İstanbul Sözleşmesi karşıtı lobiye zorunlu cevap-3: Devlet veri toplamıyor, şeffaf paylaşım yapmıyor

Perşembe, 21 Mayıs, 2020
Veri ihtiyacını karşılamak için kadın örgütlerinin medya haberleriyle sınırlı kalmaktan başka şansı olmayan listelerini izlemeliyiz. Ancak şiddet olaylarının basına ne ölçüde yansıdığı da şüpheli ve o nedenle bu listeler de tek ölçüt olmasına rağmen güvenilir olamıyor, maalesef. Örneğin herkesin hatırında kalanlardan Emine Bulut cinayetini düşünelim.

Aile Akademisi’nin “On maddede İstanbul Sözleşmesi neden iptal edilmeli?” başlıklı iddialarına cevap üreterek, sözleşmenin neden gerekli olduğunu açıklamaya devam ediyorum.

6- Sözleşme uygulandığı yıllar boyunca şiddeti önleyememiştir

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulandığı yıllar boyunca şiddeti önleyemediği iddiası, diğer iddialardan biraz daha farklı olarak, çarpıtma ve önyargı filan değil külliyen yalandır. Çünkü onaylandığı günden bu yana ülkemizde İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü yükümlülükler yerine getirilmedi. Sözleşmenin uygulanmasını kolaylaştıracak yasal mekanizma olarak tasarlanan 6284 sayılı şiddet yasası da etkin uygulanmadı. Özellikle iddialarına cevap üretmeye çalıştığım sözleşme karşıtı lobinin karalama kampanyası nedeniyle kadına yönelik şiddet karşısında siyasi iradenin zayıflaması şiddetle etkin mücadeleyi engelledi. İlgili bakanlıklardan itibaren en alt kademedeki kolluk görevlisine uzanan şiddetle mücadele zincirinin halkaları işlevsiz kaldı, siyasi iradenin zayıflaması yüzünden. Gerek veri toplama ve şeffaf paylaşım gerekse kadın sığınma evlerinin sayı, kapasite ve kalite yönünden iyileştirilmesi için adım atılmadığı gibi sığınmak isteyen kadınlar, ilgili görevliler tarafından caydırılmaya çalışıldı. Şiddet gören kadınlar, Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezlerine (ŞÖNİM) başvurduğunda “Orası hapishaneden farksız, en iyisi evine gitmen” sözleriyle, geri çevrildi, çevriliyor. Kısacası sözleşme uygulanmadığı için “sözleşmenin şiddeti önleyemediği” iddiasının yalan olduğu bu tek örnekle bile açıkça görülebilir.

Yine de maddeye devam ederek yalanı desteklemek için kullanılan örneği görelim: “Toplumsal cinsiyet eşitliğinde model ülke olan İskandinav ülkelerinde şiddet ve tecavüz oranları ürkütücü sevilerdedir. Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre Finlandiya’da her yıl 50 bin kadın tecavüz ve cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Danimarka’da 2017 yılında 24 bin kadın tecavüze uğramış veya tecavüz girişiminde bulunulmuştur. Konu ile ilgili Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Kumi Naidoo, cinsiyet eşitliği açısından ilk sıralarda yer alan İskandinav ülkelerinin şok edici derecede yüksek tecavüz oranlarına sahip olmasının bir çelişki olduğunu ifade etmiştir.”

Görüldüğü üzere İskandinav ülkelerinden verilen örnekler cinsel şiddetle ilişkili. Bu ülkelerde gerek kamunun veri paylaşımı gerekse kadınların, cinsel şiddeti açıklayıp, yargıya baş vurma imkanlarının bizim gibi ülkelere kıyasla ne denli yüksek olduğuna değinilmiyor tabii iddialarda. Bizde özellikle cinsel şiddet şikayetlerinin, yaşanan cinsel şiddetin sadece yüzde 20’siyle sınırlı kaldığı yönündeki bakanlık açıklamaları dahi belirtilmiyor. Ayrıca şiddet başvurusu üzerine İskandinav ülkelerinde, kamunun ciddiyetle üzerinde durup mücadele mekanizmalarını etkin uygulamasının, sayısal yükseklikteki payı, hiç dikkate alınmamış. Diğer taraftan bu ülkelerde, partnerin bilgisi ve rızası dışında gerçekleşen prezervatifsiz cinsel ilişkinin de cinsel saldırı kabul edilerek, cezai işlem gerektiren cinsel suçlar arasında tanımlandığı, açıklanmıyor iddialarda.

O ülkelerle bizim ülkemiz arasında şiddet karşılaştırmasına gidilirken cinayet sayılarıyla cinsel şiddet sayılarını karşılaştırmak gibi çok önemli bir kıyaslama hatası yapılıyor üstelik. İskandinav ülkeleriyle Türkiye arasındaki şiddet karşılaştırmasına dair çarpıklığı anlamak için şu satırları görelim: “Benzer şekilde toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı politikaların uygulanmaya başlamasından sonraki süreçte de, ülkemizde istatistikler şiddetin azalmadığını göstermektedir. Adalet Bakanlığı verilerine göre aile ve asliye mahkemelerinde onaylanan kolluk kuvveti kararları her geçen yıl artmaktadır.” Görüldüğü üzere cinayetle cinsel şiddeti karşılaştırma yoluyla bilinçli olarak yaratılan “toplumsal cinsiyet perspektifine sahip ülkelerde şiddet daha fazla” illüzyonu yeterli gelmemiş ki bir de koruma tedbir taleplerinin giderek yükselmesini buna ekliyor ve sözleşme uygulandığından beri artan şiddet örneği olarak kullanıyorlar. Böyle bir kıyaslama yapılamaz çünkü İstanbul Sözleşmesi ve 6284 öncesi koruma tedbir kararları uygulaması yoktu. Eskiden olmadığı için sözleşme ve yasa sürecinde arttığını söylemeleri, yalanı en net biçimde açığa çıkarıyor.

Sözleşme ve yasanın yürürlüğe girdiği yıllar içerisindeki artışa gelince birincisi kamu, düzenli veri toplama ve paylaşma görevini yerine getirmediği için güvenilir bilgi akışına sahip değiliz ve bu nedenle artma eksilme yönündeki değerlendirmeler, doğruluğu tartışılır iddialar olmaktan öteye gidemiyor. İkincisi yine kamu, toplumu ve kadınları şiddetle mücadele mevzuatı ve hakları konusunda bilgilendirme görevini yeterince etkili biçimde yerine getirmediği için kadınlar haklarını, ancak sivil toplum faaliyetleriyle öğrenebiliyor ve bu nedenle yıllar içinde yeni haberdar olmaktan kaynaklanan artıştan söz etme ihtimalimiz olabilir. Bu gerçek şiddetin giderek yükselmediği anlamına da gelmez elbette. Güvenilir verilere dayalı gerçekçi analiz yapma imkanımızın olmadığını gösterir.

Veri ihtiyacını karşılamak için kadın örgütlerinin medya haberleriyle sınırlı kalmaktan başka şansı olmayan listelerini izlemeliyiz. Ancak şiddet olaylarının basına ne ölçüde yansıdığı da şüpheli ve o nedenle bu listeler de tek ölçüt olmasına rağmen güvenilir olamıyor, maalesef. Örneğin herkesin hatırında kalanlardan Emine Bulut cinayetini düşünelim. Medyada haber oluşu, sonradan öğreniyoruz ki Emine Bulut, kamusal alanda ve çoklu bıçak darbeleriyle işkence edilerek öldürüldükten beş gün sonra gerçekleşmişti. Yani her şiddet vakasını bırakalım her kamuya açık işkenceli cinayet bile basına düşmüyor. Nitekim Emine Bulut cinayetini de yerel basından değil, kolluk ve adliye resmi açıklamalarından değil (çünkü böyle şeffaf bilgilendirme yok) bir çocuğun cinayet anında çektiği videoyu, günler sonra sosyal medyada paylaşmasıyla öğrenmiştik. Bu tek örnek bile İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmadığını göstermeye yeterlidir.

Ancak bu gerçekler karşıt lobinin önyargısını değiştirmiyor: “Bir bakıma uygulamada olan İstanbul Sözleşmesi ve dayandığı toplumsal cinsiyet perspektifinin hem ülkemizde hem de dünyada şiddeti önlemedeki başarısı oldukça tartışmalıdır.” Karşıt lobinin hükmü böyle ama gerçek böyle değil. Kadına yönelik şiddetin tüm biçimleriyle ilgili verilerden mahrumuz. Şiddet gerçek boyutuyla topluma yansıtılmadığı gibi kamunun kılcal damarlarına kadar işleyen biçimde şiddet verilerini toplayarak elinde bulundurduğu da söylenemez. Sadece şiddetin cinayet boyutuna dair kısmi veriler var elde.

Kısmi cinayet verilerine bakarak cevap üretmek durumundayız: “Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’de kadına yönelik cinayet oranı, istatistiklere göre 2002-2009 yılları arasında yüzde 1400 artış gösterdi.” Haberde 2002 yılında öldürülen kadın sayısı 66 iken bu rakamın yıllar içinde yükseldiği 2008 yılında 806 kadının öldürüldüğü görülüyor. 2008 öncesi bugün bile düzenli tutulmadığını gördüğümüz veriler hiç tutulmuyordu aslında. Ve cinsiyet temelli şiddet tanımı da olmadığı için o rakamların gerçekleri ifade etmekten uzak olduğunu aklımızın bir köşesinde tutmak gerek.

Yine de yüzde 1400 artışın resmi veri olduğunu söyleyebiliyoruz. Böylesi bir veriye de 2009 yılında Van Milletvekili Fatma Kurtulan’ın yönelttiği soru önergesine verilen cevapla ulaşılmıştı. Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin önergeye verdiği cevapta “2009 yılının ilk yedi ayında öldürülen kadın sayısının 953’e ulaştığını” belirtmişti. 2009 yılının ilk yedi ayında kadın cinayeti sayısı Adalet Bakanı tarafından 953 olarak belirtiliyor ve 2019 yılında kadın örgütlerinin raporuna göre öldürülen kadın sayısı 474 olarak açıklanıyor. Sadece on yıl arayla verilen bu iki rakam bile toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan cinsiyet temelli şiddetin İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasından sonra yükseldiği iddiasını çürütüyor. Bilindiği gibi sözleşme 2014 yılında yürürlüğe girmişti. Ve bu rakamlar ışığında İstanbul Sözleşmesi’nin şiddeti önleyemediği değil bu tam uygulanmayan haliyle bile şiddetle mücadeleye ciddi katkı sunduğu söylenebilir ancak.

Not: Madde başlığı ilgili metne ait olup başlığa ilişkin içerikten alıntı tırnak içinde sunulmuştur ve aynı usulde bir sonraki yazımla devem edeceğim.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI