Ali Duran Topuz
Ali Duran Topuz

Cumhuriyet davası ve kısa yargı tarihi

Pazartesi, 24 Temmuz, 2017
Cumhuriyet davası görülüyor. Nasıl bir dava bu? Ölü yargının davası: 12 Eylül savunmayı öldürdü. 28 Şubat delili öldürdü. Ergenekon yargıcı öldürdü. Şimdi artık savcı da ölü. O yüzden iddianame de yok.

Cumhuriyet gazetesi davası vesilesiyle, iddianamesiz davalar çağının bir kısa tarihçesini yazmak gerek; evet, ortada bir iddianame yok. (Fazlasını merak edenler Yıldıray Oğur’un “Adeta bir iddianame ve herkes için adalet” yazısına bakabilir.)

Daha eskiye de gidilir elbette ama milat olarak 12 Eylül’ü aldım: 12 Eyül’de “yargı” demek, işkence demekti. Delil demek işkence demekti. Yargıç demek, işkenceye kulak tıkamak demekti. Savcılık demek, işkenceye teşvik ve nezaret etmek demekti. İddianame demek işkenceye yaslanmak demekti. Savunma demek, sözlerine kulak tıkanan bir sahne fazlalığı demekti. Devlet bakışıyla. Medya şakşakçıydı, (Cumhuriyet hariç.)

İşkence, gaddar adamlardan neşet eden salt bir kötülük değil, hukukun hukuk olması için, iddianamenin iddianame olması için, kararın karar olması için gerekli delili bulmaya yönelik bir adli prosedür mertebesindeydi. Yani “mahkeme”ler, savcı ve hakimler işkenceyle elde edilmiş de olsa kararlarının delile dayanmasını isterdi.

Kötü günlerdi. O kötü günlerde, 80’ler boyunca özel bir figür öne çıktı: İtirafçı. Alçaklığın evrensel tarihine katkı.

DEVLET ADAMI OLARAK İTİRAFÇI ve ANDIÇ

90’larda sahne fazla değişmedi, fakat ilerisi için çok önemli olacak şekilde işkencenin yanına bir de istihbarat raporları eklendi. İtirafçı, artık atanmış bir kamu görevlisi gibiydi, operasyonlara katılıyor, polislerle beraber ifade alıyordu. Alçaklık ödülsüz olur mu?

İstihbarat raporları, aslında aynı günlerde siyasallaşmış Kürtler için de uygulanan ve fakat 28 Şubat’ta iyice gözlere batan “andıç” formülüyle sahte delil kapısını ardına kadar açıyordu. 28 Şubat, sahte-kurgulanmış delilin yanı sıra, medya ve onun etkisindeki kamuoyunun “jüri” olarak davalara katılması da demekti. Andıç medyada çıkmışsa artık delildi. Delil medyada çıktığına göre mahkemelerde verilen kararları eleştirenlerin karşısında “Hadi ordan” demeye hazır yine bir medya ve elbette nüfus öbekleri demekti.

Kötü günlerdi. Kötünün iyiyi ezdiği günler.

YENİ İCAT: GİZLİ TANIK

2000’lerde yargıda yenilikler ve dönüşümler başladı: Yenilik, deliller ve jüri tarafındaydı. Artık işkence yoktu. İşkenceye gerek yoktu, yeni ve kuvvetli bir icat yapılmıştı: Gizli tanık. Muhbir vatandaş ve gizli tanık. Yoksa devlet ne güne duruyor, bulur. Jüri, 1980 ve 90’larda sol-sosyalist yurttaşlara ve Kürtlere ilişkin kararları alkışlayan ve yaldızlayarak satan medya ve onun etkisindeki kamuoyu, 28 Şubat icadı andıçlama tekniğinin katalizörlüğünde “taraf yurttaş” olarak duruşmaların parçasına dönüşüyordu. Ergenekon-Balyoz ve ilk dalga KCK davaları, istihbarat raporları-uydurma delil-gizli tanık üçlüsünün en utanmazca uygulamalarının ana sahneleriydi. Mahkeme salonu büyümüş, “Vur vur inlesin” diye bağıran “jüri” ülkenin her yerinde hüküm bildirir olmuştu. Süreci savcılar yönetiyordu. Binlerce sayfalık gevezeliklerle dolu iddianamelerle hukuk arzulayan herkesle alay ediliyordu. Yargıçlar ölmüştü. Savunma hep olduğu gibi şekilden ibaret olmaya itiliyordu. Medya militandı.

Şimdi bütün bu tarihin derslerinin yoğunlaştırılmış yeni tekniklerle uygulandığı günlerdeyiz: Artık delil uydurma çabası bile yok. Artık istihbarat raporlarına bile ihtiyaç yok. O yüzden iddianameye de ihtiyaç yok. Artık savcı da ölmüştür.

Toparlarsak:

12 Eylül savunmayı öldürdü.
28 Şubat delili öldürdü.
Ergenekon yargıcı öldürdü.
Şimdi artık savcı da ölü.
O yüzden iddianame yok.

Savcı yok, savunma yok, yargıç yok, iddianame yok, delil yoksa ne var? Arena var. Muktedirlerce makbul kimi gazetelerde tecelli ve temsil edilen jüriden yükselen “Verbera” çığlıkları var. İdam. Kazık. Çengel. Kanaat önderi olarak mafya babalarının öne çıkması niye şaşırtıcı olsun?

Bir de “insan hakları” meselesi var: Savunmanın, her dönem yokmuş gibi yapılmasına rağmen, bir şekilden ibaret hale getirme çabalarına rağmen, ayakta durması, insan hakları alanındaki mücadelelerle yakından ilgili. Yargının öldürülmek istendiği yer savunma ve bir gün “adalet”e yönelik bir yargı inşa edilecekse muhakkak olması gereken makam. O yüzden “Verbera” höykürmeleri yükseliyor, o makamın önemini işaret eden her yere parmak uzatılarak.

YAZARIN DİĞER YAZILARI