Türkan Elçi: Altta irin birikmişti, Tahir iğne batırdı

Cuma, 13 Ekim, 2017
Geçtiğimiz gün Taksim’deki metro istasyonundan geçerken karşı taraftan telaşla yürüyen güleç bir kadın içtenlikli bir selam verdi ve “derse yetişmem lazım” diyerek uzaklaştı. Kendisiyle iki gün önce, Kadıköy’de oturup uzun uzadıya sohbet ettiğimiz bu güçlü kadın, Türkiye’nin gözleri önünde acımasız bir lince maruz bırakıldıktan kısa süre sonra katledilen yılmaz bir hukukçunun eşi, hukuk fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi Türkan Elçi’ydi.

Katıldığı bir televizyon programında sarf ettiği sözlerden sonra dönemin ruhuyla kinlenmiş bir kesimin hışmına uğrayan Tahir Elçi, insanların insanca yaşaması için ömrünü hukuk mücadelesine adamıştı. Hukukun, insan haklarının askıya alındığı bir dönemde başını ellerinin arasına alıp bir kenera büzüşenlere, fark ettirmemeye çalışarak makas değiştirenlere, güçlüye nedamet getirenlere inat lafını esirgemeyen, ülkesine, memleketine, tarihi ve insani değerlere, adalete, insan haklarına dair tutkusunu yitirmeyen Tahir Elçi, iki yıl önce, 28 Kasım 2015 tarihinde katledildi. Kurşunların hedefi olmadan dakikalar önce, Diyarbakır Sur’daki tarihi yapılardan Dört Ayaklı Minare’nin kurşunlanmasına “savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun” diyerek tepki göstermişti. Yandaş medyanın o günlerdeki saldırganlığına, karanlık güçlerin tehditlerine rağmen sözünden geri dönmek bir yana, o sözün üstüne yeni sözler eklemeye de devam etmişti. Onun ölümünden sonra Sur’da tarihi mekânlar gibi insan hakları da, çoğumuzun umutları da yerle bir edildi.

Ancak bu baş edilmesi zor acının doğrudan muhatabı olan Türkan Elçi, benzer acıları yaşamamış insanların kolay kolay idrak edemeyeceği bir dirayetle ayakta kaldı. Hatta bir adım daha öne atarak umutlarını da beslemeye çalıştı, çalışıyor. Peki bunu nasıl yapıyor, yapabiliyor? 21 yıllık hayat arkadaşını, yoldaşını kaybeden 15 yıllık emektar öğretmen ve üç yıllık hukuk öğrencisi Türkan Elçi’ye kulak verelim…

Türkan Elçi

Türkiye’ye dair ne hissediyorsunuz?

Tahir’den dolayı acılarım kat kat fazla ama ben de herkes gibiyim. İyiye doğru gitmeyi beklerken hep daha kötüyü yaşadık. Bugün yaşadıklarımızı şu an anlamlandıramıyorum. Şu an şok halindeyiz. Toplum olarak anestezi verilmiş hastayı andırıyoruz. Hastaya anestezi sonrasında doktorlar “nasılsınız” diye sorar ama bize bu soruyu soracak bir doktor da görünmüyor.

Tahir Elçi suikastının üzerinden iki yıl geçti. Onsuz bir hayat nasıl geçiyor?

Onsuzluk ne alışılabilir bir fikir ne de ileride alışabileceğim bir hayat. Herhalde ölünceye kadar bu ruh haliyle yaşayacağım. Bu acının tanımını, tarifini yapamıyorum. Size “acı nedir” diye sorarsam tarif edebilir misiniz? Son iki yıl içinde hislerim, duygularım hep inişli çıkışlı oldu. İlk zamanlarda uyuşma veya bir donma hali yaşadım. Acıma odaklanmaktan öte, Tahir’e dair ne gibi bir vazifem varsa, onları yerine getirmeye odaklandım. Uzun bir süre, 7-8 ay boyunca başsağlığı ziyaretleri oldu ve misafirlerin hepsini olabilecek en iyi şekilde ağırlamak mesela, benim için bir vazifeydi. Daha sonra İstanbul’a geldim, kısa süre sonra da çocuklarla birlikte İngiltere’ye gittik. İngiltere’deki iki aylık süreçte ruh halim tamamen değişti. Kendimi çok yalnız hissettim ve o uyuşukluktan çıktım. Esas o zaman çok kötü oldum. Ama bunun sebebi yalnızlık mıydı, uyuşma halinden çıkıp ayılmaya başlamak mıydı bilemiyorum.

İngiltere’ye neden gittiniz peki?

Çocuklarla beraber biraz uzaklaşmak istedik. Avrupa’da kalmak gibi bir düşüncem zaten yoktu ama oradayken böyle bir düşünce de gelişebilir, kalabilirdik. Fakat buradan kopamayacağımı orada daha iyi anladım.

YAŞAMADIĞINIZ ACI BİTMİYOR

Buradan uzakta iki ay nasıl geçti?

Yalnızlık duygusu ne kadar ağır bastıysa, hissettiğim acı da o kadar derinleşti. O iki ay içinde saç diplerim hızla beyazlaştı, sindirim sistemim bozuldu, hastaneye yatmak zorunda kaldım. Anlaşılan insan ağlamayınca vücudu ağlamaya, o acıyı bir şekilde dışa vurmaya başlıyor. Acıyı yaşamam mı yoksa tekrar bastırmam mı gerekiyordu, bunun ayırdına varamıyordum. Türkiye’ye geri dönünce tedavilerime devam ettim. Son iki yılda ruh halim sürekli değişti. Sürekli ağladığım dönemler oldu. Çocuklar yokken ama… İngiltere’nin tek avantajı, dışarıda istediğim kadar ağlarken kimsenin dönüp bakmamasıydı. Bunu insanların duyarsızlığı olarak algılamadım. Sadece herkesin birbirine tanıdığı bir özgürlük alanı vardı. Acıyı yaşadıkça çoğaldım, ölümlere karşı daha çok hassaslaştım. Asla kimselerin ölümüne sebebiyet vermeyecek, insanların yaşatılması konusunda kendime sözler verdim. Yani bir nevi acımla münzevileşen bir dünyada biraz daha değiştim.

Türkiye’ye ne zaman döndünüz?

15 Temmuz’dan sonra döndüğümde buradaki atmosfer artık bambaşkaydı. O kadar hareketli bir dönem ve atmosferin içinde buldum ki kendimi, yine içime kapanmaya ve acıyı ertelemeye başladım. Kaygı ve korku, acıyı yaşamayı baskılıyor çünkü. Oysa baskıladığınız, yaşayamadığınız acı bitmiyor.

Eşinizin öldürülmesinden sonra sizi artık ne kaygılandırabiliyor?

Şahsımla ilgili bir kaygı değil bu. Toplumun gidişatı, nereye gideceği belli olmayan bir ülke… Her bir vatandaşı kaygılandıran şeyler beni de kaygılandırıyor. Üstelik doğrudan bir acı yaşadığım için de kaygım başkasınınkinden kat be kat fazla olabiliyor.

Bosna iç savaşı sırasında kurşuna dizilen ama tesadüfen hayatta kalmış bir savaş tanığıyla konuşmuştuk. Nedzad Avdiç, soykırımda ailesinin çok sayıda üyesini kaybetmişti ve infazdan bir adamla birlikte kurtulmuştu. İsmini vermediği adam travmanın etkisiyle artık başka bir ülkede yaşarken, Nedzad kurşuna dizildiği Srebrenitsa’ya geri dönmüştü. “Çünkü bu kadar acıyı yaşadığım yerde bulunmak benim için terapi oluyor” demişti…

İlk başlarda kendime en çok sorduğum soru şuydu: Kalırsam mı iyileşirim, gidersem mi? Tahir’den sonraki ilk aylarda gittiğim psikiyatriste de bunu sormuştum. “Bu acım giderek artacak mı, azalacak mı?” Haliyle hiçbir psikiyatrist bu soruya yanıt veremezdi. Şu anda vardığım nokta, terk etmenin bir şeyi değiştirmediğidir. Şu an İstanbul’da yaşıyorum ama Diyarbakır’a çok sık gidiyorum. Özellikle mezarlığa gittiğimde kendimi daha iyileşmiş hissediyorum. Bir daha bağ kurabiliyorum. İç huzuru mezarlıkta yakalıyorum. Bir kişinin mezarlıkta, ölüyle iletişim kurarak iç huzur yakalaması biraz anormal bir ruh halidir. Normal insanların ölülerin bulunduğu mezarlıktan kaçması beklenirken bende tam tersi oldu. Tahir’in kaybının ilk gününden itibaren mezarlıkla bir bağım oluştu. Tahir’den önce mezarlığın önünden geçmeye korkardım. Diyarbakır Havalimanı’nın yolu mezarlıktan geçiyordu. Bazen Tahir’i havaalanından almaya gittiğimde, sırf mezarlığın önünden geçmemek için yolumu uzatırdım. Gecikmeli gittiğimde “ne oldu” diye sorardı. “Tahir, mezarlık yolundan geçmemek için yolumu uzattım” dediğimde de çok gülerdi. Şimdi Tahir’in o toprakta olduğunu biliyorum ve asıl mezarlıktan korkma fikri bana korkutucu geliyor. O mezarlığı sevme, oraya bağlanma duygusu iki yıldır artarak devam etti. Belki de bunu bir psikiyatra sormak lazım. Bunun normal bir ruh hali olmadığını muhakkak o da söyler. Ama şimdi beni geçelim; bütün toplumun ölüm kavramıyla bu kadar barışık olması da ayrıca korkutucu. Ölümü kabullenmek, ölümle bu kadar barışık olmak bir toplum için normal olmasa gerek. Ölümü kabullenmek, beraberinde gözükaralık da getiriyor. Bence ölümü kabullenmeyi de geçerek onu yüceltmeye başlamış bir toplum sağlıklı olmaktan uzaklaşmıştır.

ÖLDÜRÜLENLER ÜZERİNDEN ÖLÜM İNŞA EDİLİYOR

Bu toplumda belli bir amaç uğruna ölmek hep yüceltilmedi mi?

Ölümlere alışmak ayrı bir problem, ölümü yüceltmek, kutsallaştırmak da kendi başına apayrı bir problem. Kürtlerde de Türklerde de ölümü fetişleştirmek gibi bir eğilim var. Sağlıksız ruh haline sokulmuş bütün toplumların kaderi bu maalesef. Ölüm üzerine politikaların inşa edilmesi, ölmüşler üzerinden taleplerde bulunmaya başlamak tuhaf geliyor bana.

Türkiye’de pek çok diri, ölüler adına verilen savaşta hayatını kaybediyor…

Evet, öldürülenler üzerinden yeni ölümler inşa ediliyor. Bunu kabul edemeyiz.

Peki siz, yaşadığınız kayıp üzerinden nasıl bir şey inşa etmeye çalışıyorsunuz?

Ölmüş biriyle bağ kurmakla ölmüş birileri üzerinden yeni ölümler inşa etmek aynı şey değil. Az önce size anlatmaya çalıştığım şuydu: Eşimin yattığı toprakla farklı bir bağ kurmaya başladım. Tahir’in kabrinin başında durmak benim için bir ayindir. Onunla bağımı sürdürüyorum. “Artık öldü ve her şey bitti” dememek, onu kendi dünyamda yaşatmak için bunu tercih ediyorum.

Ekim 2015’te CNN Türk’te katıldığı programdan itibaren Tahir Elçi’ye yönelik organize bir saldırı başlatıldı. Siz o programı izlediğiniz akşam ne hissettiniz?

Ben o programı hiçbir zaman izlemedim. Programdan sonraki yirmi gün çok hızlı geçti. O tarihlerin çoğunu hatırlamıyorum. Beynim pek çok ayrıntıyı sildi. Fakat o dönemki duygularımı, hislerimi çok iyi hatırlıyorum. Çok korkmuştum ama böylesi bir sonuca ihtimal verdiğim için değil; Tahir’in tutuklanmasından korkuyordum. O dönemki atmosferde, kesin tutuklanacak, diyordum. Gözaltı kararının çıktığı ilk gece Baro’ya gittiğimde herkes olayı fazla abarttığımı, Tahir’in bir ifade verip döneceğini söylüyordu. Ben öyle düşünmüyordum.

Aranızda ne konuştunuz o günlerde?

Tahir çok kaygılandığım için bana pek yansıtmamaya çalıştı. Korktuğumu biliyordu. Ama dediğim gibi, korkum hapse atılması ihtimalindendi.

AHMET HAKAN O PROGRAMDA İDARE ETTİRSE…

Eşinizin, çözüm sürecinde hükümete yakın pek çok yazarın söylediklerinin benzerini söylemesi üzerine koparılan fırtına sizi şaşırtmış mıydı?

İnsan ona pek anlam veremiyor ama doğrusu ben hiç şaşırmadım. Elbette, Tahir’in söylediklerini o dönemde kimse söylememişti. Ölümlerin durdurulması konusunda da yalnızdı. Sarf ettiği cümleyi de bile bile farklı yerlere çektiler.

Programın sunucusu Ahmet Hakan o akşam tartışmanın seyrini farklı bir yöne çekse, sonuç farklı olurdu diyenlere katılıyor musunuz?

O programı seyretmediğim, seyredemediğim için Ahmet Hakan için bir şey diyemiyorum. Olaydan sonra en çok suçlanan kişi doğal olarak Ahmet Hakan oldu. İşin müsebbibi biraz o görüldü gibi ama kalkıp böyle bir vahim sonucu tek nedene bağlamak doğru değil. Çünkü bu olayın çok farklı parametreleri var. Ahmet Hakan o programda idare ettirse, tartışmayı geçiştirse böyle olur mu olmaz mı, bilemiyorum. Tüm medya zaten böylesi bir hava için, bir şeye saldırmak için konuşlanmıştı. Ahmet Hakan özelinden çok medyanın pozisyonunun, duruşunun bu olayda çok etkili olduğunu düşünüyorum. Fakat iki yıl olacak Ahmet Hakan’ın televizyonda sesini duyar duymaz refleks olarak hemen kanalı değiştiriyorum. Duymak istemiyorum. Medyanın o saldırgan dili kullanıp Tahir’i hedef haline getirmesi hem bir zemin hem de karar alıcılar üzerinde baskı yarattı. Dediğim gibi, böylesi bir olayı sadece bir programa bağlamak doğru değil. O dönem yeni bir sürecin başlangıcıydı. Altta bir irin birikmişti ve Tahir oraya bir iğne batırdı.

Biz gazeteciler Tahir Elçi’yi nazik, davalarına ehemmiyetle yaklaşan, önemli davalara baktığı halde önde görünmeye uğraşmayan bir hukukçu olarak tanıyorduk. Siz onun portresini nasıl çizersiniz?

Tahir bence fazla dürüsttü. Kendinde söz söyleme hakkı bularak öne çıkan dönemin birçok politikacısı lafı eveleyip geveleme konusunda çok başarılı. Tahir hiçbir zaman lafını dolandırmadı. Siyasete bulaşmaması belki de kendisini tanımasından kaynaklanıyordu. Düşündüklerini bu kadar net söylemeyi bazıları eksiklik olarak da görebilir. Ama Tahir, söylediklerini ölüm pahasına savunacak biriydi ve bize bunu da kanıtladı. Onun bu özelliğini en çok kavrayan bendim ve açık söyleyeyim ki, Tahir’in bu kadar dürüst olmasını istemezdim. Toplum dolambaçlı, muğlak, süslenip püslenmiş sözler söyleyen politikacıları benimseyebiliyor bazen. Bu eğilim Türklerde de var ama Kürtlerde ağır basıyor. Tahir bir insan hakları savunucusuydu, siyasetçi değildi. İnsan hakları savunucusu da esen rüzgâra göre dümen kırmaz. Bunu politikacılar yapar. Tahir, düşündüklerini samimi şekilde, ölümü pahasına olsun dile getirecek kadar cesaretli bir insandı.

Selahattin Demirtaş, suikastten sonra “Tahir’i öldüren devlet değil, devletsizlik” demişti…

Bu sözü ben söylemiş olsam, şu bağlamda söylerdim: Koskoca bir baronun başkanı bir basın açıklaması yaparken onun güvenliğini sağlamak devletin görevidir. Eğer bir devletsizlik meselesi varsa, onu koruyamama noktasında “yoktur” derim.

DAVUTOĞLU “MUHAKKAK ÜZERİNE GİDİLİP ÇÖZÜLECEK” DEDİ

Sizce Dört Ayaklı Minare’nin altında yaşanan olay bir suikast mıydı yoksa tesadüf mü?

Olayı duyduğum ilk anda, o uyuşmuş halimle bile bunun bir tesadüf olmadığını düşündüm, söyledim. Senaryo olduğunu hep düşündüm. O kutsal mekânın ayaklarının dibinde bir gayya kuyusu var. Bunu diyebilirim.

Kimin senaryosu bu?

Aslında üç aşağı, beş yukarı herkes biliyor ama elimizde kesin veriler olmadığı için bir şey söyleyemiyorum. Orada karanlık bir senaryonun devreye sokulduğunu söylemek yeterli.

Suikastten kısa süre sonra dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu ile Cumhurbaşkanı Erdoğan sizi aradılar, değil mi?

Tabii.

Cinayetin aydınlatılacağına dair bir vaatte bulundular mı?

Özellikle Davutoğlu üstüne basarak bunu söyledi. Çok net konuştu. “Bu kazara bir olay da olsa fail bulunacak, suikast de olsa muhakkak üzerine gidilip çözülecek” dedi. Söz verenlerin hiçbiri sözünü yerine getirmedi.

SANIYORDUM Kİ DAVA AÇILACAK, YARGILANANLAR OLACAK

Hukuki sürecin ilerlemediğini biliyoruz. Bundan sonra ne bekliyorsunuz?

İlk başlarda ciddi ciddi hukuki bir süreç olacağını zannediyorum. Demek ki daha da olayın vahametini kavramış değildim. Sanıyordum ki bir dava açılacak, duruşmalar yapılacak, yargılananlar olacak, ifadeler alınacak. Böyle bir ham hayal içindeydim. Bir dosyanın açılmamış olması üzerine olayın vahametini daha iyi anladım ve buradan hiçbir sonuç çıkmayacağı konusunda da kendimi ikna etmeye başladım.

Kızınızın bu davayı da sürdürmek için avukat olacağı yazıldı…

Hayır, bu doğru değil.

Ama siz hukuk okuyorsunuz…

Evet.

HUKUK OKUMAM SEMBOLİK BİR ANLAM İÇERİYOR

Hukuk okumanızda Tahir Elçi davasının izini takip etme hedefinin etkisi var mı?

Benim hukuk okumam veya hukukçu olacak olmam, Tahir’in öldürülmesinin hukuki mücadeleyle çözülebileceğine inandığım için değil. Bu davanın müdafaasında bir eksiklik var da ben gelip tamamlayacağım gibi bir durum yok ki! Avukat olup bu davada bir boşluğu doldurmam da söz konusu olamaz. O konuda yapabileceğim hiçbir şey yok. Kaldı ki, bu konuda ellerinden geleni yapan çok sayıda hukukçu arkadaşımız da var. Ama bu onları da aşan bir dava. Hatta savcıları-hâkimleri de aştığını düşünüyorum.

Peki siz neden hukuk okuyorsunuz?

Benim hukuk okumam tamamen sembolik bir anlam içeriyor. Ama ben Tahir’in ölümünden sonra hukuk okumaya karar vermedim. Biz bu kararı Tahir’le birlikte verdik. Çünkü sürekli birlikte olmak, birlikte çalışmak istiyorduk. Onun ölümünden sonra devam etmem de, beraber verdiğimiz bir kararı sonuçlandırma isteğinden kaynaklanıyor, başka bir şeyden değil. “Tahir Abi’nin bayrağını devralacaksın” dendiğinde bile içim sıkılıyor. Çünkü onun bıraktığı, yeri doldurulmayacak bir boşluktur. Onun yaptıklarıyla kendimi kıyaslamaktan hem hicap duyarım hem de bu abestir. Tahir’in hukuk alanında yaptıklarının o kadar ulvi olduğunu düşünüyorum ki, böylesi bir hukuk adamının bu dönemde kolay kolay yetişebileceğine inanmıyorum. Böyle insanlar o kadar kolay yetişmiyor.

TAHİR MÜTEVAZIYDI, HİÇ KİBİRLİ DEĞİLDİ

Tahir Elçi ne yaptı da bu kadar sevildi?

Az önce toplumun dolambaçlı sözlere prim verdiğini söyledim ama çok haksızlık yapmamak lazım. Kürtler, dürüst insanlara her zaman gereken teveccühü gösterdiler. Kürtler sürekli takip eden, anlamaya çalışan ve hayat tarzları böyle şekillenen politik bir halk. Bence Kürtler Tahir’i tanımıştı, onu dürüst görüyorlardı. Tahir’in toplum lehine bir mücadele verdiği biliniyordu. Hukukla meşguliyeti olmayanlar, onun hukuk alanında ne kadar önemli davalar başardığını bilmez ama medyaya çıktığında, keza baro başkanlığı döneminde insanlarla geliştirdiği ilişkiler, ona dair bir kanaate varmayı mümkün kılıyordu. Tahir mütevazıydı, hiç kibirli değildi. Yaptıklarını şişirerek aktaran biri olmadı. Gerçekleri konuşan, net bir biçimde “ahvalimiz budur” diyen, bunu sloganla yapmayan insanlar topluma güven veriyor. Bence Kürt halkı artık kendisine kahramanlık atfedilerek yapılan vaatlere doydu. Daha gerçekçi, olaylara rasyonel bakabilen insanlara ihtiyaç duyuyor bu toplum. Kürtlerin bu ihtiyacının bir türlü siyasi söyleme dönüşmemesi bir sorun. Halkın kendisi farklı düşünüyor, onun adına mikrofonu alan farklı konuşuyor.

Tam olarak ne demek istiyorsunuz?

Doğrusu çoğu kişi halkın ne talep ettiği, ne istediği sorusuna cevap olamıyor.

Sizin buna bir cevabınız var mı?

Hukuksal zeminde taleplerinin yerine getirilmesi… Halk, taleplerinin kendisini güvende hissedebileceği bir şekilde ifade edilmesini, savunulmasını istiyor. Çatışmacı dilden uzaklaşmak, silah kullanmamak…

BARIŞMAK İÇİN HİÇBİR ZAMAN GEÇ DEĞİLDİR

Sizce böyle bir ihtimal var mı?

Neden olmasın? İhtimal dahilinde değilse bile bizim bunu muhtemel kılmamız lazım. Bunun için çalışmamız lazım.

Barışa geç kalınmadı mı sizce?

Barışmak için hiçbir zaman geç değildir. Belki de biz barış sözcüğünü gereksiz yere, fazla tükettik. Savaş ayyuka çıktığında elbette barıştan söz edeceksiniz ama o sözcüğü itibarsızlaştırmamak da lazım. Savaşmak isteyen de “barış” sözcüğünü kullanırsa, gerçek manada barış isteyenler açısından bu sözcüğün kıymeti azalıyor.

Eşinizi ölüme götüren süreçte yoğun bir linç kampanyasına maruz kaldınız. Belki de İstanbul’da dolaşırken eşinize yönelik lince dâhil olmuş insanlara omzunuz değiyor. Bu ağır deneyime rağmen barışın mümkün olduğuna inanıyor musunuz?

Çok ciddi acılar yaşamayan insanlar barışın kıymetini bilemez. Hamaset dilini kullanan politikacıların acı çektiğine inanmıyorum. Çünkü gerçek acıyla tanışan insanlar “ben bunu yaşadım, başkası yaşamasın” noktasına geliyor. Yakınındaki birinin ölümüyle karşılaşan insanlar dünyanın ne kadar geçici olduğunu ve kimseye de kalmayacağını hatırlıyor. O insanlar bu dünyanın gelip geçici olduğunu idrak ettiği için, başka insanların vebalini yüklenmeden gideyim diyebiliyor. Acı çeken biri olarak başkalarının acı çekmesine asla gönlüm elvermez. İçimdeki kini, nefreti büyütmemeye çalışıyorum.

Kininiz var mı?

Neticede eşim öldürüldü; kimseye kinim olmadığı düşünülmesin. Var, kinim var. Ama o kini kime yönelteceğim önemli. Bu kini Kürtlerle Türkler bağlamında ayrışmaya götürecek bir noktaya götürmeyi doğru bulmuyorum. Bu yaşananların Türk halkından kaynaklanmadığına içtenlikle inanıyorum.

Bundan sonra ne yapacaksınız?

Herhangi bir şeye karar veremiyorum.

Avukatlık yapacak mısınız?

Büyük ihtimalle yaparım.

Öğretmenlikten neden istifa ettiniz?

Öğretmenlik disiplin isteyen bir meslek. 15 yıl boyunca mesleğimi ve çocukları çok severek, özveriyle öğretmenlik yapıyordum. Ama şu anki ruh haliyle çocuklara verimli olmayacağımı düşündüm. Sadece derse girip maaş almak, bu ruh haliyle öğrencilere bir şey veremeyecek olmak bana doğru gelmez, vicdanıma sığmazdı.

KENDİNİ ACILARIYLA YERLERE ATAN ANNE MODELİ DOĞRU DEĞİL

Sizin çocuklarınızın ruh hali nasıl?

Böylesi acı dönemlerde çocukların ruh hali ebeveynle paralel oluyor. Bir eğitimci olarak da çocuklarımın ruh halini altüst etmemek için kendi acımı baskılamaya çalıştım. Evde sürekli bir yas havasını diri tutmayı, çocuklara o vicdansızlığı yaşatmayı istemedim. Acımı içimde yaşamaya çalıştım. Sürekli ağlayıp sızlayan, kendini acılarıyla yerlere atan bir anne modeli çok da doğru değil. Neticede onlar bana Tahir’in emanetiydi. Vefatından bir ay önce “Türkan, senden önce ölmek isterim. Çünkü senin çocuklara çok iyi bakacağını biliyorum” demişti. O sözlerini bir vasiyet olarak kabul ettim. Bana güveniyordu. Çocukları toparlamaya, onlara yol göstermeye, acıyı alt etme konusunda örnek olmaya çalıştım. Hukuk fakültesinde okumam, sürekli ders temposu içinde olmam kızıma da büyük bir güç verdi. Ben burada lisans öğrencisiyim, kızım Amerika’da lisansa başladı. Konuştuğumuzda “anne ne yapıyorsun” diye soruyor, “ders çalışıyorum” diyorum. Tahir’e ne kadar düşkün olduğumu biliyor ve “annem bu acıya rağmen oturup ders çalışıyorsa, benim de bir şeyler başarmam lazım” diye düşünüyor olmalı.

Çalışkan bir öğrenci misiniz peki?

Çalışkanım. Geçenlerde bir hocamız arkadaşıma “Türkan hanımı çok takdir ediyorum” demiş. Sonuçta depresif bir ruh haliyle 500 sayfalık hukuk kitaplarını çevirmek olağanüstü bir şeydi benim için. Boğulmak üzere olan bir insan nasıl ki bir şeylere tutunmaya çalışıyorsa, benimki de öyle. Bir batıyor bir çıkıyorum.

Şu an kaçıncı sınıftasınız?

Tahir döneminde devam etmemiş, sınıfta kalmıştım. Şimdi üçüncü sınıftayım.

Yalnızlık duygunuz devam ediyor mu?

Tahir sadece eşim değil, arkadaşımdı da. Evlilikler genelde belirlenmiş roller üzerinden sürdürülüyor. Biz hesapsız bir özveri, sonsuz bir emekle 21 yıl evliliğimizi sürdürdük. 23 yaşında evlenmiştim.

BİRBİRİMİZİ YOĞURMUŞ, AYNI HAMURA DÖNÜŞMÜŞTÜK

Nasıl tanışmıştınız?

Benim arkadaş çevremden… Tahir üniversite öğrencisiydi, ben henüz değildim. Emek üzerine inşa edilmiş bir ilişkimiz vardı. Tahir’i gördüm göreli mesleğini risk altında icra eden bir insandı. O risk ve zorlu günler bizi sıradan bir evlilikten ziyade sürekli birbirini kollamaya, birbirine sahip çıkmaya itiyordu. Gün geliyor, ikimiz de olup bitenler karşısında kendimizi çok yalnız hissediyorduk. AİHM’e her dava açtığında bir tehdit alabiliyordu. Gazetede evimizin krokisi çıkabiliyordu. Bunlar bizi birbirimize daha fazla kenetliyordu. Sıradan bir avukat olsaydı belki bizim ilişkimiz de sıradan olurdu. Onun başına sürekli bir iş gelmesinden korktuğum için bir süre sonra ona bir anne gibi davranıyordum. Bir anne çocuğunu nasıl koruyorsa, ben de biraz Tahir’i öyle korumaya çalışıyordum. Beni bugün yalnızlaştıran da bu. Herkesle paylaşamadığımız düşüncelerimizi birbirimizle paylaşabiliyorduk. Çünkü kafa olarak, olaylara bakış açısı olarak da çok benziyorduk. Çok genç yaşlardan itibaren birbirimizi yoğurmuş, aynı hamura dönüşmüştük. O yüzden şimdi her yerde Tahir’i arıyorum. İnsanlara hesapsız yaklaşan, onları hesapsız seven Tahir’i arıyorum.

Artık İstanbul’da yaşıyorsunuz. Daha fazla dostunuzun olduğu Diyarbakır’da yaşıyor olsaydınız bu yalnızlık duygusu az da olsa diner miydi?

Yalnızlık duygusu mesafeyle çözülmüyor. Diyarbakır’da da yalnızlık hissedecektim. Bahsettiğim yalnızlık, eş-dost içinde kalarak da telafi edilemiyor.

Gündelik hayatta, Türkiye’de yaşanan etnik ayrışmayı nasıl deneyimliyorsunuz?

Etnik ayrışma tamamıyla kullanılan siyasi dilden kaynaklanıyor. Özellikle Kürt toplumunun ayrışmak taraftarı olmadığını, birbirine saldırgan davranacak ırkçı bir düşünceye meyletmediğini biliyorum. Çeşitli yerlerde Kürt işçilere yönelik saldırıların da tüm Türkleri temsil etmediğini, belli güçlerce bunun devreye sokulduğunu düşünüyorum. Yoksa Türk halkının da böyle bir eğilimi yok Kürt halkının da. Çözüm sürecinde gördük ki, siyasetteki pozitif dil tüm halka yansıyordu. Ayrıca şu anki kadar kötü günlerden başka bir toplum geçse, birbirine çok daha büyük bir kin duyabilirdi. Başka bir ülke veya toplum olsa, siyasette egemen olan bu ayrıştırıcı dille kan gövdeyi götürebilirdi. Şimdi herkes, ileride bizim böyle bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor ama bence bu da ancak bazı güçlerin toplumun belli kesimlerini harekete geçirmesiyle söz konusu olabilir. Yoksa toplumu rahat bıraksanız, herkes herkesle çok rahat yaşar.

Sizce yakın zamanda bir normalleşme ihtimali var mı?

Şu an bunu söylemek çok zor. Çünkü 1990’lı yıllarla kıyaslayamayacağımız kadar başka şeyler yaşıyoruz.

KATİLLERİN BULUNACAĞINI SÖYLEMEK SAFDİLLİK OLUR

Geçtiğimiz günlerde Ceylan Önkol parkı, başka bir saldırıda öldürülen Fırat Simpil parkı yapıldı. Aynı şey Mehmed Uzun ismine, Roboski anıtına da yapıldı. Van’ın Çatak Belediyesi’ne atanan kayyım, Tahir Elçi’nin isminin verildiği parkın adını değiştirdi. Buna benzer uygulamalar size ne anlatıyor?

Türkiye’de tabelalar bir indirilip bir asılıyor. Yakın tarihe kadar üç dilli tabelalar da gördük sonuçta. Benim umudum, şu an indirilen tabelaların birkaç yıl içinde yeniden yerlerine asılacağı yönünde. Bunları kim yapıyor, kimler yaptırıyor? Bu günleri aştıktan sonra ancak, birileri oturup bunun tahlilini yapabilecek. Ama şu an bu yapılanları anlamlandıramıyorum.

Kaygılarınız artıyor mu?

Son dönemde kaygılarım artıyor. Az önce de söylediğim gibi kişisel bir kaygı değil benimki. Toplumun gidişatı kaygı verici. Tabelalara bile tahammül edilemiyorsa, Tahir’in bile ismi indiriyorlarsa, uzlaşmacı dili yakalama çabası yok demektir.

TEPEYE ÇIKIP BAKINCA ÜLKEDE GÜZELLİK GÖRÜYORUM

Tahir Elçi’nin faillerinin bulunacağını, bu davanın adil biçimde sonuçlanacağını düşünüyor musunuz?

Katillerin bulunması demek, toplumdaki bütün problemlerin çözülmeye başladığı anlamına gelecek. Kimin nereden ne yönlendirdiği, hangi odağın devreye girdiği o zaman ortaya çıkacak. Ama bunun kolay olmayacağı anlaşılıyor. Katillerin bulunup yakalanacağını söylemek şu an için safdillik olur.

Türkiye’ye yukarıdan baktığınızda ne görüyorsunuz?

Tepeye çıkıp bakınca ülkede güzellik görüyorum. Müsaade edilirse değişik diller, renkli halklar var bu ülkede. Coğrafyamız çok çok güzel. Tüm bu güzelliklerin tadını aldığımız için yurtdışına gidince tatmin olamıyor ve geri dönüyoruz. Burada herkesin paylaşabileceği çok güzel bir dünya var. Ama kıymetini bilmediğimiz için bu güzel dünyayı birbirimiz için zindana çeviriyoruz. Yazık-günah değil mi bu ülkeyi insanlar için zindana çevirmek! İstersek bu ülkeyi cennet yaparız. Kaygılar, korkular, ölümler olmadan da yapabiliriz, neden olmasın?


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI