedir. İndirilen duvarlardan, Cumhuriyet tarihinin en büyük “çeviri hareketleri”nden biri ortaya çıktı. Düşünsel, kültürel ve yazınsal sınırların aşılmasını getirdi bu. 1970’lere damgasını vuran yerelle sınırlılık ve yazınsal muhafazakârlık radikal bir değişime uğrayacaktır.

Öte yandan bütün bu hızlı, renkli, çok sesli değişime Weber’in deyimiyle “hayatın şiirselliğini solduran” kapitalizm eşlik etmektedir. Şiir, kendi yerel ve özgül tarihinden gelen sınırlar ve engeller kadar kapitalizmin getirdiği, yarattığı engellerle de yüzleşmek durumundadır. Aynı şekilde, toplumsal – siyasal yapılar, katmanlar da bu yüzleşmeyle yükümlüdür. Geçiştirme, öteleme, ertelemeler şiddetli sarsıntılara, patlamalara yol açar. 2 Temmuz 1993, Madımak gibi!

BARBARLIK, SALGIN VE ŞİİR 

2 Temmuz her anlamıyla yakın tarih için milat niteliği taşır.

İlk gençlik çağındaki tiyatro – folklor oyuncularından, Hasret Gültekin gibi genç ustadan Nesimi Çimen gibi yetişkin usta müzisyenlere; Behçet Aysan, Metin Altıok gibi olgunluk çağının verimini yaşayan şairlerden 80’ine merdiven dayamış bu ülkenin acı mizahını üreten Aziz Nesin’e, edebiyat tarihi ve eleştirinin “karınca”sı Asım Bezirci’ye dek her yaştan ve her alandan sanatçıyı, aydını, araştırmacıyı temmuz sıcağında orta Anadolu bozkırında bir araya getiren, 500 yıllık şiir – şair mirası, sembolü, Pir Sultan’dır.

Onun ezgileşmiş dizeleri ve simgeleşmiş muhalefeti, inancı, 500 yılın ardından güncel gerçeklikle de çakışmaktadır. Onun 500 yıl önce ipe çekilmesi gibi onun adına düzenlenen şenlikler için onun kentinde buluşan her yaştan, her alandan insanların bir otelde kuşatılıp ateşe verilmesi, şiir kadar tarihin de diriliğini ve sürekliliğini ortaya koyar.

Türkiye’de şiir, önünü açan 12 Eylül barbarlığıyla yüzleşmediği gibi 2 Temmuz’la da yüzleşmedi, yüzleşemedi. Kendisini 2 Temmuz yangınına getiren öteleme, geçiştirme 2 Temmuz sonrasında da sürdü. Dahası kliplerden kasetlere, sahne gösterilerinden “matine”lere, tüketim nesnesine dönüştürülerek yeni tür barbarlıklara uğradı şiir.

***

Şimdi dünyayı kasıp kavuran salgın ve onu iktidarını daha da güçlendirmek, servetlerini katlamak için fırsata çevirmeye çabalayanların barbarlığıyla karşı karşıyayız. Şiirin saatini yeniden kurmak gerekiyor. Berger’ın deyişiyle,

“Günümüzde zenginlerin haksız yere elde ettiklerini korumak için yaptıkları korkunç canavarlıklara karşı dünyada en kesin biçimde karşı duran güç, şiirdir. İşte bu yüzden, fırınların saati aynı zamanda şiirin de saatidir.”

Dipnotlar

  1. Iris Murdoch, Ateş ve Güneş –Platon Sanatçıları Niçin Dışladı, çev: S. R. Kırkoğlu, Ayrıntı Yayınları, 2008; Eric A. Havelock, Platon – Filozof Şaire Karşı, çev: A. Beyaz, Pinhan Yayınları, 2015
  2. John Berger, Şiirin Saati, çev: G. Çapan, Adam Yayınları, 1988

Zeki Coşkun kimdir?

Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. Uzun yıllar yayın ve iletişim sektöründe çalıştı. Cumhuriyet ve Radikal’de köşe yazarlığı yaptı. Kültür, sanat, edebiyat alanlarında eleştiri, inceleme ve araştırmalar yayımladı. Radyo programları hazırladı, sergiler düzenledi. MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi. Bilgi Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi’nde ve özel eğitim kurumlarında dersler, seminerler verdi. Uluslararası Pen Yazarlar Derneği ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) üyesidir. Yayınlanmış kitapları: Öteki Sivas (1995), Kılıç Artığı (2000), Ay Olsun Aynam (2004).

YAZARIN DİĞER YAZILARI