Çingene mahallesi

Pazar, 2 Ağustos, 2020
Yan yana susabiliyorduk. Önceleri biraz Kafka’dan filan konuşmuştuk tabii ki, biraz daha önce, film yapmak üzerine giriş konuşmaları yapmıştık ama çok kısa zamanda susabileceğimizi bulunca, başlamıştı her şey.

Hiç trafik sıkışıklığı yok burada dedim. Sabah sekiz gibiydi, buna rağmen akıyordu trafik Prag’da. “Yok bizde mesai, sabah altıda başlar” dedi. Neredeyse öğlendi yani sekiz. Bilmiyorum belki şimdi değişti, henüz AB üyesi değildi Çekya, şimdiki adıyla. “Bir eski kral varmış, o erken kalkmayı sevdiği için böyle yapmış” dedi. Festivalde tanıştığım Slovak genç bir kadın yönetmendi. Çingenelere ilişkin bir film yapmıştı. Yok, öyle şen şakrak bir film değildi. Bir dışlanma hikayesiydi. O mahalleye gidecektik. Üç gün olmuştu hâlâ gitmemiştik. Gidersek, manasızlaşacaktı, birlikte olmak. Bu yüzdendi.

Önemli şeyler yapıyorduk ama; nehrin kenarına bacaklarımızı sallıyorduk, Şehrin şavkı suya vuruyordu, köprünün üstünde caz çalıyordu sokak müzisyenleri, tramvayların zil sesi de geliyordu arada ve sıkça gidip bir marketten, en ucuzundan kutu bira alıp, susuyorduk…

Sonra düşündüğümde hep, aklıma bu geldi, susmak kısmı. Yan yana susabiliyorduk. Önceleri biraz Kafka’dan filan konuşmuştuk tabii ki, biraz daha önce, film yapmak üzerine giriş konuşmaları yapmıştık ama çok kısa zamanda susabileceğimizi bulunca, başlamıştı her şey. Hiç muhabbet olmuyor değildi. “Bak burası Kafka’nın evi” diyordu mesela ya da daha az bilinen bir Prag ayrıntısı. “Biran bitti mi?” diye soruyordum ben de. Bu, onun söylediklerine ilgisiz olduğumdan değildi aksine, bir belgeselcinin ağzından ayrıntı toplamak güzeldi her zaman ama birlikte susabileceğiniz insan bulmak zor oluyordu.

Konuşacak insan daha çoktu.

Gerçi o da pek kalmadı galiba…

Kalabalık bir ev partisine götürüyordu akşamları. Sinemacılar oluyordu davette her zaman daha çok. Önce filmlerden konuşuluyordu, sonra benle biraz Kafka’dan, belki biraz Milan Kundera ve memleket halleri, karşılıklı, arada ot içiliyordu ve bolca bira. Biz erken kaçıp, susmaya gidiyorduk.

Çingene mahallesine gideriz diye korkuyorduk.

Sabah altıda gerçekten trafik vardı. Tramvaylar, ağzına kadar dolu, uykulu insanlar taşıyordu. Erken işe başlamayı seviyorlardı, öğleden sonra güneşi yakalıyorlardı. Belki sevmeyenler de vardı ama benim konuştuklarım böyle dedi.

-“Sabah çok erken kalkınca sanki hayattan daha fazla zaman çalıyorum” diyordu Ahmet abi.-

Biz istemeye istemeye Çingene mahallesine gidiyorduk. Son çare “Bu saatte kalkmış olabilirler mi” dedim. “Yatmamış olabilirler” dedi. Çok bira içmiştik. Kutu bira kokuyorduk galiba, ekşi bir metal kokusu vardı. Belki bir iki kere de üstümüze döküldüğü içindi. Bir tren istasyonun arkasında, eski bir işçi mahallesiydi, daha da kırık dökük. Bu saatte bile iki-üç kişi sokağın başındaydılar. Torbacı bunlar diye düşündüm. Algı da marihuanaydı bu. Öğretilmiş suç fotoğrafı. İktidarına göre tabii ki.

“Geldik” dedi.

Rayların üzerinden karşıya geçecektik ama bir tren geliyordu. Eskiydi, bir film sahnesinden çıkmış gibiydi. Başka bir şehre gidiyordu. Ona bindik.

Sustuk…

YAZARIN DİĞER YAZILARI