YAZARLAR

Sesini, şarkısını yitiren hayat

Bugün salgın eşliğinde maruz kaldığımız toplu ölümün bir yanı da içimizdeki şarkının tükenişinden kaynaklanıyor. Yitirileni bulmanın, zorla ya da gaspla tüketileni yeniden üretmenin zamanı şimdi.

İlk bir yılın ardından dünya liderliğine doğru koştuğumuz salgın döneminde yüzü aşkın müzisyen intihar etti. Çaresizlikle, ona eşlik eden kayıtsızlıkla izlediğimiz istatistiklerden biri de bu. Oysa sayıların, salgının, müzisyenlerin ötesine geçen çok ağır bir bilançoyla, pek fark etmiyor gibi yapsak da ortaklaşa yaşayıp hissettiğimiz bir toplu ölümle karşı karşıyayız.

İçimizdeki şarkı bitti…

Ve ne yazık ki, çoktandır böyle bu.

İntiharlar sonucun sonucu. Şarkının başlamadan bitmesinin; karşılıksız kalmasının, sesin boğulmasının sonucu. Neydi karşılıksız kalan? Salgının başlangıcını anımsayalım. Dünyada ve bizde ilk refleksler müzikle yükseldi. Hayat bağları müzikle kurulmaya çalışıldı.

İlk büyük şaşkınlık, korku, belirsizlik, ölüm – kalım zamanlarında adeta içgüdüsel refleksti bu. Ortaklaşa direnç, destek, dayanışma çabaları şarkılarla, ezgilerle dile getiriliyor, insanlar birbirine ses, nefes veriyordu. Büyük kapanma zamanlarında, insanı insan yapan asli özelliklerden toplumsallık devreden çıkarken, fiili – fiziksel tüm engellere karşın bu olmazsa olmaz temel gereksinim müzikle karşılanıyordu dünyanın her yerinde.

Amerika’da, Avrupa’da, Asya’da, her yanda ölüm kol gezerken insanlar pencerelerini açıp, varsa balkonlarına çıkıp sesleri, nefesleri, enstrümanlarıyla en içten, en sahici, en tutkulu hayat şarkılarını seslendirdiler. Korolar, orkestralar, dans toplulukları birbirini izledi, birbirine eşlik etti, birbirini çoğalttı. Toplumsallık yeniden inşa edilmeye, hayat bağları yeniden kurulmaya çalışıldı.

Tek tek insanların evlerinde, sokaklarında içgüdüsel –insani- refleksle başlattığı bu karşı duruş sanatçılar, topluluklar, orkestralar için de geçerliydi. Ayrı semtlerde, ayrı kentlerde, ayrı ülkelerde, ayrı kıtalarda yaşayan sanatçılar, zaman – mekan farklarını silerek, her tür sınırı, sınırlamayı aşarak evlerinden, odalarından eşzamanlı katılıp ürettikleri canlı performansları, dinletileri, söyleşileri dünyayla paylaştılar. Bizden Kardeş Türküler ve Ev Konserleri’ni anımsatmakla yetinelim.

Bu sivil ve doğrudan inisiyatifler resmi kurumlarca da taklit edildi. Bu da ibretlik bir durum olarak kayıtlara geçti. İcazetli ve hazine akçesi/ihsanıyla göstermelik olarak sahneye sürülenler, neredeyse hiçbir karşılık bulmadı dinleyende, toplumda. Platon’dan beri müziğin Devlet dairesinde değil, hayat koridorlarında biçimlendiğini izliyor, yaşıyor dünya. Sonuç: Ölü Sesler Arşivi ya da Karakterler Mezarlığı

***

Ama ölü sesler sadece kendi ölümleriyle kalmaz, her yere ve her şeye bulaşır. Ölülerden öç almaya yeltenen bir bulaşıcılık, ölümcüllük yaşadığımızı anımsayalım: Alpay’ın, Özdemir Erdoğan’ın durduk yerde ve yıllar yıllar sonra Zeki Müren’e bulaşması, ne tesadüf! Ve doğaldır ki, yaşayana, canlı, hakiki olana asla tahammül edilemez. Susulur ve boğulur.

Salgın karşısında içgüdüsel olarak yükselen ilk hayat tepkilerinin dayanışma, direnç, umut seslerinin, hayat şarkılarının ardından yaşanan da budur. Müzisyen intiharları, sadece sonucun sonucu. Öncesi var.

ŞARKISI ÖNCEDEN SÖYLENEN SALGIN VE ÖLÜM

İçimizdeki şarkının yitmekte, bitmekte olduğunu yine müzik söyledi, müzisyenler söyledi.

Söylemekle kalmadılar; sonuçta içimizdeki şarkıyı söndürüp, tüketmekte olan hal ve duruma nasıl karşı durulacağını da sergilediler, gösterdiler: Yan yana gelerek, birbirine omuz vererek, halk türkülerindeki, koşmalardaki geleneği yineleyerek biri diğerinin sözüne, sesine, nefesine karşılık vererek, birbirini bütünleyerek, memleketin son ve en hakiki, en etkili, en coşkulu korosunu, orkestrasını oluşturdular. Oysa görünüşte ne halk müziğiyle, türkülerle ilişkileri vardı, ne alaturkayla… Popun, rock vs… hiçbiriydi ve hepsi bir aradaydı!

Rap yapıyor, Susamam diyorlardı.

Doğanın yok edilişini, şehrin – şehirlerin talan edilişini, eğitimin çöküşünü, gençliğin ve geleceğin mahvedilişini, kadınların katledilişini… trafiğiyle, hava kirliğiyle, iklim değişimleriyle adeta salgını haber veriyordu Susamam diyerek bir araya gelen müzisyenler.

Çoktandır izine, örneğine rastlanmayan birliktelik, hayata ses verme girişimi, içimizdeki şarkı tükeniyor çığlığı, hemen karşılık buldu. 6 Eylül 2019’da yayımlanır yayımlanmaz, birkaç saat içinde bir milyona yakın insan Susamam’a kulak verdi… Dinlediğini, duyduğunu başkalarıyla paylaştı. Aynı gün ayrı parçayla onlara eşlik eden Ezhel de ilk gün 750 bin izleyici-dinleyiciye ulaştı.

Ne oldu?

Tam anlamıyla linçe uğrayan Ezhel, bir yıl sonra yine şarkıyla seslendirdi olan biteni: Allah’ından Bul.

YARATILAN VE YOK EDİLEN

2000’lerin başından beri birbirini kovalayan Popstar, O Ses Türkiye, şu – bu fasıllarından döne döne getirilip önümüze sürülen İbo Şov’uyla, Şarkılar Bizi Söyler’le aslında söylenen ve sahnelenen içimizdeki şarkının tüketilişi, boğuluşudur.

Ne zamandır böyle bu?

Yanıt için Kimin bu Ses sorusunun izini sürmek yararlı olabilir. Sabahattin Ali, 1936’da yazmıştı Ses’i. O öyküde bir yol işçisine söylettiği dizeler, 40 yıl sonra, 1976’da Zülfü Livaneli’nin sazıyla – sesiyle hayata, sokağa, zaman ötesine taşınmıştı. Memlekette devasa bir Leylim Ley korosu, orkestrası oluşmuştu.

Sadece Livaneli değil, aynı sıralarda Kerem Güney de yine Sabahattin Ali’nin dizeleri üzerine kurduğu ezgilerle sokaklarda, meydanlarda yığınların yürüyüşüne eşlik ediyordu Aldırma Gönül’le. O devasa korolar, yine Sabahattin Ali’nin Ses öyküsündeki deyişle “insan sesi esnafı”nın iştahını kabartıyor, o iştah önüne geleni ayartıyordu.

Öyle ki, Sadık Gürbüz’ün 1970’lerin ortalarında yine Sabahattin Ali’den bestelediği Benim Meskenim Dağlardır, yıllar sonra yağmalanıyor; Gürbüz’ün adı bile anılmıyor, başkalarının oluveriyordu.

Devlet dersinde katledilen Sabahattin Ali’nin 1970’lerde ses bulması, hayatın ve hakikate cinayete ve canilere karşılık vermesidir, baskın çıkmasıdır. Dağlar ve benzer birçok örnekte yaşanan yağma ise yaratılan yeni seslerin ve şarkıların yok edilmesi, tüketilmesidir. Susamam çığlığının bastırılması da öyle.

Bugün salgın eşliğinde maruz kaldığımız toplu ölümün bir yanı da içimizdeki şarkının tükenişinden kaynaklanıyor.

Yitirileni bulmanın, zorla ya da gaspla tüketileni yeniden üretmenin zamanı şimdi.


Zeki Coşkun Kimdir?

Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. Uzun yıllar yayın ve iletişim sektöründe çalıştı. Cumhuriyet ve Radikal’de köşe yazarlığı yaptı. Kültür, sanat, edebiyat alanlarında eleştiri, inceleme ve araştırmalar yayımladı. Radyo programları hazırladı, sergiler düzenledi. MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi. Bilgi Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi’nde ve özel eğitim kurumlarında dersler, seminerler verdi. Uluslararası Pen Yazarlar Derneği ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) üyesidir. Yayınlanmış kitapları: Öteki Sivas (1995), Kılıç Artığı (2000), Ay Olsun Aynam (2004).