İslam ve Sol Çalıştayı'nın ardından

Salı, 28 Ocak, 2020
Altı oturumla iki gün süren İslam ve Sol Çalıştayı, hem konu ve konukları hem katılımcıları hem de mekanın halini en iyi tanımlayacak sözle dolu doluydu. Seçtiğim iki örnekle, sizlere çalıştay hakkında fikir vermeye çalışacağım bu yazıda.

Sivrice merkezli depremde hayatını kaybedenlere rahmet, yaralılara şifa ve ülkemize başsağlığı diliyorum. Deprem uzmanlarının sıkça dile getirdiği gibi her depremde pek çok şey öğreniyoruz. Deprem bilimi açısından uzmanların öğrendikleri kadar biz sıradan insanların öğrendikleri de önemli. Toplum bilim ve sosyal psikoloji açısından, siyaset bilimi açısından analize değer ne çok hadise yaşandı depremde. Depremde insanlar öldü ama insanlık ölmedi dedirtecek olaylar ve açıklamalar gibi deprem insanları öldürdü ama önyargıları öldüremedi, dedirten çirkinlikler yan yana, iç içe.

Hafta sonu 2. İslam ve Sol Çalıştayı’ndaydım.

Altı oturumla iki gün süren çalıştay, hem konu ve konukları hem katılımcıları hem de mekanın halini en iyi tanımlayacak sözle dolu doluydu.

Seçtiğim iki örnekle, sizlere çalıştay hakkında fikir vermeye çalışacağım bu yazıda.

İslam ve Sol Çalıştayı’nın ilk günündeki ikinci oturumunun konuşmacıları arasında Komün Dergi’den Çağdaş Balcı da yer aldı.

Bana göre ilk gün ikinci oturumda kullanılan “ideolojik yerelleşme” kavramı, İslam ve Sol Çalıştayı’na damga vurmaya aday görüşlerden birisi. Komün Dergi’den Çağdaş Balcı’ya göre ideolojik yerelleşme, yerelcilik değil. Marksizm’in evrenselliğini özenle vurgulayarak “hadi bir yerele gidelim, yerelde olanı kabul edelim” anlamına gelmiyor. Komün Dergi’nin yaklaşımında ideolojik yerelleşme, komünist bireye yerelden politika üretme alanı açıyor. Yerel dinamikleri tanıyıp anlamakla politika üretme sahasını geliştirecek şekilde işlevsel tanım getirildi kavrama. Ki bana göre bir nevi “sol açılım” önerisiydi, ideolojik yerelleşme kavramına getirilen bu işlevsel tanım. Ve bu haliyle İslam ve Sol Çalıştayı’na, “hangi İslam, hangi sol” sorusuyla getirilen yüzeysel eleştiriye karşılık “nasıl?” sorusu öne çıkarılarak verilen bir cevaptı. Marksist bireyi, yerelde politik çaba üretmeye davet eden bu yaklaşımın, çalıştayın muradına uyumu da ayrıca kayda değer. Bu coğrafyada “İslam ile müşerref” olmadan sol politika üretilemeyeceğinin teslimini düşündürdüğü için de hem bir özeleştiri sezdim Çağdaş Balcı’nın sunumunda, hem de yerele yönelmekle gerçekleştirilecek bir sol açılım arayışını çağrıştıran özeleştiri.

Çalıştayda başlı başına bir “yüzleşmeler” atölyesi oturumu bulunmakla birlikte hemen her konuşmacının sözlerinde bazen açık bazen örtük özeleştiri görmek mümkündü. İlaveten karşısındakine/yanındakine yönelik hesaplaşma arzusunu açığa çıkaran sitemlerle yüklüydü konuşmalar. Farklılıkların bir aradalığını yansıtan, çarpıcı örneklerden birisi de bence silahlı mücadeleyi yadsımayan görüşlerle silahlı mücadeleden ikrah etmiş görüşlerin aynı oturumda yan yanayken konuşulabilmesiydi.

Silahlı mücadelenin hakikat arayışını zehirlediğini ve toplumsal adalet çağrılarını imkansız kıldığını dile getiren Ümit Aktaş, Yasin Suresi’nden örnek vererek sözün gücü üzerinde durdu daha çok. “Gökten bir ordu indirmedik, doğrusu size bir sayha yeterdi” ayetiyle, kelamın toplumları değiştiren etkisi vurgulandı. Tarihten getirdiği Abdulgaffar Han ve Peştun Vadisi örneğiyle görüşlerini pekiştiren Ümit Aktaş, derin düşüncelere sevk etti dinleyenlerini. Nasıl olup da fikir ve eylem yoldaşı iki devrimciden, çok erken zamanda öldürülen Gandhi dünya çapında tanınmışken hayli uzun ömürlü olan Abdulgaffar Han, Müslümanlar arasında dahi yeterince bilinmedi? Peştun Vadisi’nden İngiliz sömürgeciyi Abdulgaffar Han, yüz bin silahsız “talibiyle” yani sözün gücüyle çıkarmışken bir iki nesil sonra aynı vadide tarihin en kıyıcı silahlı örgütlerinden Taliban nasıl yeşerdi? Bu sorulara cevap üretirken sömürgecilik çağının, ilim mücadelesiyle sonlandırıldığı Peştun Vadisi’nde ortaya çıkan silahlı mücadele gerekçesiyle ve aynı yerden yeni sömürgecilik düzeninin kurulduğunu hatırda tutmak gerekir. Tabi bir de Büyük Oyun adıyla diplomasi tarihinde önemli yer tutmuş politikayı, İngiltere ve Rusya’nın Afganistan odaklı “centilmenlik” anlaşmasını iyice incelemek.

Çalıştayda kadın varlığı ve kadın oturumu üzerine sözümü okur sabrını daha fazla zorlamamak için gündem izin verdiği ölçüde başka yazılara bırakmakta fayda var. Çalıştay kitapçığı hazırlanıncaya kadar katılamayan ilgiler için tüm oturumların kayıtlarının da sosyal medyada yayınlandığını belirtmekteyim.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI