YAZARLAR

Yaxşı filmler diyarı: Azerbaycan sineması çıtayı yükseltiyor

Hilal Baydarov'un yönettiği "In Between Dying" filmi, 77. Venedik Film Festivali’nde ana yarışmaya seçildi. Hem Hilal Baydarov’un Venedik başarısı hem de 2 Ağustos Azerbaycan Kino (Sinema) Günü vesilesiyle 2 bölüme sığdırmaya çalışacağım 2000 sonrası Azerbaycan sinemasından dem vurmak istiyorum.

Bu yıl 77. Venedik Film Festivali’nde ana yarışmada Altın Aslan için yarışacak filmler açıklandığında tarihi bir an yaşandı. İlk defa bir Azerbaycan filmi ana yarışmaya seçilmişti. Güney komşusu İran’ın meşhur yönetmeni Mecid Mecidi’nin "Hürşit" filmiyle aynı kategoride yarışacak olan Hilal Baydarov'un yönettiği "In Between Dying" filmi, aslında yükselişe geçen bir ülke sinemasının yıllardır yavaş yavaş ortaya çıkan somut adımlarından biriydi. Hem Hilal Baydarov’un Venedik başarısı hem de 2 Ağustos Azerbaycan Kino (Sinema) Günü vesilesiyle 2 bölüme sığdırmaya çalışacağım 2000 sonrası Azerbaycan sinemasından dem vurmak istiyorum. Hazır yeri gelmişken belirteyim, 2 Ağustos 1898'de fotoğrafçı Alexander Mishonlent’in Azerbaycan’da çektiği görüntülerin gösterimini yapmasından ötürü bu tarih Kino Günü olarak kutlanıyor.

ADIM ADIM YÜKSELEN SİNEMACI BAYDAROV

2018-2020 arasına 2 uzun metraj film 4 de belgesel ortaya koyan, 1987 doğumlu Hilal Baydarov’un 2018 yapımı "Adsız Yükseklikler" filmini İran’da Fecir Film Festivali’nde izlemiştim. Estetik bir kamera yaklaşımıyla karların arasında bir grup arkadaşın felsefi bir sohbetini anlatan film, genel izleyici kitlesi için anlaşılmaz bulunması muhtemel bir yapımdı. 2019’da çektiği "Hurmaların Büyüdüğü Vakit" isimli belgeseli Saraybosna Film Festivali’nde En İyi Belgesel Ödülü’nü almıştı. 2020 filmi "In Between" Dying Venedik Film Festivali’nin ana yarışmasında kendine yer bularak Azerbaycan sinema tarihinin ilk A kategoride yarışan filmi oldu. Baydarov’un adını kuşku yok ki daha çok duyacağız.

120 YILI AŞAN BİR HİKÂYE

Azerbaycan sineması oldukça köklü bir sinema. 120. yılını kutlayalı 2 yıl oldu. Osmanlı tebaasından Manaki Kardeşler'in Balkanlarda yaptığı çekimleri saymazsak, petrol rafinelerinde Alexander Mishonlent’in erken dönem çekimleri Azerbaycan sinemasını Türkiye’deki sinemanın başlangıcından daha eski bir tarihe götürüyor.

Azerbaycan sinemasının birçok yönetmeni, yapımcısı ve sinema yazarıyla Türkiye, Azerbaycan ve İran’da çeşitli vesilelerle bir araya gelme fırsatım oldu. Edindiğim ilk izlenim bu ülkenin sinemacılarının sadece sinema değil hem edebiyat hem de farklı konular üstüne entelektüel bir düzlemde sohbet etmeye imkân sağlayacak şekilde yetişmiş olduklarıydı. Kendileri bağımsızlaşma dönemi yaşadıkları sıkıntılardan ötürü Sovyet dönemi için her zaman olumlu cümleler kurmasalar da Sovyet insanının kültürel donanımını bu sinemacılarda görmek olasıydı. Azerbaycan sinemasından bir yönetmenle ilk tanışmam, Azerbaycan eski Sinema Birliği Başkanı ve Rusya’nın son Oscar ödülü alan filmi Nikita Mikhalkov’un "Güneş Yanığı" filminin senaristi Rüstem İbrahimbeyov’la 2012’de Türkiye’ye geldiğinde röportaj yapmamla başlamıştı.- Gerçi o benimle Rusça konuşmuş ben de ona Rus sineması üstüne sorular sorup kendi çektiği Azerbaycan filmlerinin üstünde durmayınca biraz bozulmuştu ama aramıza çevirmen koyarak kavgayı o başlatmış sayılır. Bu tatlı atışmada röportaj talebimi kabul ettirmek için gösterdiğim Rus sineması kitabımı inceleyip röportaja öyle olur vermesinin de payı olabilir.- Sonraki yıllarda hem Sovyet döneminde yetişmiş yönetmenlerine hem de yeni dönemde sinemaya adım atmış genç yönetmenlerle bir araya gelme fırsatım oldu. 10 yıla yakın bir zamandır ilgiyle takip etmeye çalıştığım bu ülke sinemasının 2000 sonraki çıkışının izlerini sürmek beni oldukça sevindiriyor.

SOVYET DÖNEMİ AZERBAYCAN SİNEMASI

Sovyet döneminde devrim filmleri, dram, komedi, polisiye, psikolojik analiz ve tarihi filmlerden örnekler ortaya koyulmuştu. Hasan Seyidbeyli 1969 yapımı "Bizim Cəbiş Muallim" 2. Dünya Savaşı sırasında Bakü’deki güç yaşamı resmeden bir çalışmaydı. Dönemin Bakü sokaklarını yaşam mücadelesini görmek için iyi bir örnek sayılabilir. Aynı yıl çekilen Şamil Mahmudbeyov’un "Şərikli Çörək" (Paylaşılan Ekmek) filmi de Azerbaycan’ın meşhur filmlerinden biri. Savaşın son dönemi ve bitiminden sonra Bakü’deki çocukların zorlu yaşamını gerçekçi bir sinema diliyle yansıtan film, dönemin büyük övgü alan yapımlarından biri. Film, yenilmiş Nazi askerlerinin Bakü’de halkın önünde olanca utançlarıyla yürüyüşleriyle başlar. Babasını evde bulamayan küçük çocuğun babasının peşinden camiye gitmesiyle uzun bir planda Arapça yükselen salavat sesiyle birlikte sunulan namaz sahnesi dinsiz Sovyetler propagandalarını alaşağı etmeye aday. Eldar Quliyev’in yönettiği "Bir Cənub Şəhərində" (Bir Güney Şehrinde) filminde ise modern yaşamın içinde geçmiş yerel kültürün çatışması ve gündelik hayatın getirdikleri resmedilir. 1973 yapımı Hasan Seyidbeyli’nin yönettiği "Nesimi", Tofig Taghizade’nin 1975’te çektiği "Dede Korkut" ve 1979 yapımı Eldar Guliyev’in yönettiği "Babek" filmlerini de tarihi filmlere örnek gösterebiliriz. Sovyetlerin Azerbaycan’da hakimiyet kurmasını kahramanlık miti içinde anlatan Ceyhun Mirzayev’in 1986 yapımı "İşareni Denizden Gözleyin" (Denizden Gelen İşareti İzle) filmini de yakın dönem tarihi film örneği olarak görebiliriz. Fazla değil 2 yıl sonra, 1988’de ise sisteme eleştirel gözle bakan, rüşvet ve ağır bürokrasi problemlerini mizahi bir dille bir bireyin dönüşümü üstünden resmeden Vaqif Mustafayev’in yönettiği "Yaramaz" filmi Azerbaycan film klasikleri arasında yerini almıştı. Doksanlara doğru oldukça enteresan kimi zaman politik zemini de olan polisiye filmler de çekilmişti. 1986 yapımı "Şeytan Göz Qabağında" (Şeytan Görünürde) ve 1990 yapımı "Gecə Qatarında Qətl" (Gece Treninde Cinayet) dönem özelliklerini yansıtan polisiye film örnekleri olarak görülebilir. Sovyet dönemi Azerbaycan sinemasının bütün fotoğrafını bir paragrafa sığdıramayız kuşkusuz. Meraklısına bu filmler kılavuz görevi görecektir.

2000 SONRASI YENİLENEN SİNEMA 

Doksanlarda çoğunluğu televizyon estetiğinde çekilen teknik olanakları zengin olmayan farklı türlerde üretimler yapıldığı görülüyor. Esas yükselişinse 2000 sonrasında olduğunu söyleyebiliriz. Azerbaycan sinemasının 2000 sonrasındaki gelişimindeki temel neden bu dönemde artan petrol gelirlerinin bir kısmının ülkenin her alandaki yeniden inşasına harcanması ve sinema filmleri için de bir kaynak yaratılmasıydı. Sovyet döneminden bütün Türk devletlerine yadigâr kalan devlet film şirketlerinden Azerbaycan’dakinin adı olan Azerbaycanfilm bu dönemde çok sayıda filme kaynak ayırdı.

Filmlerin içeriğine bakınca Azerbaycan toplumunun dönüşümünün ve yaşadığı tarihsel dönemlerinin izlerini görmek olası. Kırsal ve geleneksel yaşam tarzını yansıtan filmlerden, giderek şehir hayatının getirdiği modern insanın yaşadığı sorunlara doğru bir dönüşüm göze çarparken, ülkenin en önemli sorunu olan Karabağ Savaşı’nın izlerini de Azerbaycan sinemasında görmek mümkün.

PSİKOLOJİK BİR SOVYET ELEŞTİRİSİ

Dönüşümün yaşandığı bu dönemde Sovyet dönemiyle ilgili farklı yaklaşımlarda eleştirel filmler de ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan biri olan Oktay Mirqasımov’un yönettiği 2002 yapımı "Ovsunçu" (Büyücü) filminde, 1920’li yılların başında Sovyet kurumsal yapısı küçük bir kasabada oluşmaya başlarken halkın geleneksel aidiyetlerinin hızlıca ve zorlamayla değiştirilmeye çalışılmasının yarattığı travmatik hal anlatılıyordu. Kasabanın doktoruyla bölgeye gelen Kızıl Ordu komutanının gergin ve çatışmalı ilişkisi iki farklı yaklaşımın temsilini oluşturuyordu. 2010 yapımı "Kuklalar" filminde ise başlangıcın değil bitişin fotoğrafı çekilmeye çalışılmış. Seksenlerin sonunda Sosyalizmin çökmesiyle birlikte şehirde giydikleri komik kostümlerle para kazanmaya çalışan arkadaş grubunun değişen hayatları ve savaşla beraber aldıkları kararlar gösterilir.

BÜYÜYEN ŞEHİRDE TUTUNMA ÇABASI

Üretim ilişkilerinin değişmesiyle birlikte bütün Sovyet ülkeleri gibi Azerbaycan da büyük toplumsal dönüşümler geçirmek zorunda kalmıştı. Büyükşehrin dönüşen yüzü, insan ilişkilerinin tahribatı, güven zedelenmeleri, geleceğin belirsizliği gibi konu ve kavramlar Azerbaycan sinemasında da görünmeye başlayacaktı. Eldar Quliyev’in 1999 yapımı "Ne Güzeldir Bu Dünya", üretim ilişkilerinin değişmesinin insan üzerindeki tahribatını akıl hastanesinde kalan hastaların gözünden yansıtan çarpıcı ve oldukça orijinal bir dönüşüm hikayesi. Elçin Musaoğlu’nun 2009 yapımı filmi "40. Kapı"da ise babası Rus mafyası tarafından öldürülmüş köylü çocuğu Rüstem’in yeni ayak bastığı Bakü’de tutunma çabasını izleriz. Yeni binalar yükseliyorken insanlık kavramı yeni tanımlara muhtaçtır artık.

Haftaya; masallardan beslenen, gelenekselle moderni buluşturan yapımlardan Karabağ Savaşı’nın sinemaya etkilerine ve son dönem çekilen şehir hayatının modern dünyasında aile ilişkilerine odaklan ödüllü yapımlara uzanıp Azerbaycan sinemasının genel bir tablosunu sunmaya çalışacağım.


Rıza Oylum Kimdir?

1984 İstanbul doğumlu. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, Trakya Üniversitesi’nde aynı alanda yüksek lisans eğitimi aldı. Varlık, Virgül, Agora, RadikalGenç, Birgün, Cumhuriyet Kitap, Film Arası, Kitapçı, Sendika.org, ve Edebiyathaber.net gibi farklı mecralarda sinema ve edebiyat merkezli metinler yayımladı. Uzakdoğu Sineması, Rus Sineması, Alman Sineması, Ortadoğu Sineması, Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri, Doksanlar, Dünya Yazarlarından Yazarlık Dersleri ve İran Sineması kitaplarını yazdı. Ulusal ve uluslararası festivallerde jüri, küratör ve yayın editörü görevlerinde bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında ülke sinemaları üstüne konferanslar verip workshoplar yaptı. Halihâzırda bir vakıf üniversitesinde sinema tarihi dersleri veriyor. Seyyah Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR