Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Hayat eve sığar, peki ya iş?

Pazartesi, 4 Mayıs, 2020
Yaklaşık üç buçuk yıllık esnek, son altı yedi haftadır ise katı biçimde yaşadığım ev ofis deneyiminin bana öğrettiği başlıca şey, evin bir ofise çevrilmesi halinin her şeyden önce “ev zamanını” bitmek bilmeyen bir iş zamanına dönüştürmesi. Kişisel zevkler için ayrılan, sevdikleriyle geçirilen, evde yapılan ve yapılması gereken işlere harcanan zamanın “iş zamanından çalınan”, yani boşa geçirilen anlar olarak deneyimlenmesine yol açması.

Bir bankanın reklam filminde, işlerini evlerine taşımış, çoğu kadın bankacı “güzel günler çok yakında geri gelecek” diyerek müşterilerine evlerinden hizmet veriyorlar. Kimisinin çocuğu kucağında, kimisi salonda yemek masasının arkasında, kimisi bir kitaplığın önünde, “aypetim yanımda, buradan da yapabiliyorum” diyor hattaki müşteriye. Fonda 70’lerden kalma “bir başkadır benim memleketim” şarkısı… Kıbrıs Harekâtı yıllarında çokça çalınıp dinlenmiş. 12 Eylül döneminde yerini Müşerref Tezcan’ın “Türkiyem Türkiyem cennetim” marşına bırakacak. Yine olağanüstü bir dönemdeyiz; savaş değil, darbe değil ama evlere kapatıldığımız, beklenen büyük ekonomik krizin eşiğindeki bu yeni olağanüstü halde memleket güzellemesi yapmak da askere değil bankaya düşecek haliyle. Karşılıklı sohbet ederek işimizi yapıyorduk, diye eski güzel günleri yâd eden müşterisine “olsun, çayımı aldım, karşınızda içiyorum siz merak etmeyin” diye sesleniyor banka çalışanı. Muhtemelen yakın bir gelecekte işlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan ve müşterilerine güzel günlerin çok yakında olduğunu söylemek için harıl harıl, evlerden çalışan güler yüzlü bankacılar görüyoruz. Evden çalışmak ne güzel şey. Reklamların dünyasında. Çocuğun kucağında, çayın önünde… Güvendesin.

Gelelim içinde yaşadığımız gerçekliğe. Bir sivil toplum kuruluşunda yönetici olan arkadaşım telefonda şuna benzer bir söz söylüyor: “Sanki eve kapandığımız ilk günden beri çok uzun tek bir işgününü yaşıyoruz.” Dur, not alayım, ben de tam bu konu üzerine bir yazı yazmak istiyordum, diyorum. Masanın üzerindeki kâğıtlardan birine yazıyorum cümleleri bir yandan konuşmaya devam ederken. Masanın üzerinde dağınık şekilde kâğıtlar duruyor. Uzun süre orada kalmayacaklar. Bir-iki günde bir toplayıp atıyorum üzerilerinde ne olduğuna bakmaksızın. Dağınıklıkla başka türlü baş etmek zor… Bu yüzden arkadaşımın tam olarak hangi cümleleri kurduğunu hatırlayamam şimdi. Ama hissiyat net. Altı-yedi hafta oldu evde. Upuzun bir iş günü gibi. İlk başlarda çok daha zor geldi, hem çocuklar evde, yemek isterler, ilgi isterler, hem evi çekip çevirmenin kendisi başlı başına bir iş, hem de o işgününe sığdırılması gereken, “home-office” işleri ve onlayn toplantılar var. Böyle böyle, bir sonrakinin bir öncekinden hiçbir farkı olmadığı için uzayıp sündürülmüş tek bir güne dönüşüyor zaman.

Ev-ofis. Üniversiteden atılınca odamdaki kitapların yarısını dağıtmış, yarısını da eve getirmiştim. Yıllar önce, iki yıllığına geçici görevlendirmeyle İzmir’e taşındığımda, roman, öykü, şiir ve biyografiler dışındaki kitapları Ankara’daki okulda odama taşımıştım. Okuldaki küçük, loş bir avluya bakan odamın duvarları kitaplıklarla doluydu. Sonradan İzmir’de bir özel üniversitede yarı zamanlı ders vermeye başlayınca, oradaki meslektaşlarımın odasının ne kadar kitapsız olduğuna şaşırmış, bunu özel üniversitelerde kimsenin iş güvencesinin olmamasına bağlamıştım. Öyle ya, özel üniversitede sözleşmesinin bir yıl daha uzatılıp uzatılmayacağını bilmeyen bir akademisyenin bir odaya kalıcıymış gibi yerleşmesi çok da anlamlı değildi. Benim yetiştiğim üniversitenin geleneğinde ise, hocaların odalarının bambaşka bir anlamı vardı. Makalelerin, tezlerin yazıldığı, derslerin ve uzun sohbetlerin yapıldığı odalardı. -Benim uzak olduğum dönemde, şimdi doçent olan tez öğrencim tezini yazmak için kullanmıştı odamı.- Diyeceğim, Ankara’ya bu sefer iki çocukla taşındığımda, evde bir ofisim yoktu. Evdeki zamanım çocuklara aitti. Belki de bu yüzden, fakültenin uzun koridorunun tam ortasındaki o küçücük, karanlık odayı tutkuyla seviyordum. Yalnızca iş olarak değil, kendimi var etmenin başlıca yolu olarak gördüğüm şeyi dilediğim gibi yapabildiğim, sadece bana ait olan bir mekân. Bunun nasıl bir yanılsama olduğunu anlamam çok uzun sürmedi tabii. Sadece birkaç yıl içinde, akademinin nasıl bir yer olduğuna dair zihnimde çizdiğim o tablo yerle bir oldu. Boyaları birer birer döküldüğünde artık ne bir işim ne de bir ofisim kalmıştı.

Ev-ofis olayı ilk o zaman girdi hayatıma. Çocukların odası birleştirildi. Böylece evdeki en küçük odada, yeni kütüphaneler eklenerek okuldaki kitapların bir kısmını ve bir çalışma masasını alacak kadar yer açıldı. Artık resmi olarak bir işim olmasa bile yazmak, üretmek, çalışmak için eve kapanmak üç buçuk yıl önce hayatımın olağan bir parçası haline gelmişti bile. Tasarımcıların, yazarların, editörlerin, işini kaybeden gazetecilerin, akademisyenlerin ve serbest çalışan çok farklı iş kollarından insanların alışık olduğu bir durum evden çalışmak. Bunu tercih eden ve getirdiği rahatlıktan, esneklikten keyif alanlar da var mutlaka. Oysa insanı eve kapatan, işinin gerektirdiği sosyal ilişkileri kurmaktan ve sürdürmekten alıkoyan bir yanı var evden çalışmanın. Küçük çaplı toplantı ve görüşmeleri kafelerde yapma zorunluluğu da cabası.

Başımıza gelen bu felaketin ardından, salgın nedeniyle işyerlerinde alınan önlemlerle, bankacısından öğretmenine pek çok çalışan işlerini evden yürütmek, yani işini işe gitmeyerek yaparak hastalanmaktan korunmak gibi bir şansa kavuştu. Zorunlu olmasa bile üretime devam eden fabrikalarda, inşaatlarda çalışmaya devam eden onca işçinin, kargo elemanının, sağlıkçının, market çalışanının durumu ve tehlike karşısındaki çaresizlikleri dikkate alınınca ev-ofis, çalışanların bir kısmına altın tepside sunulmuş sınıfsal bir ayrıcalık gibi görünüyor. Niyetim, kayırmacılığın, sömürünün ve mobbingin türlü biçimlerinin yaşanabildiği ofis ortamlarına bir güzelleme yapmak değil. Ancak salgın sonrasında değişen ekonomik dengelerin yeni çalışma alışkanlıkları yaratacağına dair öngörülerle birlikte gelen “ev-ofis”in daha yaygın biçimde kullanılacağına yönündeki tespit, elimde değil, tüylerimi diken diken ediyor.

Yaklaşık üç buçuk yıllık esnek, son altı yedi haftadır ise katı biçimde yaşadığım ev ofis deneyiminin bana öğrettiği başlıca şey, evin bir ofise çevrilmesi halinin her şeyden önce “ev zamanını” bitmek bilmeyen bir iş zamanına dönüştürmesi. Kişisel zevkler için ayrılan, sevdikleriyle geçirilen, evde yapılan ve yapılması gereken işlere harcanan zamanın “iş zamanından çalınan”, yani boşa geçirilen anlar olarak deneyimlenmesine yol açması. Dahası, reklam filminde tatlı tatlı müşterisiyle ilgilendiğini gördüğümüz kadın çalışanların, evde yaşayan diğer insanlarla paylaşılsın ya da paylaşılmasın, bir iş olarak kabul edilmediği için yorgunluk, bitkinlik sebebi olarak da görülmeyen ve herhangi bir değer ürettiği düşünülmeyen evdeki emeği böylece daha da görünmez bir hal alıyor. Ev-ofis, kamusal alana ait olanı yani işi eve taşırken, feminist hareketin özel olanın politik olduğu yönündeki itirazına ses vermiyor. Evdeki eşitsizlik ya da şiddeti kamusal alana taşımıyor. Tam tersine evi, özel alanı, sonu gelmez bir işgününün içinde eritiyor. Sevenine bir şey diyemem, ama ben almayayım.


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI