Nuriye Gülmen: 10 yıl sonra nerede olacağımı çok merak ediyorum

Pazar, 10 Aralık, 2017
Sağlık sorunlarından ziyade direnişlerinin konuşulmasını istediğini söyleyen Nuriye Gülmen’e göre açlık grevinin kendisi politikken, bunu sağlık sorunlarına indirgemek motivasyonlarını negatif etkiliyor. Gülmen, “Yaşamı bu kadar iliklerimde hissettiğim bir dönem olmadı” diyor ve ekliyor: “Benliğime, kendime olan saygıma çok değer verdiğim için AKP’ye bana bunu yapamayacağını söylüyorum. Çünkü benim yaşamım çok değerli, çünkü ben çok değerliyim, kendime çok saygı duyuyorum. Bu saygıyı yitirmek istemiyorum.”

Açlık grevlerinin 76. gününde tutuklanan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça, uzun ve yıpratıcı bir hapislik sürecinden sonra nihayet evlerinde. Özakça açlık grevinin 225’inci, Gülmen ise 269’uncu gününde tekrar güneşe çıkabildi. İki eğitimcinin tahliye edilip görevlerine iade edilmesi için açlık grevine başlayan Esra Özakça ise bugün itibariyle 201 günü geride bıraktı.

Tahliye edildikten sonra Ankara’daki evinin küçük bir bahçeye bakan odasına yerleşen Gülmen’in bedeni yorgun, zihni ise olağanüstü düzeyde berrak. Ziyarete gelen tanıdık-tanımadık sayısız insana heyecanla sorular soruyor, onları gülümseyerek dinliyor. Çocuklar gelip bahçeye bakan penceresinden Gülmen’e yaptıkları resimleri gösteriyor, öğrenciler hocalarının sağlığını düşünerek girişte galoş giyip maske takarak kısa süreli ziyaretler gerçekleştiriyor. Fakat zaman akıyor. Açlık grevi uzadıkça, Gülmen ve Özakçaların bedenleri daha da yıpranıyor. Peki bu direnişin sonu nereye doğru gidiyor?

Açlık grevinin 274’üncü gününde ziyaret ettiğimiz Nuriye Gülmen’le direnişe başladığı günden gelinen noktaya kadarki sürecin tüm veçhelerini konuştuk.

Sağlığınız nasıl?

Sağlığıma hiç odaklanmadığım gibi insanların da buna odaklanmasını istemiyorum. Saklanacak bir şey yok ama sağlık durumumun konuşulmasına, bilinmesine gerek yok. Elbette 274 gündür devam eden ve tıpta “uzayan açlık” diye tanımlanan bu sürecin bariz etkileri var. Özel bir sorunum, “şu değerim şu kadar düşük” diyebileceğim bir şey yok. Tabii vücut dengem çok düşük, boyumun uzunluğu da hesaba katıldığında çok çok zayıfım. 59 kiloyla başladım, en son Numune Hastanesi’nde tartıldığımda 34 kiloydum. Kas kaybım çok fazla olduğu için bazı hareketleri yapmakta güçlük çekiyorum. Yataktan kalkarken yardıma ihtiyacım oluyor. Ziyaretime gelen çok insan var ve ben onlara sürekli konuşmak istediğim için bazen yorgun düşüyorum. Eve geleni bırakmıyorum! Aç kalmışım konuşmaya. “Azıcık daha oturun, şunu da anlatayım” filan diyorum (Gülüyor).

İnsanlara neler anlatıyorsunuz?

Hayata dair bir sürü şey anlatıyorum. Gelen öğrencilerden biri hazırlıktan kaldığını söyleyince üniversiteye girişte yaptığım tercih hatasından girip öğrencilik yıllarımı anlatmaya başladım. ODTÜ’den 15 öğrencinin ziyaretime gelmesi beni çok mutlu etti. Öğrenciliğimi ve öğrencilerimi hatırladım. Tanımadığım çok sayıda insan ziyarete geliyor ve hepsini tanımak istiyorum. Ne yapıyorlar, kim bu insanlar, merak ediyorum.

Sağlık sorunlarınızı konuşmak istemiyorsunuz ama insanlar bunu çok merak ediyor…

Sağlık sorunlarımın direnişin önüne geçmesi, insanlarda başka bir motivasyonun harekete geçmesine neden olabiliyor. Öyle olsun istemiyorum. Açlık grevinin kendisi politikken, onu sağlık sorunlarına indirgemek çok riskli. Devlet de zaten bunu yapıyor.

Nasıl yapıyor bunu?

Tutuklanınca hapishanede çok az kaldık ve hemen ardından hastaneye götürüldük. Orada da bize hasta muamelesi yapıldı ki, bu motivasyonunuzu negatif olarak etkiliyor. Saat başı gelip tansiyon ölçüyor, doktorlar sürekli bilgi veriyordu: “Açlığınız çok uzadı. Bu aşamada kaslarınızda, sinirlerinizde şunlar oluyor” filan diyor ve öylesine senaryolar çiziyorlar ki, bilinçsiz biri olsanız o anda açlık grevini bitirirsiniz. Ölmek değil mesele ama vücudunuzdaki hasarı öylesine tarif ediyorlar ki… Oysa sen zaten bunu yaşıyorsun, vücudundaki yıkıma her gün şahit oluyorsun. Mesela bir dönem acayip kas ağrıları çekiyorsun ve bu ağrının, vücudun enerji alabilmek için kasları parçalamasından kaynaklandığını biliyorsun. Tüm bunların farkında olduğun halde açlığı sürdürüyorsun. İşte tam da buradaki iradenin ön plana çıkması gerekiyor. İnsanlar, sağlık sorunlarımızdan bahsettiklerinde duyarlılığın harekete geçebileceğini düşünüyor. Öyle bir beklenti olduğunu biliyorum ama biz buna oynayamayız.

Açlık grevinin kendisi zaten insanları adil, vicdanlı olmaya davet eden bir eylem değil mi?

Evet.

İnsanlar belki de karşısındakinin yaşadığı acıya tanıklık ettiği ve o acıyı yaşamasını istemediği için adil ve vicdanlı olmaya meyletmez mi? İktidar da insanlar bu empatiyi yaparak harekete geçsin istemediği için ya bir çözüm yaratır veya açlık grevindekini bir şekilde bertaraf etmeye çalışır… Dolayısıyla sizin sağlık sorunlarınızdan söz etmek, açlık grevinin doğal bir sonucu değil mi?

Bundan söz etmekte bir beis yok.

‘AÇLIK GREVİNE SON VERMEYİ HİÇ DÜŞÜNMEDİM’

O halde kamuoyuna bu sorunlardan söz ederek tesirde bulunmak neden “buna oynamak” anlamına gelsin?

İnsanlar, açlık grevindekine üzülerek bir duygudaşlık kuruyorsa, bunda bir sorun yok. Ama ben duygudaşlığın bu şekilde kurulmasını tercih etmiyorum. Duygudaşlık daha politik bir yerden kurulmalı. Bu benim motivasyonum için de çok önemli. Elbette açlık grevimizin 60’lı günlerinde birden bire bu kadar duyulmamızın sebebini hatırlıyorum. Alanda (Yüksel Caddesi’nde) birden rahatsızlanmıştım. Hafif bayılır gibi oluyorum, gözlerim gidiyor ve tam o sırada küçük bir video çekilmiş. Oradan mesela çok ciddi bir duyarlılık oluştu. O anda o oldu ve bunun önüne ne ben geçebildim ne de geçmeme gerek vardı. Doğallığında gelişen bir şeydi. Evet, o görüntü insanların vicdanına hitap etti. Böyle bir tarafı var bu işin. Ama ben insanlara bu şekilde çağrı yapmayı tercih etmiyorum.

Açlık grevine son vermeyi düşündüğünüz oldu mu hiç?

Hayır, hiç düşünmedim. Açlık grevine ne zaman son vereceğiz? İnsan tabii ki bunu çok sık düşünüyor. Ne zaman, nasıl biteceğine dair çok düşünüyorum. Ama “lanet olsun, artık bırakalım, artık bitsin” düşüncesinden her zaman uzak durmamız gerektiğini düşünüyorum.

‘İNSANLARI ÇÜRÜTTÜLER, BÖYLE EYLEMLERİ DAHA SIK GÖRECEĞİZ’

Talepleriniz doğrultusunda bir düzenleme yapılmaması ihtimali de var. Bu durumda ne olacak?

Bunu beraber göreceğiz. Önümüze ne çıkacağını, ne olacağını bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var ki, direniş sürüyor. Açlık grevini ne zaman bitireceğimize dair şu anda verdiğimiz bir karar yok. Adamlar zaten bizi açlık grevi yapıyoruz diye tutukladılar, sonra bıraktılar. Ben üyelik cezası aldım, Semih beraat etti. Ben cezaya rağmen tahliye oldum. Peki buna sevinecek miyiz? Önceleri bunu düşünüyordum. Fakat sonra şunu fark ettim: Faşizm koşullarında bir direniş başlatıyorsun, ciddi saldırılara uğruyorsun, terörist olduğuna dair hakkında çok ciddi kampanyalar yapılıyor. Ama öyle güzel bir sahiplenme oluyor ki, ben tahliyeyi de beraati de bu sahiplenmeye bağlıyorum. Çok güzel bir sahiplenmenin sonucunda bu sonuçları alabildik. Çünkü umurlarında değil, biliyorsunuz yani. Gazetecileri, milletvekillerini bırakmıyorlar. O davalarda bile bizimki kadar büyük bir sahiplenme görülmedi.

Bu sahiplenmeyi neye bağlıyorsunuz?

Bir yönüyle verilmiş emeğe bağlıyorum. Bir yönüyle de, iki eğitimcinin açlık grevinde olması çok etki yarattı. “Bu insanlar çalışıyorlardı, çocuklarımızı eğitiyorlardı ve şu an açlık grevindeler. Biri akademisyen, biri öğretmen…” Sanırım Hollanda’da bir milletvekili de açlık grevi yapmış ve “Türkiye’de iki eğitimci de bunu yapıyor, biliyor musunuz” demişti. Yine bizim açlık grevimiz devam ederken, başka bir ülkede asistan hekimler çalışma haklarının yeniden düzenlenmesi için açlık grevine başlıyorlar. Çünkü üç arkadaşları, çalışma koşullarının ağırlığından dolayı hayatlarını kaybediyor. Tam o sıralarda Türkiye’de de sanırım üç doktor, ağır koşullardan dolayı intihar etmişti. Emperyalizmin ve Türkiye’de faşizmin, AKP iktidarının çok ciddi bir krizi var. Dünyada da çok ciddi bir kriz olduğunu düşünüyorum. O yüzden bu tür eylemleri daha sık görebiliriz. Çünkü bunlar çok çağıran, bağıran, çığlık atan eylemler. Çürüttüler insanları. Kapitalizm ruhumuza işledi. Yaşar Kemal’in 1940’ları, 50’leri tarif edişi var: “İnsanın piçleştiği bir çağda yaşıyoruz”, diyor. İnsanlara, “Ben bunu yaşıyorum” diyorsun, etki etmiyor. Başka bir şey yapman lazım. Evet, böyle eylemleri daha sık göreceğiz. Çünkü çok büyük adaletsizlikler oluyor. Londra’da insanlar “adalet” diye çıkmıştı sokaklara. Her yerde adalet vurgusunun bu kadar olması emperyalizmin krizinin derinliğini gösteriyor. 21. yüzyıl gerçekten gebe bir çağ. İşçiler intihar ediyor! İnsanlar çözümsüzlükten o kadar bunalmış ki, bu hayatta tutunacakları bir şey kalmamış. Ama direniş bana yaşama gücü, yaşama sevinci veriyor. Çiçeğe, böceğe, doğaya, her şeye o kadar düşkünüm ki!

‘YAŞAMI BU KADAR İLİKLERİMDE HİSSETTİĞİM BİR DÖNEM OLMADI’

Daha önce de böyle bir düşkünlüğünüz yok muydu?

Bu kadar değil. Doğa yürüyüşleri yapardım mesela ama yaşamı bu kadar iliklerimde hissettiğim bir dönem hiç olmadı. Şu ağacı (bahçedeki ağacı gösteriyor) kucaklayasım var. Öyle bir yaşama sevinci duyuyorum. Çok güzel, tarif edemiyorum.

Bir yandan vücudunuzu zayıflatan bir eylem yürütürken bir yandan yaşama daha fazla tutunuyorsunuz…

Çelişki gibi görünüyor ama ben yaşamayı çok seviyorum. Benliğime, kendime olan saygıma çok değer verdiğim için AKP’ye bana bunu yapamayacağını söylüyorum. Çünkü benim yaşamım çok değerli, çünkü ben çok değerliyim, kendime çok saygı duyuyorum. Bu saygıyı yitirmek istemiyorum. Onur meselesi buradan kuruluyor aslında.

OHAL’le birlikte yüzbinlerce kamu emekçisi işsiz bırakıldı. Yüzlerce basın kuruluşu kapatıldı, binlerce gazeteci işsiz kaldı. Koşullara dayanamayıp kaçanlar, kaçarken çocuklarıyla birlikte hayatını kaybeden insanlar da oldu. Fakat bu yüzbinler içinde, açlık grevinde olan siz, Semih ve Esra Özakça ile Yüksel’de direnen on-on beş kişi gündem olabildi. Neden büyük bir toplumsal muhalefet oluşmadı?

Bu sorunun cevabının bende olduğunu düşünmüyorum.

‘İNSANLAR DİRENİŞE TUTUNABİLSE KESİNLİKLE İNTİHAR ETMEZLERDİ’

Peki bu soruyu siz kendinize soruyor musunuz?

Tabii ki. İnsanlar niye kendileri için bir şey yapmıyorlar? Biz niye daha büyük bir şey örgütleyemiyoruz? İşten atılan bir sürü akademisyen, öğretmen var. Bu süreçte bir sürü eğitimcinin intiharına şahit olunca kendi kendime bu insanlara niye ulaşamadığımızı sordum. Ulaşsaydık, eğer direnişe tutunabilselerdi, kesinlikle intihar etmeyecek, yaşayacaklardı. Bence insanlar bunu düşünmeliler. Bu işin bilincinde olan, bir şeyler yapılması gerektiğinin farkında olan insanlar, intihar edenlerle ilgili sorumluluğu biraz kendilerinde aramalılar. Mesela sendikalar… Binlerce üyesi işten atılmış, intihar edenler var ve sendika bir şey yapmıyor. Evet, bu intihardan sorumlusun. Çünkü ona bir şey açma sorumluluğun var.

EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, yaptığımız söyleşide şöyle diyor: “Sendikal bürokrasi kendi öz örgütlerini, komitelerini kurduklarını ve kendisine muhalefet ettiğini gördüğü işçileri işten atmak için patronla işbirliği yapmaktan çekinmiyor!”

Evet, bunu yapıyorlar. KESK böyle değil şu an için, ama oraya doğru giden bir hat izlediğini düşünüyorum. Bu sessizliği iktidara şunu söylüyor: Bak, ben bir şey yapmıyorum ve bana ona göre muamele et. KESK bir şey yaptığını iddia ediyor ama çok uzun zamandır gerçekten hiçbir şey yapmıyor. Bir sürü eylemler örgütlediler, kurultay yaptılar mesela. Ama kurultayda alınan kararları hayata geçirmediler. Çünkü biliyorlar ki, bunun arkasından koşacak, hesabını soracak kimse yok. Ama 10-15 gündür kurultaydaki kararların uygulanması için bir grup insan KESK’te oturma eylemi yapıyor.

‘ÖNE ÇIKMAK, KAHRAMAN OLMAK İSTEMEDİM’

Sendikaların bu süreci işçi ve kamu emekçileri lehine çevirebilecek bir gücü var mı? Yani bir şey yapsalar, bir şey değişecek mi?

Bizim neyi değiştirmeye gücümüz vardı? Ben tek başıma çıktığımda… Daha önce psikolojik tacize, mobbinge maruz kaldım. Üniversitede çalıştığım ortam baskı açısından korkunçtu. Sonra işten atıldım, idare mahkemesi beni haklı bulunca geri döndüm ama o kararın uygulanması için de bir süre mücadele etmem gerekti. Sonra beni hangi kurumun başlatacağı konusunda ihtilaf oluşunca onun çözülmesi için çok uğraştım. Ama bunların hepsi için muazzam bir çaba sarf etmem gerekti ve sonra göreve başladım, ertesi gün FETÖ’den açığa alındım. Bende “lanet olsun” duygusu, çok büyük bir öfke vardı. Sonra Barış İçin Akademisyenler’in yaşadığı süreçte bir sürü arkadaşım inanılmaz şeyler yaşadılar, ciddi baskılar gördüler. Yurtdışı gezileri iptal edildi, idari görevleri alındı, hocalara, profesörlere, çok kıymetli insanlara mobbing uygulandı. O zaman da “ne olur bir şey yapalım” diyordum. Düşünsenize kaç tane Barış İçin Akademisyen var. Hepsi bir araya gelse, bırakın KHK’yı, ülkede OHAL kalmazdı. Sadece KESK’e bağlı sendikalara üye, işten atılan üç bin civarında insan var. Ve düşünün, iki insanın direnişini dünya duydu. Bunu gerçekten kalabalıklarla yapabilirdik. Öne çıkmak, kahraman olmak istemedim. Direnişe başlamadan önce sendikaya dünya kadar öneri sundum. Not alınıyor, “öneriler değerlendirilip size dönülecek” gibi bürokratik yanıtlar veriliyor. Fakat sonunda da hiçbir şey olmuyor. Barış İçin Akademisyenler süreci, o insanlara yapılanlar da adalet duygumu çok sarstı. Çok yakın bir dostum da bunu yaşadı. Eskişehir’de birlikte bir şeyler yapmayı örgütlemeye çalıştık. Ama bir şekilde başaramadık. FETÖ/PDY soruşturmasıyla açığa alındığımda “Bir şeyler yapacağım” dedim. Çünkü çıktığım noktada tarihsel bir şey vardı. Reichstag Yangını’ndan (27 Şubat 1933 gecesi Almanya Parlamentosu Reichstag’ın yakılması olayı) sonra Hitler’in yaptığı ilk şeylerden biri akademisyenleri tasfiye etmek oluyor. Sayısını hatırlamıyorum ama muazzam bir rakam. “Nazi İmparatorluğu” kitabında, tarihin bizden beklediği şeyi akademisyenler yapmadı, deniyor. Ufak tefek, daha simgesel şeyler yapılıyor. Kitapta çok güzel tarif ediliyor; tarihin meşalesini yakmadılar, üstlerine düşeni yapmadılar.

‘DİRENİŞİMDE TAYBET ANA’NIN ETKİSİ VAR’

Geçtiğimiz gün duruşmaları görülen Barış İçin Akademisyenler çok yoğun bir tehdit ve baskıyla karşılaştı. İşsiz bırakılmaları yetmedi, tüm haklarından mahrum bırakıldılar. Fakat buna rağmen geri adım atan, imzasını çeken akademisyen sayısı bir elin parmağı kadar. Bunca baskıya rağmen imzalarını geri çekmemeleri de bir direniş değil mi?

Direniş… Yok. Direnişin biraz daha somut tarif edilmesi gerekiyor. Evet, bu, onurlu tavırdan geri çekilmemektir ama direniş olarak tarif etmek çok mümkün değil. Bilmiyorum; o dönemde Kürt halkının yaşadıkları… Taybet Ana’nın cenazesinin bir hafta sokakta kalmasının direnişimde etkisi var. Cenazesinin yerde kalması ve çocuklarının onun ölümünü izlemesi beni çok etkiledi. Acıların hiyerarşisi var mı bilmiyorum ama bunun yaşandığı bir yerde söylenen sözün arkasında durmanın daha farklı bir pratik gerektirdiğini düşünüyorum. Ne kadar adaletsizlik yaşıyorsak bunun karşısında o kadar şey yapmamız gerekiyor. Adaletsizlik, insanda bir yılgınlığa sebep olmamalı. Kesinlikle herkesten aynı şeyi yapmasını bekleyemeyiz. Ama en azından bir direnişle bir dayanışma pratiğinin adı net konmalı. Gerçeğin adını koymak, tarif etmek önemlidir çünkü yapılacak şeyi belirleyen de o tariftir. “Direniş örgütlemeliyiz” dediğimde “e biz direnmiyor muyuz” diyor insanlar. Evet, direnmiyorsunuz! Bunun adını koymak gerekiyor. İhraç edilen akademisyenlerin verdiği dersler bir dayanışma pratiği olabilir ama bu bir direniş değil. İşten atılmışsın ve işini geri almak için yaptığın şey buna tekabül etmeli. İşe geri döneceğiz ama nasıl döneceğimize dair bir pratik yok.

Fakat sizin açlık grevinizin de işten atılmaya karşı verilmiş orantısız bir tepki olduğunu söyleyenler oldu. Barış İçin Akademisyenler’in geri adım atmaması bir direniş değilse, sizinki de çok radikal bir hareket değil mi?

Radikal mi? Yaşadıklarımızı karşılamadığını bile düşünüyorum. Açlık grevi hiç radikal bir eylem değil. İnsanın kendi vücuduna yönelik pasif bir eylem olduğu çok belirgin. Kimseye bir şey yapmıyorsunuz, yemek yemiyorsunuz. Sadece insanlara bir şey söylüyorsunuz. Çok naif bir eylem. Ama bize yaşatılanlar naif değil. Yaşadığımız saldırıya karşı çok daha büyük, daha radikal şeyler yapmalı; bir araya gelmeli ve onlardan hesap sormalıydık. “Terörist de sizsiniz, onlarla işbirliği yapan da sizsiniz! Siz bizi nasıl işten atabilirsiniz! Sen kimsin, senin bende ne emeğin var?” İnsanlara neler yaşattılar! İnsanlar öldüler yaa! İltica etmeye çalışırken hayatlarını kaybettiler…

‘TUTUNABİLİRİZ, YAPABİLİRİZ!’

Biz gazetecilerin sizinle ilgili tanıklığı şöyleydi: Bir gün Ankara’daki Yüksel Caddesi’ne bir kadın çıktı, gözaltına alındı. Sonra tekrar geldi, tekrar oradan atıldı, tekrar geldi… Sonra o kadının etrafında azar azar bir insan halkası oluştu. O akademisyen başka bir öğretmenle birlikte açlık grevine başladı ve halka daha da büyüdü. Sizi en son Yüksel Caddesi’nde gördüğümüzde, etrafınızda binlerce insan vardı ve İnsan Hakları Anıtı’nın etrafını döne dolaşa sizi izliyorlardı. Sonra tutuklandınız ve o halka dağıldı. Siz o günlerde, halkanın ortasında duran iki kişiden biri olarak ne hissediyordunuz?

Çok acayip duygular hissediyordum. İnsanlar bakıyor, seyrediyor. Seyredilen kişi olmak çok garip geliyordu. Bu duyguyu nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Utanmak mı diyeyim, biraz öyle hissediyordum. Bir taraftan o kadar insanın orada toplanması muazzamdı. İnsanlar gelip elimizden tutuyor, “Sizi çok seviyoruz” diyordu. “Ben artık yataktan çıkamıyor, derin bir depresyondaydım ve siz beni yataktan çıkardınız. Sayenizde hayata tekrar bağlandım.” Bunu söyleyen çok fazla insan vardı. “Artık bu ülkede bir şeylerin değişeceğine inancımı tamamen yitirmiştim. Ta ki siz çıkana kadar”, “Umudum tazelendi” diyorlardı. Oraya gelen insanların hepsinde bu duyguyu hissediyordum. Kocaman halaylar kuruluyordu. Gezi ruhu gibi bir şeydi. İnsanların birlikte bir şeyler yapma ve kazanma duygusuna çok ihtiyacı var. İnsanlar çok yalnız ve sürekli travma yaşıyor. AKP kendisini soldan tarif eden insanların hayatının içine girdi ve insanlar artık bunu kaldıramıyor. TV izlerken, sosyal medyayı takip ederken yaşadıklarını kaldıramıyorlar. Ama en ufak bir şey yapıldığında yeniden tutunuyorlar. Tutunabiliriz, yapabiliriz! Bu duyguyu yakalamak çok güzeldi.

Özellikle siz tutuklandıktan sonra hakkınızda yürütülen propaganda, hazırlanan karalama broşürleri, hükümet yanlısı medyadaki yayınlar sizin etrafınızdaki halkayı dağıttı mı, kamuoyundaki duyarlılığı azalttı mı?

Tutuklandığımız için de ciddi bir kamuoyu oluştu. Evet büyük kalabalıklar oluşmadı. Tutuklanmamızdan sonra yapılan en büyük eylem Güvenpark’ta 74 kişinin gözaltına alındığı eylem oldu. Bir de İstanbul’da beş bin kişiyle yürüyüşler yapıldı. İlk etapta o çemberi dağıtamadılar ama avukatlarımız tutuklandı, çok sayıda insan sosyal medya paylaşımları üzerine gözaltına alındı. Mesela daha dün buraya gelen bir çocuk, “Sizinle ilgili paylaşım yaptığım için örgüt propagandasından gözaltına alındım” dedi. Bir arkadaşı da bu yüzden şu an tutukluymuş. Futbol taraftarlarının tutuklanması… Bunlar insanlarda çok basit bir şey yapmanın bile tutuklanma sebebi olabileceği algısı yarattı ve insanlar kısmen geri çekildi. Ama bu kademe kademe oldu. Yükselen bir ivmeden sonra çok ciddi bir baskı başladı. “Bunlar terörist” söyleminin hiçbir etkisi olmadı. Hatta olumlu bir etki yarattığını düşünüyorum. 101 aydın bizim için imza attı ve sonra da imzalarının arkasında olduklarını açıkladı. O da çok güzel bir etki yarattı. Bir ara Yüksel’e sıkışan bir direnişe dönüştü. Sonra benim Numune Hastanesi sürecim oldu. Orada da çok ciddi bir eylem yapılmadı ama Numune’de yaşadıklarım insanların adalet duygusunu çok zedelemiş. Tahliye olduğumda çok büyük bir sevinç yaşandı. Hiç tanımadığım insanlardan mesajlar geldi. İnsanlar evin önüne gelmiş, ağlıyor, sevinç gözyaşları döküyorlardı.

Buraya gelirken sokağın başında sivil polis aracı duruyordu. İlk günler gazetecilerin evinize gelmesini engelledikleri de söylendi. İktidar acaba “siz sesinizi çıkarmayın, biz de bir şey yapmayalım” gibi bir pozisyondan mı medet umuyor?

Bizden böyle bir şey beklediklerini sanmıyorum. Tahliyemizin de sahiplenilmemizin sonucunda olduğunu düşünüyorum. Mahkeme bunu yapmak zorunda kaldı. Duruşmalarda o kadar teşhir oldular ki! Avukatlar gizli tanıkların çelişkilerini buldular, çok ciddi inceleme yaptılar. Ben tanıklarla ilgili hiç beyanda bulunmadım, savunma yapmadım. Çünkü çok uzun bir süre beni gözden uzak tutmaya çalıştılar ve SEGBİS’i de bunun bir aracı olarak kullandılar. SEGBİS’i meşrulaştırmak istemedim. Selahattin Demirtaş da bu yüzden duruşmaya SEGBİS’le katılmayı reddetti. Fakat ben karar duruşmasında içimde bir şey kalmasını istemediğim için konuştum. Tahliyeden sonra da bizi, bu meseleyi kontrol altında tutmak istiyorlar.

Geçenlerde bir arkadaş “10 yıl sonra Nuriye Gülmen’in ne yaptığını, nerede olacağını merak ediyorum” demişti…

Gerçekten mi? Çok şaşırtıcı bu benim için. Direniş sonlandığında ve sağlığıma kavuştuğumda yapmak istediğim şeyleri yapıp yapamayacağımı merak ediyorum. Mesela gezmek… Türkiye’nin dört bir yanından insanlar çağırıyor beni. Gideceğim yerler, yiyeceğim yemekler, kurulacak sofralar… Bunlara dair çok fazla plan var. Bir kısmını hayata geçirebilecek miyim diye düşünüyorum. Mesela bazen doktora çalışmasına dair konular belirliyorum. Karşılaştırmalı edebiyatçıyım ya, savunmamda kullanmak için Hitler faşizmi dönemiyle şimdiyi karışlaştırmak için okumalar yaptım. Bir de Thomas Mann ve Herman Hesse’nin mektuplaşmalarını çevirdim. O dönemi çok merak ediyor, öğrenmek istiyorum. Entelektüeller o dönem ne yaptılar? Mann ve Hesse gibi dışarıdaki insanlarla içerideki insanlara dair şeyler okumak istiyorum. Doktorada ne çalışacağıma dair planlar yapıyorum. Mesela Arap edebiyatı çalışmak istiyorum. Filistin’deki direniş edebiyatını çok merak ediyorum. Bununla ilgili Türkiye’yle karşılaştırmalı bir çalışma yapılabilir mi diye düşünüyorum. Tabii bunlar çok arka planı olan çalışmalar. Önce Arapça öğrenmem gerekiyor. On yıl sonra nerede olacağımı çok merak ediyorum.

Söyleşiyi sağlık bahsiyle kapatmak istemezdim ama insanlar merak ediyor: Vücudunuzda geri dönüşü olmayan hasarlar var mı?

Bunu doktorlar da öngöremiyor. Numune Hastanesi’ndeki doktorlar çok sık “Nuriye hanım artık geri dönüşü olmayan hasarların oluştuğu bir evreye girdiniz” diyorlardı. Bunu çok sık kullanıyorlardı. Ama bizim hekimlerimiz, şimdiye kadar açlık grevlerini, ölüm oruçlarını takip etmiş insanlar ve bunun insandan insana çok değiştiğini biliyorlar. 270’li günlerde mesela zorla müdahale olursa bir hasar kalma ihtimali çok yüksek.

Zorla müdahaleden kasıt ne?

Birçok yöntemi var. Mesela kollarınızı bağlayarak zorla, gerçekten zor kullanılarak yapabilirler. Keza bilincinizi kaybettiğinizde yapılması da zorla müdahaledir. Kişinin iradesi dışında yapılan müdahaleye zorla müdahale deniyor. Orada sakatlık, müdahale sırasındaki fiziki zorlamadan kaynaklanmıyor. Pek çok insan yanlış uygulamalardan sakat kalmış. Ayrıca kişi istemediği, beyin bunu kabul etmediği için sakatlıklar oluşabiliyor. Eğer kendimiz normal biçimde bırakır ve tedavi olursak, sakat kalmamız için hiçbir neden yok. Behiç Aşçı’yı biliyorsunuz; kan örnekleri doktora götürüldüğünde “bu bir ölünün değerleri, test yanlış çıkmış” deyip tekrar kan aldırıyor! Sonra Behiç abi hayata dönüyor ve vücudunda hiçbir hasar kalmadan hayatına devam edebiliyor. Ama bu çok özenli bir tedaviyle oluyor. Hastanede üç ay süren özenli bir tedaviyle hormonlar, kan değerleri teker teker vücuda veriliyor. Öyle bir tedavinin sonucunda tekrar sağlıklı bir insan oluyorsunuz. Kaslarımızı kaybettik, hepsini geri kazanamayabiliriz. Eskisi kadar hızlı koşamayabilirim. Ama buna sakatlık denmez. Şu aşamada zorla müdahale dışında bizim için sakatlık görünmüyor.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI