Sosyoloji bitti, psikoloji devrede 2: Geçilse bile kaybedilmiş seçim

Perşembe, 10 Mayıs, 2018
Muhalefet henüz iktidara alternatif bir proje üretememiş olsa da, ona T A M A M diyecek bir psikolojik rüzgarı yaratmanın eşiğinde. Üstelik bu üstünlük, hep aranıp bulunmayan "karşı taraftan oy çalacak" aktörlerle değil, iktidarın kendi içinden üreyen krizlerle oluşuyor. Bu iktidarı var eden sosyoloji de, psikoloji de kendi içine doğru çöküyor.

Geçen hafta Gazete Duvar’da başladığımız tartışmayı, “Sosyoloji bitti, psikoloji devrede” tartışmasını sürdürmek farz oldu. Çünkü, o yazıda yer alan “24 Haziran’da kaybetmemek için her yolu deneyeceğini gösteren iktidar, bu yolla sağlayacağı sonucun (başarının) etkisini de baştan zayıflatıyor. Birçok yapısal gerekçeyle sürdürülür olmadığı anlaşılan bir zorlamanın, aşırı zorlamayla elde edilmiş bir ‘zaferin’ sırtında gideceği mesafe de fazla değil” cümleleri, bir siyasi öngörü olarak fazla erken ve riskliydi aslında. Yazıyı aşırı iyimser bulanlar da az olmadı. Dolayısıyla, tartışmanın altını biraz daha doldurmak, gerekçeleri biraz daha açmak gerekiyordu ama aradan geçen bir hafta, değil bu iddiayı güçlendirmek, neredeyse çok hafif kalmasına neden olan olaylara sahne oldu.

Önce, cumartesi günü Erdoğan partisinin İstanbul İl Kongresi’nde seçim manifestosunu açıkladı. Açıkladı ama anlattıklarından ne kendisi memnun kaldı, ne de salona getirilmiş partililer. AKP’nin kuruluşundan bu yana, en zayıf seçim çıkışı, Erdoğan’ın en sönük sunumuyla sahnelendi. Daha bunun şoku toparlanamadan bu kez mecliste partisinin grup toplantısında konuşan Erdoğan, belki de siyasi hikayesini bitirecek bir sloganı elleriyle muhalefete armağan etti. Seçim stratejisini üzerine kurduğu, “beni indirip ne yapacaksınız” sözlerini muhalefete dönük bir küçümseme olarak kullanırken, “millet tamam derse gideriz” dedi. İşte bu cümle 12 saatte 2 milyona yaklaşan bir gün boyunca TT listesinde kalan T A M A M etiketinin patlamasına neden oldu.

Daha önce de, üzerine gidilebilecek gaflar yapmış, muhalefete kullanabileceği fırsatlar vermiş olsa da, Erdoğan’ın “tamam” sözü öyle bir zamanda ve öyle bir bağlamda kullanıldı ki, bu pasın gol olmaması neredeyse imkansızdı. Her şeyden önce, bütün muhalefetin aylarca çalışsalar, görüşmeler yapsalar, milyonlar harcasalar üretemeyecekleri veya anlaşamayacakları bir ortak / birleştirici slogan, Erdoğan tarafından temin edildi. Zaten bütün adaylar ve liderler hemen bu sloganı kullanmaya başladılar, daha birkaç saat geçmeden “tamam” yürüyüşleri yapılmaya, posterleri üretilmeye başlandı. Muhtemelen de, seçime kadar geçecek altı haftanın en çok duyulacak sözü T A M A M olacak.

Ayrıca, “tamam” Erdoğan tarafından öyle bir bağlamda kullanıldı ki, iktidarın bütün seçim stratejisini üzerine kurduğu ve çeşitli açılardan muhalefeti sıkıştıran çok temel bir soruyu da cevapladı. Erdoğan bir süredir pragmatik seçmenin endişelerine göndermeler yaparak “beni indireceksiniz de ne yapacaksınız” diyordu. Muhalefete de “beni indirmekten başka projeleri” yok diye yükleniyordu. Diğer yandan, muhalefet cephesinde de, “seçim çare mi?”, “bunlar iktidardan gider mi?” tereddüdü bitmiyordu. Erdoğan çıktı ve neredeyse bütün sorulara cevap olacak şeyi söyledi: “Millet tamam derse ineriz”. Bir türlü oluşturulamayan muhalefet stratejisini, yaşanan sorunların iktidarla bağının kurulmasındaki eksikliği ve “gitmezlerse” endişesini dağıtacak enerjiyi tek bir sloganla sağladı. “Haziran rüzgarını” Erdoğan başlattı.

T A M A M olayı, neredeyse bütün dünyada haber olurken, daha sonraki yıllarda da çok önemli bir siyasi iletişim vakası olarak çok konuşulacak. Ancak, konunun “Sosyoloji bitti, psikoloji devrede” meselesi açısından çok önemli bir başka yönü daha var: Erdoğan’ın yaşadığı lapsus. Lapsus çok kabaca; bilinçaltındaki korkuların kontrolsüz biçimde açığa vurulmasını, istem dışı söze dökülmesini ifade eden psikolojik bir hal için kullanılıyor. Dolayısıyla, Erdoğan “tamam” sloganını muhalefete hediye ederken, basit bir metin yazarı hatasının değil, uzunca bir süredir içinde yaşadığı baskın ruh halinin kurbanı oldu. En güvendiği şeyin, aynı zamanda en korktuğu olduğunu artık saklayamaz hale geldi. Bir süredir kabusunu gördüğü siyasi final, tek bir sözcük olarak dudaklarından döküldü.

İktidarın elindeki bütün imkanları, hatta bunlar yetmediği için daha fazlasını temin ederek, ne pahasına olursa olsun kazanmaya odaklandığını ama tüm çabaya rağmen psikolojik üstünlüğü bir türlü alamadığı ortada. Muhalefetin de, kendi arkasındaki (bazen önündeki) direniş / itiraz potansiyelinin yeterince farkına varamadığı, bunun biriktirdiği enerjiyi güçlü biçimde açığa çıkartamadığını izliyoruz. Görünür alanda yenişilememiş katı bir denge görüntüsü var. Fakat anlaşılan ve artık görünür hale gelen, yüzeydeki bu denge görüntüsünün arkasında çok ciddi korkular üreten bir kaybetmişlik ruh halinin olduğu. Yönetemiyor olduğu için kaybettiğini hisseden, kaybetmeye başladığını gördükçe yönetemeyen bir halet-i ruhiye. Güçlülük görüntüsü özgüvenle değil saldırganlıkla sağlanmaya çalışılıyor ama bu perde sanıldığı kadar örtücü değil, artık sık sık açılan perdenin arkasındaki çıplak zayıflık daha çok fark ediliyor.

Çok geriye gitmeye gerek yok, “baskın” seçim kararı alındıktan sonra yaşananlara bakalım. Hesap, muhalefeti hazırlıksız yakalayıp, gündemi ele geçirmek ve peşin bir galibiyet psikolojisi yaratmaktı. Açıkçası, ilk görünüş ve bir kısım muhalefet tarafından da paylaşılan öngörü, bunun kolayca başarılabileceği şeklindeydi. Ama öyle olmadı. Muhalefete dönük fazla amatörce, kaba avantaj ve engelleme çabaları karşılandığı gibi, şapkadan tavşan çıkmasa da gündem kontrolü teslim edilmedi. HDP’ye yapılan sistematik yıldırma saldırıları on binlerin katıldığı kongre ve korunan oy desteğiyle karşılandı. Hapiste olan Demirtaş, siyasi gündem kuran aktörlerden biri olmaya devam etti. Adaylıklar için verilecek imzalar için yapılan “fişleme” tehdidi yüz binlerce imzayla cevaplandı. Son olarak da, “tamam derseniz gideriz” sözüne 2 milyon “tamam” karşılığı geldi. Karşı hamle “devam”, on binlerce maaşlı troll ordusuna rağmen, dijital yolsuzluk nedeniyle hüsranla neticelendi.

Önemli taktik hamleler, başarılı denemeler, yaratıcı eylem ve tartışmalarla muhalefetin (geniş bir itiraz çevresinin) hiç de küçümsenmeyecek bir direnci yıllardır koruduğunu teslim etmek gerekir. Ama iktidar blokunun güç zaafiyetinin ve psikolojik üstünlük kaybının ağırlıklı müsebbibi yine de kendisi. Geçen haftaki yazıdan cümlelerle, “Güce bağımlılığın yarattığı zaaf, karşıdakilerden önce, yakındakilerce fark ediliyor. Hissedilen güçsüzlük, açtığı yeni pazarlık ve kontrol imkanları dolayısıyla da yeni zaaflar, mecburiyetler üretiyor”. Sürekli olduğundan daha güçlü görünme zorunluluğu iç enerjiyi yiyip tüketiyor, “metal yorgunluğu” ismiyle dışarı çıkartılmaya çalışılan “tükenme” kolay saklanamıyor. Özgüven ve güç gösterisinin taşıyıcısı lider, sabahları baktığı aynada memnun kalmadığı, endişeli ve yorgun bir çehreyle karşılaşarak güne başlıyor. “Yapar numarasını, bulur kazanmanın yolunu” diye düşünenler kadar kendine güvenmiyor artık.

“İktidarın 24 Haziran’a doğru yaptığı yolculuk, eğer o eşiği geçebilirse bile çok uzun ve kesintisiz bir yolu garantilemiyor. Hatta 24 Haziran garantisi için yapılanlar, sonraki yolu daha da kısaltıyor.” Geçen hafta, yine Gazete Duvar’da yayınlanan 17 Ağustos 2017 tarihindeki “16 yıllık hikaye aslında bitti” yazıma referans vererek bu cümleleri yazmıştım. Gerçekten, Erdoğan’ın azımsanmayacak katkılarıyla tamamlanan AKP hikayesinin uzatılmış devam sezonunu seyrediyoruz. AKP’nin tamamlanan hikayesi, bu iktidarı yarattığı iddia olunan sosyolojinin pek “sağlam” olmadığını gösterdi. Şimdi Erdoğan’ın yine kendi eliyle finale taşıdığı kişisel siyaset hikayesi ise, bu iktidarın üzerinde yükseldiği psikolojinin de zayıflığını anlatıyor.

Yıllarca AKP sözcüleri ve hariçten destekçileri, “Türkiye’nin bir muhalefet problemi var” şablonunu, bazen küçümseme, bazen ciddi analiz kılığında hep yürürlükte tuttular. Bugün gelinen noktada, talihsiz bir siyaset sosyolojisi zeminine ve kültürüne, pek parlak örneklerle bezeli olmayan bir siyasal tarihe sahip olduğu için hayli şanssız muhalefetin en büyük şansının, itiraz etmeyi bu kadar kolaylaştıran bu iktidar olduğu söylenebilir. Muhalefet henüz iktidara alternatif bir proje üretememiş olsa da, ona T A M A M diyecek bir psikolojik rüzgarı yaratmanın eşiğinde. Üstelik bu üstünlük, hep aranıp bulunmayan “karşı taraftan oy çalacak” aktörlerle değil, iktidarın kendi içinden üreyen krizlerle oluşuyor. Bu iktidarı var eden sosyoloji de, psikoloji de kendi içine doğru çöküyor. Derinleşen bu kriz, giderek iktidar etrafındaki güç ittifakını da zorlamaya başlayacak gibi görünüyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI