Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Şu fani dünyanın 'arşiv'ini, bir de ondan dinleyin

Pazar, 7 Temmuz, 2019
Kamerun asıllı küratör ve yazar Bonaventure Soh Bejeng Ndikung, hafızanın küresel mülkiyeti ve ömrüne odaklandığı sunumuyla, geçen günlerin ilgi odağı oldu. Yeni yerine taşınmak üzere eylül ayına dek veda eden Studio X'te dinlediğimiz küratör ve yazarla, ileri sürdüğü ölümlü, sınırlı ve geçirgen arşiv modelleri üzerinden, fani dünyanın haline bakmayı denedik.

İstanbul Kabataş’ta, (vaktiyle) türlü disiplinleri buluşturan Studio-X Istanbul ve ‘Arşivden Sonra?’ girişimi, yakın zaman evvel, Kamerun doğumlu Bonaventure Soh Bejeng Ndikung’u misafir etti. Columbia Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin girişimi olarak kurulan Studio-X Istanbul, kentin bugün ve gelecekte karşılaşacağı sorunları tanımlamayı ve çözümleri için yeni düşünce biçimleri üretmeyi hedefleyen bir kent laboratuvarı olarak kurulmuştu. Ama artık Studio – X (şu an için) yok ve kurumun son etkinliğini yâd etmek de bana düşmüşe benziyor.

Johannesburg, New York ve Berlin gibi belli başlı dünya kentlerinde de ‘şubelere’ sahip olan kurumun ‘jübile’ etkinliğine İstanbul güncel sanat ortamından, aralarında Hale Tenger, Nancy Atakan, Zeyno Pekünlü, İnci Eviner, Vasıf Kortun, Duygu Demir, Kültigin K. Akbulut, Volkan Aslan, Çelenk Bafra gibi birçok figür iştirak etti.

13 Haziran tarihli davette, Ndikung öncülüğüyle ‘Hafıza kimin hakkı?’ sorusu peşine takılan projenin ele aldığı temel meselelerden biri, ‘nelerin toplumsal hafızaya dönüşeceğini kimin belirleyip belirlemediği ve bu sürecin nasıl işlediği’ idi.

Soru ve tartışmaları da beraberinde getiren etkinliğin belki de en büyük ironisi, kültür-sanata yönelik müze ve sanat merkezi yatırımlarıyla sürekli değişen, dönüşen bir kentin, bu sorulara yanıt ararken bunun için yine kurumsal geleceği belirsizleştirilmiş bir yapı çatısı altında, bu konuları garip bir ölümcüllük içinde masaya yatırmasıydı.

‘Kayıt altına alma’ ve alınmanın da, neye göre uygun görüldüğü sorusunun peşine takılınan etkinlikte, Ndikung, SAVVY Contemporary’nin ‘Kolonyal Komşular’ projesi ile halen üzerinde çalışmakta olduğu sokağın arşivi ve bedensel arşiv örneklerinden yola çıkarak oluşturduğu ‘apoptotik arşiv’ kavramına açıklık getirdi. İlgili kavram, biyolojide programlanmış hücre ölümlerini tanımlamak için kullanılan, ‘apoptozis’ sözcüğüne dayanıyordu. Buna göre, apoptozis organizmanın büyüme ve gelişmesi sürecinde vücutta ihtiyaç duyulmayan veya anormalleşmiş hücrelerden kurtulmanın kontrollü ve doğal yolu olarak tabir ediliyor.

Buradan yola çıkarak, Bonaventure Soh Bejeng Ndikung, ölümlü, sınırlı, geçirgen, sonsuza kadar yaşama arzusundan sıyrılmış ve totaliter olmayan arşivin, küçük ölümler sayesinde nasıl hayatta kalabileceğini anlatmaya girişti.

Studio X çatısı altında, ‘Arşivden sonra?’ imzasıyla alkışlanan Ndikung, son olarak documenta 14 ve Dak’art Bienali’nin eş küratörlük görevlerinde bulunmuş bir kültür profesyoneli. Bu yılki Venedik Bienali’nde Mucize İşçiler Kolektifi ile Finlandiya pavyonu küratörlerinden biri olan Ndikung, yakında Recontres de Bamako fotoğraf bienali ile, 12’nci Sonsbeek Kuadrineli’nin küratörlüğünü üstlenmeye hazırlanıyor.

Sunumunuz hayli ahlâki, dahası kırılgan: Niye ‘Hafıza kimin hakkı?’ gibi bir konuyu seçip, bunu şimdi ve İstanbul’da gündeme taşımak istediniz? Bilgi nedir? Kaynak nedir? Beraberinizde birçok soru ile geldiniz, yanıtla değil…

Hangi sorularla? (Gülüyor.) Kesinlikle. Ama elbette kimi önermelerde de bulunuyorum, değil mi? Doğru evet, dediğiniz gibi, bu çok kırılgan bir mesele ve ben toplumlarda, sırf bir nevî ‘Süpermen’ olabilmek adına incinirliğe, kırılganlığa düşüldüğü fikrine hayli inanan biri oldum. Bilirsiniz, her daim bir ‘canavar’ olmalısınız, hep ‘güçlü’ olmalısınız. Aslına bakılırsa ‘kudretlilik’ üzerine yaratılan izlenim, aşırı ‘patriyarkal’/tepeden inmeci bir toplum algısı üzerinden hep bir kurgu biçiminde olagelmiştir. Bu da bize hep, sadece tek bir kimsenin toplumun zirvesinde durabildiği, ama bunun başka hiç kimseyi kapsamadığı bilgisini iletir, bildiğiniz gibi. Böylesi durumlarda sizin kim olduğunuzun hiç önemi olmaz. Hep, bir ‘üst insan’ mefhumu üzerinden hareket edersiniz. İşte ben de bu koşullarda arşivin yaralanabilirliği, kırılganlığı meselesi üzerinde durdum. Ve kendime ölüm mefhumunun arşiv meselesinde nasıl bir olasılık olarak kabul edilebileceği sorusunu yansıttım. Kaldı ki bunun hemen her arşivcinin kâbusu olduğunu da zaten bilirsiniz. Ben burada ölümün, ölümü değil de, yaşamı tedarik eden bir unsur olabileceği meselesine odaklandım.

Bu neden bir zorunluluk peki ? Bunu sadece Türkiye üzerinden de almayalım. Konuyu ister Macaristan ister ABD ister Kamerun ister Brezilya açısından ele alın, yani Avrupa’da yükselişe geçen sağa bakın. Hindistan’da olup bitenlere bakın hatta… Dünyanın her bir yanında inanılmaz bir durum yaşanmıyor mu sizce de ? Bana kalırsa elimizde artık bunu tabir edebileceğimiz türden bir sözlüğümüz bile kalmamış görünüyor. Bunun için bir ‘dil’e bile sahip olmadan, dibine yuvarlanmış vaziyetteyiz. Hepimiz kalkmış, halen ‘tarihe bakalım,’ deyip durmaktayız, oysa ki tam da tarihin bizatihi kendisi bizi yenilgiye uğratan şey, değil mi? Tarih bize yanıtlar tedarik edebiliyor mu? İşte bu noktada bizlerin radikal bir tavırla her şeyi yeniden tahayyül etmemiz gerekli. Yani bir arada yaşamayla ilgili olarak, yeni bir dil geliştirmemiz gerekli.

Yani bir başka deyimle bunları söyleyerek, ‘nesnel’ tarihin yerine, öznelerin ürettiği ‘sözlü’ tarih(ler)i mi koymamızı önerirdiniz ?

Tamam iyi ama, ‘nesnellik’le kastettiğiniz ne ola ki? Ne zaman ‘nesnel’di ki her şey? Tarih hiçbir zaman nesnel olmadı. Hiçbir zaman! Artık bizlerin, ‘imkânsız’ olanı düşünmemiz gerektiğini vurguluyorum. Yoksa ‘nesnellik’te ısrar ettiğim filan yok benim. ‘Nesnellik’ dediğiniz, sadece ‘mümkün’ olanı inşa etmekten başka bir şey değildir. Dolayısıyla önerim, şu ana dek yaptıklarımızı bir yana bırakmak ve buna göre hareket etmekten ibaret.

Her nevî ‘nesnellik’ bir ‘kurgu’dur diyorsunuz yani…

Kesinlikle! Ya da her daim bir ‘kavramsal çerçeve’ye yaslıdır. Hep belli bir ‘idareci’nin buyruğu altındadır. Biz bugün, insanların sürekli bir şeyleri ‘idare etmekle’ meşgul olduğu bir toplumda yaşamaktayız. ‘Sistem yöneticileri’nin toplumu, anlatabiliyor muyum? Hepimiz, birer küçük ‘sistem yöneticisi’ gibi hareket ediyoruz. Ve bunu da aslında hiç anlamadığımız, bilmediğimiz durum ve şeyler üzerinden yaptığımızı farz ediyoruz. Sanırsınız ki hepimiz, aslında hiç anlamadığımız şeyler hakkında sürekli tevatür üretip duran, 42’nci katta ikamet eden bankerleriz. Zaten 2008’deki ekonomik krize, ayrıca diğer örneklere vesile olan algı da bu değil miydi?

Peki bu koşullarda interneti nasıl tarif etmeliyiz? Burası varoluşun bir ‘simülasyonu’ olamaz mı?

Elbette. İnternet varoluşun bir simülasyonu olduğu kadar, o simülasyonun da bir nevî kaynak sağlayıcısı durumunda bugün. Bedenlerimizin dışında var olabilmemizin imkânlarını yoklayan, bize kendi ‘avatar’ uzaylarımızı vadeden bir ihtimal unsuru. Bu minvalde kendinizden birden fazla varoluş türetiyor oluşunuz da, bizatihi bir kurgunun meyvesi. Bu kadar…

Herhangi bir ‘arşiv’ modelini arkamıza nasıl alacağız bu durumda?

Ben buna güvenip güvenmemekten söz etmiyorum, ama bunu sorgulamaktan, bunu yeniden icat edebilmenin olasılığından bahsediyorum. Arşivler esasen, kimi insanların içlerinde, kimilerinin ise dışında olmasına vesile olan, inanılmaz kudret mekanizmaları üreten yapılardır. Yani, belki kimi vardır, bu yapıların içinde olmaktan hazzetmeyebilir de. Tam da bahsini açmaya çalıştığım bu işte, bahsi açılmamış olandan bahsedebilmek durumu… Görünmezliğin varoluşunu nasıl tahayyül edebileceğimiz. Görünmez olarak var saydığımız şeyleri nasıl işleme sokabileceğimiz, onlara bu arşivlerde nasıl olup da yer verip, veremeyeceğimiz… Ama bunu da onlara bir iyilik misâli yapmadan, bunu, bu uzamı onlara nasıl tedarik edebileceğimiz… Burada söz etmeye çalıştığım, arşivlerin meşruiyeti veya onlara güvenilip güvenilmeyeceği de değil. Örneğin belli bir hafıza, eğer ki bedenimde mevcutsa, o niçin benim arşivim olmasın ki?

Hafızanın da ‘korsan’ yollarla, türlü isimlerle anonimleştirilerek kopyalanması meselesi hakkında ne diyebilirsiniz peki? Çünkü şu günün dünyasında da büyük bir ‘hafıza’ balonu mevcut ve o da gerek dedikodu ve gerekse medyanın kastî tutumu vesilesiyle sürekli dönüşüme maruz kalıyor… Hani sanırsınız, yörüngedeki uydu çöplüğü, başka türlü bir ‘hafıza’ denizi.

Tamam, evet. Size sanat alanından bir örnekle yanıt vereyim. Adı ‘Çöpçü/Junkman’ olan, yapıtlarında Hollywood ‘çöplüğünden’ faydalanan bir sanatçı bana şöyle demişti: ‘Bu mezbeleden faydalanıyorum, çünkü insanlık gerçeğini böylece görebiliyorum.’ Dolayısıyla buradan şuna varabiliriz: Belki de hafıza için farklı yerlere bakıyoruz. Belki de hafıza, kastettiğiniz ‘deniz’in bize geri tükürmek suretiyle iade ettiği şeyin içerisinde. Belki de hafıza, uzamın barındırdığı kirlilikte. Belki de hafıza, ürettiğimiz o plastik adalarda. Belki de hafıza, Çernobil’de, Fukuşima’da ya da her nerede ise. Ama bunun da dışındaki bir yerlerdedir belki hafıza, belki bilgisayarınızda. Hani şu, ‘hack’lenen bilgisayarınız. Her şey siber bir saldırı altında. Sürekli çalınmakta. Ama peki, zaten hafızanın sürekli saldırı altında olduğu bir hafıza için, nasıl bir alan olabilir, aklımızda? İşte tam da benim ilgi alanım, burada. Bu minvalde size şunu söylemek isterim: Sömürgecilik, hafızaya dair görüp görebileceğiniz en inanılmaz saldırı değil de ne ola? Sömürgecilik haklarla hiç ilgilenmiyor ki? Sizin şu andaki halinizi dönüştürmekle hiç alâkası yok ki! Bilakis, sizin geçmişinize gidiyor, onu rencide ediyor.

Din mefhumu için de aynen şu bakışı koruyabilir miyiz ?

Ama, ben burada tek tanrıcı-monoteist din anlayışını kastetmiyorum…

Ama bir tanrı bilginiz var, değil mi ?

Elbette var. Ama sizinle var olan bir tanrı, benim kastettiğim. Seven, gözeten bir tanrı. Yoksa kıskanç bir tanrı değil.

Peki bir aydın olarak, yerel, ulusal, uluslararası medya ve arşivlerle sizin aranız nasıl? Neyle beslendiğinizi öğrenebilir miyiz?

Bulabildiğim hemen tüm kaynakları değerlendiriyorum. Ancak referans almakla ilgili olarak oluşan siyasi tavır konusunda son derece kuşkucuyum. Merakım, ne gördüğümüzle, neyi, kimi ve nasıl referans aldığımıza yönelik. Bununla birlikte referans sunamayışın getirdiği belirsizliğin şiddetiyle de ilgileniyorum. Bunu yaparken bazen bir futbol maçından, bir caz müzisyeninden, söz gelimi Ornette Coleman’dan bile beslendiğim olabiliyor. Ve sorduğum hep aynı oluyor: Niçin aldığım bu referans, şu anda bu denli tayin edici? Hangi ilgi doğrultusunda yaşanıyor bu? Yani referans almayı öyle çok da ‘elde var bir’ modunda tecrübe etmiyorum.

Eğer kendi terminolojin içerisinde ‘onaylı’ veya ‘onaysız’ bir referans mefhumu var ise, tamam, bu bir kaynaktır. Söz gelimi gazeteye bir metin vereceksen ve eğer bu metinde, sokaktaki insanın sözlü tarihinden bir bölüm yer alacaksa, bunun, benim nazarımda Michel Foucault’nun metinlerinden bir ayrıcalığı filan olmaz. Çünkü zaten, bu doğrultuda bir tercihte bulunmuş olan yine kendinsindir.

İstanbul sunumunuzu bir de sizden dinleyelim o halde…

Buradaki sunumumda ‘apopotik arşiv’ meselesini gündeme getiriyorum. Bunu, sürekli kendi kendisini düşünen bir arşiv biçimi olarak da tabir edebilirsiniz. Yani, bu arşiv varlığını ‘ölümlü’ olan üzerinden kurgulamıyor. Bu bir nevî ‘ölümsüz arşiv’. Tıpkı bir embriyonun yaşadığı gibi. Bir embriyo olduğunuzda ilk başta, parmaklarınız bitişiktir. Apopotik sürece girdiğinizde kimi hücreleriniz sizi terk edip ölür, ama bir yandan da parmaklarınız evrimsel biçimde birbirinden ayrılmaya başlar. Öteki türlü eliniz, kullanışsız olacaktır. İşte tam da bu ölüm biçimi bence ilginçtir. Biz de, hayalî arşivi bu meyanda nasıl tahayyül edebiliriz? Ötekiler adına belli uzamları nasıl tedarik edebiliriz? Bunu dünyanın geri kalanı adına nasıl mümkün kılabiliriz?

Yani hakikatin her nevî biçimi veya kavramsal durumunun belli bir ömrü olduğunu mu anlamalıyız? Bu, aynı zamanda biçim ve anlamıyla ölümü de kabullenmek anlamını taşıyor….

Tamamıyla ve elbette. Ölümsüzlük bir efsaneden ibaret. Buna karşı savaşmamız gerekmiyor. Neyse, o. Ama bu esnada ötekilere de yer açabilmeniz gerekiyor. Evet, bir bakıma bu karşılıklı olarak diyalog potansiyelini de gündeme taşıyor ama bir yanıyla da birbirimize mümkün mertebe alan açmayı da söz konusu hale getiriyor. Ama bundan çok fazla alan talebinde olduğum da anlaşılmamalı. Bununla varlığın kendini sürekli biçimlemesi ve oluş haliyle eş zamanlı hareket edebilme kabiliyetini kastediyorum.

Yani bir bakın: İnsanlar Akdeniz’de hayatlarını kaybediyorlar. Çünkü adına ‘Avrupa’ denilen belli bir ‘boşluk’ onlara diyor ki, ‘Tamam, ben buyum ve seni içeri alamam.’ İyi de, niye aynı gezegende var olamıyoruz? Niye bu alanlar birer yaşayan ölüm merkezine dönüşüyorlar? Çünkü, petrol şirketleri her yeri delik deşik ediyor ve etrafı yeşillendirmek, zerrece umurlarında değil. Bunun da üzerine ABD, Almanya gibi ülkeler bunlara devasa miktarlarda silah satışı gerçekleştiriyorlar. Ve tam da bu durum, insanlara karşı kullanılıyor. Avrupa’nın kapılarını aşındıran, buralarda bekleşen insanlar var ve kimse onlara kapıyı açmaya yanaşmıyor. Daha bu sabah birine dedim bunu: Eğer Avrupa açıklarında, içinde diyelim ki 100 kedi veya köpeğin olduğu bir tekne olmuş olsa, tüm caddelerinde protestolar yaşanırdı. Akdeniz’de, içinde yüze yakın siyahın olduğu bir tekne olunca, kimsenin bunu taktığı yok! Tamam buna duyarlı olanlar da var, ama, görüyorsunuz…

Türkiye’ye bakınca siz ne görüyorsunuz?

Bildiğim o ki, Türkiye tüm gariplikleri bir yana, bugün Almanya’dan çok daha fazla mülteciye kucak açmış bulunuyor. Almanya’nın ise birçok yerden çok daha fazla alana sahip olduğunu halihazırda biliyoruz zaten. Ama aynı Almanya, bu mültecilere bakılması adına Türkiye’ye büyük meblağlar ödüyor. Ben bunun kötü bir şey, büyük bir ahlâksızlık olduğu görüşündeyim. Ne diyebiliriz ki! Türkiye kendi tarihinde son derece zor bir dönemeçte. Birçok insan hayal kırıklığı içinde tamam, ama birçoğunun da kendi aralarında bir araya geldiklerini, protestoda bulunduklarını, kültür ve sanat için yeni alanlar yarattıklarını, yeni kolektifler inşa ettikleri görebiliyoruz.

Ben ortaya konulan bu çabanın, ‘refah miti’yle ilişkilendirilmemesi konusunda özellikle vurgu yapmak istiyorum. Baudrillard aklıyla türetilen ‘refah toplumu’ değil burada kastettiğim. Art arda üretim, üretim, üretim, bina, bina, bina, bina… Bu çözüm mü? Hayır. Çözüm bu değil. İlerlemenin bir benzeri, ama ilerleme bu değil. Bu meyanda Kuzey Ren Anlaşması’ndan bu yana en vahim şeyin, ‘ulus-devlet’ mefhumu olduğunu da söylememiz gerekiyor. Çünkü bu, dünyanın pek çok yerinde birçok soruna yol açıyor. Ulus-devlet fikrinin empoze edilmesi birçok coğrafya gibi Afrika’yı da olumsuz yönde etkiliyor. İnsanlar birbirlerinden ayrılıyor. Kavgalı hale getiriliyor. Toplumsal bünyelerden arındırılıyor. Hutular ve Tutsiler durumuna düşürülüyor.

Peki bu durumda madem ki manzara böyle, demokrasinin kendi kendini tahrip eden, kirleten bir bellek, bir bünye olduğunu mu söylememiz gerekiyor?

Bilemiyorum. Demokrasi an itibariyle elimizdeki ihtimallere yönelik yegâne unsur gibi geliyor. Lakin onun ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Durum tıpkı ABD’de yaşadığımızdan ibaret. Görünüşte orada bir sistem var. İyi de, çocukların ailelerinden koparıldığı bir sisteme, insanların sokaklarda gelişigüzel katledildiği bir sisteme, demokratik sistem mi diyeceksiniz? Demografik seviyede, nüfusunun büyük çoğunluğu parmaklıklar ardında bir ülkedeki sisteme, demokratik sistem mi diyeceksiniz? Ne menem bir demokrasi bu? Eğer bana demokrasiye örnek budur diyerek gelirseniz, size demokrasiye inanmadığımı söyleyebilirim ancak.

Yani, teoride demokrasi insanların neye karar verdikleridir, değil mi? İnsanlar, mümkün mertebe empatik bir yaklaşımla birbirlerini dinleyebiliyorlar mı? Ben bilemiyorum. Son zamanlarda Almanya’da ırkçı muamele gören Yahudilere bakın. En azından onların bu durumunu protesto eden bir çoğunluk bile ortaya çıkmıyor! Yani demokrasi dediğiniz, ille de çoğunluk mu? Hayır, bence demokrasi bilgi ile ilgili bir şey. İnsanlıkla ilgili belli bilgileri paylaşabilmek ile ilgili bir şey. Belli insanlık değerlerini paylaşabilmek ile ilgili bir şey. Ama buradan Rönesans çağı hümanizmasını da kastettiğim anlaşılmasın. Orada anlaşılan, ‘insanlık’ mefhumunun ‘Beyaz’ oluşu yoksa…

Evet, AB ülkesine iniyorsunuz… Başlıyor ayıklamaca. AB vatandaşları buraya, ötekiler buraya diye… Ta hava alanında…

Tam da bu. Kesinlikle. Bu bir ‘mertebeleme’ biçimi. Başkalaştırmanın yolu. Kimileri, ‘ötekilerden daha fazla’ insan zira.

 

Meraklısı için önemli bir not: Bu arada, faaliyetlerini sona erdiren, ancak eylül ayında yeni yerinde ve yeni sunumu ile hayatını sürdürmesi umulan Studio X’in Kabataş’taki eski mekânı, 18 Temmuz’a değin izlenen bir ‘POP-UP’ sergiye daha ev sahipliği yapıyor. ‘Rüya Manzaraları: Boşlukta Hiperkritik Teşrihler’ isimli bu kolektif sergide, İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin imzası bulunuyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI