Sosyoloji bitti, psikoloji devrede

Çarşamba, 2 Mayıs, 2018
Muhalefet, çoğunlukla iktidarın gücüne odaklandığı için, kendi imkanlârı ve potansiyeli konusunda zayıf bir psikoloji üretiyor. İktidarın kırılmaz görünen desteğine karşılık, yine neredeyse aynı kararlılıkla direnen öteki yarıyı psikolojik üstünlük olmasa bile denkliğe taşımakta zorlanıyor. "Karşı taraftan" oy almadan iktidarın değişmeyeceği fikrine karşılık, "karşı taraftan" kimseyi ikna edemediği için devam etmekte zorlanan iktidar gerçeğini koyamıyor. "Parçalı muhalefet" argümanını, "parçalı iktidar" teziyle karşılayamıyor.

Bir süredir sosyal medyada ve internette, siyasi paylaşımlar ve yazılar kadar, onların altına girilen yorumlara ve cevaplara da dikkatli bakıyorum. Yorum ve cevapların büyük çoğunluğu, birkaç kalıbın kopyasından ibaret. Fakat bu kalıplar, bu faaliyetini yönetenlerin istedikleri etkileri; bu yönlendirmeye uyanların tarz ve yoğunluğu da, ne kadar sonuç ürettiğini gösteriyor. Sinir bozucu olabilen bu kazı çalışmalarından epey şey öğreniyorum. Öncelikle, yandaş televizyon ve gazete yorumlarında da olduğu gibi, argüman derinliğinin iyice kaybolduğu gözlemimi paylaşmalıyım. Sarkastik bir üslupta ve ancak futbol sohbetlerinin tarzı olabilecek, “yenilmeye doymadınız, yine yeneriz” özetini aşamayan bir sığlığa hapsolmuş görünüyorlar. Özgüven de buradan temin ediliyor, karşıdakileri sıkıştırma imkânı da. Fakat bu sığlık, giderek suyun tamamen çekildiği bir kurumaya doğru ilerliyor gibi.

Batıyla, liberallerle hatta Kürtlerle daha farklı bir temas kurulduğu dönemlerde, iktidarın kullandığı siyasi argüman havuzu daha farklıydı. Çoğu devşirme AKP’li veya dışarıdan yorumcu, ağırlıkla bir pozitif “sosyolojiden” bahsediyordu. Şimdi ise çoğu öz kaynaklardan gelen veya itirafçılardan oluşan sözcüler, sadece bir kazanan “psikolojisi” anlatıyor. O “sosyoloji” ne yaptı hep beraber gördük; şimdi de bu “psikoloji” ne yapacak onu göreceğiz. 24 Haziran’a kadar -ve muhtemelen sonrasında da- bu sığlık zeminindeki psikolojik mücadele, gündemi ve galiba sonucu belirleyecek.

Siyasi başarı ve iddia konusunda malzemesi ve araçları giderek tükenen iktidar için, mücadelenin ağırlıkla psikolojik zemine taşınması kolay çare gibi görülüyor. İktidarın ne pahasına olursa olsun kazanma, hiç olmazsa kaybetmeme üzerine kurduğu savunma stratejisi, bu psikolojiyi kendi tabanına ve mümkünse karşısındakilere yaymak ve kabul ettirmek sayesinde ilerliyor. Yüksek bir özgüven gösterisi ile alaycı bir aşağılamanın eş zamanlı biçimde ve sürekli üretilmesi gerekiyor. Açıkcası iktidarın bu konuda başarısız olduğu söylenemez ama bu başarının da bir maliyeti var.

Son bir yılda yaşananlara bakalım: Önce kurulan cumhur ittifakı, sonra haksız avantaj yaratmayı açık saçık hale getiren seçim düzenlemeleri, peşinden süper acil baskın seçim. Bu kadar mı? Muhalefet aktörlerinin -dozu değişse de- tamamı için her türlü imkânı, kurumu devreye sokarak yürütülen engelleme çabaları; seçmene dönük vaat, tehdit ve şantaj çıkışlarında yaşanan ölçüsüzlük. Savaşı bir partinin moral yorgunluğunun ilacı olarak sunmaktan, ciddi yapısal kriz sinyalleri veren ekonomiyi aşırı ısıtıp, üzerine hazine musluklarını açarak ekstra yanıcı püskürtmek gibi fütursuzlukların arkasındaki çaresizliği saklayamamak. Yaşanan ile gösterilen arasındaki psikoloji farkı az değil.

Güce bağımlılığın yarattığı zaaf, karşıdakilerden önce, yakındakilerce fark ediliyor. Hissedilen güçsüzlük, açtığı yeni pazarlık ve kontrol imkânları dolayısıyla da yeni zaaflar, mecburiyetler üretiyor (Bakınız; AKP – MHP ilişkisi). Genelkurmay Başkanı’nı siyasi müdahale için kullanabilmek güç gösterisi olurken, yeniden vesayete duyulan ihtiyaç zaaf anlamına geliyor. Yargıyı -YSK’yı- kullanmak güçlülük, kullanmak zorunda kalmak zayıflık; her durumda galip görüntüsü üstünlük, bunun için her yolu denemek zorunda olmak güçsüzlük işareti.

“Kazanmak için her şeyi yapacak” düşüncesi, bu cümlenin içine gömülü “her şeyi yapma” mecburiyetinin gösterdiği dayanıksızlığı öne çıkartamıyor. Sonuç odaklı bakan muhalefet, bu cümleyi bir başarısızlık kesinliği anlamında kullanıyor, iktidar da bunu besliyor. Sürekli yeni bir tarihle yenilenen “son çıkış” düşüncesi de, muhalefet için sonuç baskısını artırıyor. Bu baskı sayesinde, karşıtlarından yansıyan “güç” vehmiyle beslenen iktidar, psikolojik avantaj sağlıyor. Bu yansımanın kırıldığı zamanlarda ise psikolojik üstünlük taraf değiştiriyor.

Muhalefet, çoğunlukla iktidarın gücüne odaklandığı için, kendi imkanlârı ve potansiyeli konusunda zayıf bir psikoloji üretiyor. İktidarın kırılmaz görünen desteğine karşılık, yine neredeyse aynı kararlılıkla direnen öteki yarıyı psikolojik üstünlük olmasa bile denkliğe taşımakta zorlanıyor. “Karşı taraftan” oy almadan iktidarın değişmeyeceği fikrine karşılık, “karşı taraftan” kimseyi ikna edemediği için devam etmekte zorlanan iktidar gerçeğini koyamıyor. “Parçalı muhalefet” argümanını, “parçalı iktidar” teziyle karşılayamıyor. İktidarın yaptığı gibi, kendi gücünü yarattığı korkudan ölçmeyi retorik düzeyinin üzerine çıkartamıyor. Ama psikolojik denklik atakları tabandan tavana doğru oluşunca başka rüzgarlar oluşabiliyor.

Referandum öncesinde ve sonrasında muhalefetin bütün güçlerini birleştirse bile kendisini alt edemeyeceği fikrini işleyen Erdoğan, seçim sürecinde ayrı ayrı karşısına çıkabilecek büyüklü küçüklü bütün adayları durdurmak için neredeyse tüm gücüyle saldırdı. Seçim takvimi marifetiyle İyi Parti’yi devre dışına itme, Demirtaş ve HDP’yi yargı kuşatmasına alma, Gül’ün bahçesine helikopter indirme, bağımsız adaylığı imkânsız hale getirme hamleleri peş peşe geldi. Bunlar, karşısına kim çıksa devirecek bir liderin özgüven gösterisi sayılabilecek bir tablo oluşturmuyor. Ayrıca, kendisini yeni statüko olarak öneren iktidarın, bunu ancak olağanüstülüklerle sürdürebileceğini göstermesi, para sahipleri için kârlı bir alan gibi dursa da, pragmatik seçmen için kararlı bir denge vaat etmez.

24 Haziran’da kaybetmemek için her yolu deneyeceğini gösteren iktidar, bu yolla sağlayacağı sonucun (başarının) etkisini de baştan zayıflatıyor. Birçok yapısal gerekçeyle sürdürülür olmadığı anlaşılan bir zorlamanın, aşırı zorlamayla elde edilmiş bir “zaferin” sırtında gideceği mesafe de fazla değil. 17 Ağustos 2017 tarihinde Gazete Duvar’da, AKP iktidarı için “16 yıllık hikâye aslında bitti” yazmış, bu bitmiş hikâyenin ne kadar sündürülebildiğini izlediğimizi söylemiştim. İktidarın 24 Haziran’a doğru yaptığı yolculuk, eğer o eşiği geçebilirse bile çok uzun ve kesintisiz bir yolu garantilemiyor. Hatta 24 Haziran garantisi için yapılanlar, sonraki yolu daha da kısaltıyor.

Bu yazının ve paylaşımlarının altına gelecek; “Yenileceklerini anlayanlar, yenilgiye mahkum olanlar, çamura yatıyorlar” minvalindeki troll yorumlarına hiç takılmadan, psikolojik üstünlük mücadelesi halinde geçecek 24 Haziran seçimi için olduğu gibi, sonrası için de enseyi karartacak bir durum olmadığını düşünüyorum. Yakın dönemde yaşadığımız pek çok olaydaki etkili sonuçların, psikolojik denklik ve üstünlükle geldiğini, bunun sürdürülememesi ile de imkânların kaybedildiğini hatırlamak gerekir.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI