Ali Duran Topuz
Ali Duran Topuz

Düğün, cenaze ve ölçüsüzlük ateşi

Perşembe, 18 Nisan, 2019
Şaka olarak bile can sıkacak laflar, kameraların önünde ciddi ciddi dile getiriliyor. Ölçüsüzlük, ana ölçü haline geliyor. KHK ile atılan 14 yıllık öğretmen inşaatta ölürken, işçiye “çay-simit” menüsü öneriliyor. “Bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” yerine “Bir laf edeni kırk yıl köleliğe mahkum ederim” vecizesi geçiyor.

Herakleitos, “Yangını söndürmekten önemlidir ölçüsüzlüğü söndürmek” dermiş, Diogenes Laertios’un aktardığına göre. Ölçüsüzlüğü söndürmek, ölçüyü inşa etmek demektir. Ölçüsüz işler, yangın gibi, ulaştığı her yeri yakar.

Düğünle başlayıp cenazeyle bitecek bu yazı, sabrınız için şimdiden teşekkürler.

İNSAN İNSANLA EVLENMEZ

Bir düğün oldu ki dillere destan. Allah mesut etsin. Düğün önemli. Düğün yapamayan, yas tutamayan toplum toplum değildir.

Düğünde “siyaset, iş dünyası, spor, cemiyet hayatı”nın ileri gelenleri bir arada. E öyle olur. Zaten insan insanla evlenmez, saray sarayla, konak konakla, hisse senedi senediyle, rant rantla, maaş maaşla… Bu düğünde de hepsi olmuş: Hürriyet grubu, Sabah-atv grubuyla evlenmiş mesela, inşaat inşaatla, hisse senedi hisse senediyle… Ülkenin en büyük partisinin lideri ve Cumhurbaşkanı, yardımcısı, TBMM Başkanı dahi (hem eskisi, hem yenisi) orada olduğuna göre siyaset ekonomiyle evlenmiş. Bakanlar da var tabii, e düğün yapan ailelerin her şirketi bir bakanlıkla ilgili, niye gitmesinler? Yatırımcıyı korumak, sevmek gerek. MİT Başkanı da orada, herhalde dedikodular aile saadetini engellemesin diye gitmiştir. Aile çok önemli.

ÇADIRDAN ÇADIRA İDEOLOJİ

Düğün çadırının, (yıkıldığı uzun yüzyılda) Osmanlı hanedanı tarafından yapılan bir sarayın önünde kurulması, devlette ve millette devamlılık esastır prensibinin tezahürü. Çadır? O da çadırdan cihan imparatorluğuna yükselip mermer saraylar inşa eden ecdada saygının gereği olarak çadıra dönme arzusundan herhal, tevazu ne güzel şey. Gerçi bu çadır, düğüncülerin üstüne yağan rahmete direnememiş, bazı konuklar ıslanmış ama olur öyle. Rahmetten kaçan kendi bilir.

LALE DEVRİ DEĞİL ÇAY-SİMİT DEVRİ

AK Parti Meclis Grup Başkan Vekili Mehmet Emin Akbaşoğlu, Türkiye’nin idari-siyasi en küçük biriminin yöneticilerine, muhtarlara asgari ücretin gücünü anlatıyor. Düğüne katılmış mıdır bilinmez, fakat partinin genel başkanı katılmışsa, partili cumhurbaşkanı katılmışsa, Meclis’in eski ve yeni başkanı katılmışsa o da hükmen katılmış sayılmaz mı? Aynen şunları söylüyor:

“Kaç lira bir bekâr çalışanın asgari ücreti 2 bin 20 lira. 1 çay 1 simit 2 lira. 5 kişilik bir aile sabah kahvaltısında ne kadar tüketmiş olur? 10 lira. 3 öğün çarpı 10 30 lira yapar. Peki bir ay kaç gün 30 gün. 30 çarpı 30 eşittir 900 lira. Asgari ücret ne kadardı? 2 bin 20 lira. 20 bin 20 eksi 900 ne yapar? Demek ki bin 120 lira cebinize kalıyor.”

Bu “bekâr” evlenebilir mi? Elbet. Çırağan’da olmasa da evet. Çırağan menüsündeki yanak-ravioli yerine simit-çay menüsünü seçerse maaşı beş kişiyi geçindiriyor, artıyor bile. Çayı zaten seçimde vermedi verdi iktidar, simiti de mazbata alan CHP’liler veriverir, olur biter. Yağmurda zenginler de ıslanıyor.

Hesap niye beş kişi üzerinden? E evlenecek o bekar olacak iki, üç de çocuk. Hem geçiniyor, hem geçindiriyor, hem cumhurbaşkanımızın sözünü yerine getiriyor. Hayırlı yurttaş.

ALT-ÜST VE DIŞ

Buraya kadar manzara, “yukarıdakiler” ve “aşağıdakiler” manzarası. Zengin, güçlü, başarılı, mütehakkim, mütegallip kişilerin mutantan işleriyle, bu güçlü heyette olanın “üretene, çalışana” uygun gördüğü “asgari” koşulların tarifi. Yüksek sömürü matematiği. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı seçilen Selçuk Mızraklı’nın teşhir ettiği ex-kayyımın mermerli, yaldızlı, duşhaneli lüks arayışı, birinci heyetin gösterişli hayata özenin idaredeki herkesin ruhuna sirayet ettiğini gösteriyor. At sahibine göre kişner.

Bir de ikisinin de dışına atılmışlar var. Yaşarken yaşar kabul edilmeyenler. Ölümü kimseyi ilgilendirmeyenler. Kanun Hükmünde Kararname ile atılanlar. “Ezen” ve “ezilen” ilişkisi dışında olanlar var.

‘ÖĞRENCİLERİNİ ÇOK SEVER’

Aslan Durman. 2017’ye geldiğimizde, 14 yıl öğretmendi. 40 yaşındaydı. KHK ile atıldı. Geçen Pazar, 14 Nisan 2019’da Viranşehir’de iki katlı bir evde inşaat işi yapıyordu. Ev çöktü. Enkazdan sağ çıkmadı.

İki çocuk babasıydı. Büyüğü Adar, küçüğü Eylül. Küçük çocuğu doğuştan engelliydi, tedaviye muhtaçtı. Aslan Durman ailenin direğiydi. İhraçtan sonra tarlada çalıştı, inşaatta çalıştı, kalıp ustası olarak. Meslektaşı söylüyor, “Öğrencilerini çok sever, bilimsel, laik eğitimi savunurdu. Yorulmak nedir bilmezdi.” Muhtemelen okuduğu yıllarda da çalışıyordu hep, çocukken de.

Bir de işte saz çalıyordu. Dünyanın yükünü hafifletmek için, hayatın cimriliğine kulak asmamak, hiç değilse teslim olmamak için.

‘EĞİTİM ŞART’TAN ‘YAŞASIN PİYASA’YA

Önce, “öğretmen”lik hakkında: Öğretmenin ekonomik durumunu ve sosyal statüsünü yerle yeksan etme işi 12 Eylül ile başladı, eğitimin piyasalaştırılmasını sağlamaktı hedef. Zaten eğitim piyasalaştığında değerden düşme kaçınılmazlaşacaktı. Belki eğitim sistemi, müfredatından başlayıp bütçeden ayrılan paya kadar hiçbir zaman övünülecek düzeyde olmamıştı, ama idealist-çalışkan-işini, mesleğini seven öğretmen fikri ve “hangi sınıftan olursa olsun” zeki, becerikli çocukların ücretsiz okutulması fikri yaşadıkça iyi sonuçlar için bir imkân vardı daima. “Eğitim şart”tan, “aslolan piyasadır”a geçtik, ilk laf bir alay lafı oldu. Eğitimci de kolay gözden çıkarılabilir kesime düştü.

Kanun Hükmünde Kararnameler, istisna hali/olağanüstü hal işlemi olarak her düzeyden eğitimciyi kamudan uzaklaştırırken bu “değersizleştirme”den de yararlanıyordu esasen. Kim üzülür değeri kategorik olarak düşürülmüş kişilerin başına gelene? Sonra resmi olağanüstü hal bitti, buna göre kararnameler hükümlerini yitirecek, kararname ile ihraç edilenler görevlerine dönecek, kamuya dönemese bile özel sektörde şanslarını deneyebilecekti. Fakat hayır, “Hayır” denildi, “Biz attıysak sadece kamudan atmadık, hayattan attık. Onun adı sivil ölüdür artık. Yağmurlu havada biz dana yanağı yiyebiliriz, ona su yok.”

HERKESİ BEKLEYEN KAMP

Sadece su mu? KHK ile atılmış kişi yüzde 75’le kazandığı belediyeyi bile alamaz. Seçildiği il/ilçe/belde meclisine üye olamaz. O seçilemez. O yaşayamaz. O aslında ölemez bile! Basitçe yok olur. Bu “üçüncü alan”, ezen-ezilen dışında oluşturulan bu alan, herkesin içine her an içine atılabileceği mekânsız bir kamp alanı ve “bu toprakların” orta yerinde kurulu.

Bu ha yaşamış ha ölmüş olanlar, bu en altın da dışına konumlandırılanlar sadece “yurttaş”lar da değil; geçenlerde Ankara’da sokaktan kağıt toplayan işçiler yandı. Beş Afgan işçi o gün, ikisi de daha sonra hayatını kaybetti. Onlar da küresel alttakiler-üsttekiler ilişkisinin bile dışına atılanlardı. Afganlar, küresel kimsesizlerken, KHK ile atılanlar ulusal ve idare işlemiyle yerel kimsesizler kampına atılmış kişiler. “Hayalet ulus”un en ağır koşullara razı gelmekten başka çaresi olmayan fertleri. Kendine muhalifim diyen kimilerinin en ön safta saldırdığı Suriyeliler gibi; Suriyelilerin hedef olma sebebi Afganlar gibi sessizce yok olmak yerine yaşamak için mücadele etmeleri ve önemli ölçüde başarmalarından.

Hasılı, bir harf öğretene kırk yıl köle olan Ali hukuku değil yürürlükteki çoktandır, bir harf edene köleliği bile çok görenlerin anti-hukuku. Emek, alınteri masalları bile gerekmez artık, çay-simit makara kukarası ulu orta yapılabilir. Kendi ülkesi içinde “statüsüz/muallakta” kişi üretmekte hiçbir sakınca görmeyen hukukun sınır tanımayan ironisi. Ölçüsüzlüğü, ölçü olarak ihdas etme hukukunun.

Şu söz de Heraklit’in: “Kentin duvarları gibi yasaları korumak için de savaşmalı ulus.” Duvarları korursanız, dışarıdan içeriye size zarar vermeye gelemezler, korumazsanız gelirler. Yasaları korumazsanız, dışardan kimsenin gelmesine gerek kalmaz, içeride de kötülüklerden kötülük beğenmek gerekir. Ölçüsüzlük, tıpkı yangın gibi, düştüğü yeri yakmakla kalmaz, yayılır da.

Notlar

1- Demirören-Kalyoncu ailelerinin gençlerinin izdivaç törenine katılan bazı ünlüler:

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Şentop

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez

Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanı Naci Ağbal

Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan

eski TBMM Başkanı Binali Yıldırım

UEFA Başkanı Aleksander Čeferin

Siyaset dünyası orada. İş dünyası orada. Spor dünyası orada. Medya dünysası orada. “cemiyet hayatı”nın önde gelenleri. Yaklaşık iki bin kişi var.

2- Düğünde nikahı, iktidar partisinden seçilmiş Kadir Topbaş’ın yerine bir tür iç-kayyım olarak atanan Mevlüt Uysal kıydı. Kanuna göre Uysal 1 Nisan 2019 tarihinden itibaren belediye başkanı değil. Düğün geçerli elbette fakat nikah biraz sorunlu anlayacağınız. Çünkü “yetki” İmamoğlu’nda, Uysal’da değil. Hukuki fantezi peşindesin diyeceksiniz, hiçbir fantezi bunu yapamazdı esasen, ama yapıldı işte, gerçekten.

3- Hacı Bişkin’in Aslan Durman hakkındaki haberi:

4- Afgan işçiler hakkında iki haber:

5- Bir de yememeyi seçenler var bu günlerde. Açlık grevleri. Kimsenin ilgisini çekmemesinin nedeni “yasalar için savaşma” fikrinin ölmesinden. “Tecrit kaldırılsın, çözüm süreci yeniden başlatılsın” taleplerine, “Tecrit yok. Yanlış yapıyorsunuz” bile denilmemesinin ya da eskiden olduğu gibi “Önce terör bitsin” bile denilmemesinin sebebi, yasaların bazıları için hiç işlememesinin kanıksatılmış olmasından değil mi? “Yapmayın, gelin bu ölüme doğru giden yolu kapatalım” diyen kimse çıkmamasının sebebi, bazıları ha ölmüş ha yaşamış umursamayan yurttaşlık anlayışının galebe çalmasından değil mi?

YAZARIN DİĞER YAZILARI