Gelecekten kopmuş eğitim siyaseti

Cumartesi, 18 Ocak, 2020
Son on yılda, AKP iktidarının eğitim konusunda vaatleri gerçekleşmedi. Bütün ölçme verileri, hem temel eğitim hem de yüksek öğrenimde eğitim kalitesinin artmadığını hatta gerilediğini gösteriyor. Daha kaliteli bir eğitim ortamından bahsetmek hemen hemen imkansız. Eğitim alarak fırsat eşitliği yakalama iddiası, eğitimli işsizlik kalabalığına katılma konusunda bir denkliğe dönüşmüş veya lütfa bağlı hale gelmiş görünüyor.

Ortaöğretim kurumları bu hafta yarıyıl tatiline girdi. Bu vesileyle (ne alakası var demeyin; maksat vesile olsun) bir süredir yazmak istediğim, eğitim meselesinin hızlı olmayan ama derin siyasi etkisinden biraz bahsetmek istiyorum. Cumhurbaşkanı’nın gençleri evlenmeye, evlenip çok çocuk yapmaya teşvikte ısrarlı olduğunu biliyoruz. Bu yaklaşımı, pek çok meselede olduğu gibi yanlış öngörülere yaslanan bir siyasi riski de içeriyor aslında. Bu “çoğalma” talebinin rasyonel tarafı, “aman nüfus yaşlanmasın” endişesine dayandırılıyor. Fakat Türkiye giderek yaşlansa da, halen ciddi bir genç potansiyele sahip. 2018 rakamlarına göre, 0-14 yaş arası toplam nüfusun yüzde 23’ü civarında. 2019 MEB istatistiklerine göre ilk ve orta öğrenimdeki öğrenci sayısı 18 milyon üzerinde. Bunun üçte birinden fazlası da orta öğretim kurumlarında. Üniversitelerdeki öğrenci sayısı 7 milyonun üzerinde. Bu kadar çok çocuk, bu kadar öğrenci demek, eğitim başlığının insanların ve dolayısıyla siyasetin önemli meselesi olması demek. Eğitim ve (çocuklar) gençler söz konusu olunca, hadise otomatik olarak “geleceğe” bağlanıyor. Çocuklar ve eğitim üzerine yaptıklarınız veya yapamadıklarınız, söyledikleriniz ya da söyleyemedikleriniz de kaçınılmaz olarak gelecekle ilgili olmak zorunda. Eğitim, her şeyden önce daha iyi bir gelecek yaratma kapasitesiyle önemli.

Türkiye’de “Cumhuriyet Projesi”nin bütünü ve başardıkları veya başaramadıkları üzerine hiç bitmeyen bir tartışma var. Hemen her konu başlığı üzerinden uzun, derin ve bitmeyecek bir oturum açılabilir. Fakat kimsenin kolay itiraz edemeyeceği, etse bile bazı zorlama şerhlerle kabul etmek zorunda olacağı bir gerçek var: Cumhuriyet Projesi, “eğitimin önemi” konusunda –“eğitim şart” başlığıyla karikatürize edilemeyecek sahicilikte– köklü ve yerleşik bir algı üretebilmiştir. Tıpkı bu memleket insanının, sabahtan akşama kadar “siyasetçilerin yalan söylediğini” tekrar etseler bile seçime katılmaktan vazgeçmemesi gibi, artık çok doğru olmadığını görseler veya bunu tekrar etseler de, çocukların okuyarak adam olabileceğine ilişkin umutları azalmıyor. Büyük bir kesimi yoksul olan ve gelecek endişesi hiç bitmeyen bu ülkenin insanları, çocuklarını kurtarmak için veya daha yapılabilir gördükleri sınıf atlama imkanı için, “okutmayı” hala esas kapı olarak görüyor. Yüzde 75’inin hiç tasarruf yapamadığı bir ülke için hiç şaşırtıcı bir sonuç değil. Özellikle kadınlarda bu güçlü inanışın ve “kurtuluş” ışığının sembolik ifadesi; “ne yapıp edip çocuğumu –bazen de cesaretle “kızımı”– okutacağım” oluyor. Eğitim, çocuğun elinin ekmek tutmasının, muhtaç kalmamasının onurlu ve mümkün yolu olarak görülüyor.

Biraz kökleşmiş algıdan, biraz mecburiyetten canlı kalan bu beklentinin, gerçek hayatın duvarlarına çarptığında çıkardığı ses ise pek “güzel” değil. Genç işsizlik yüzde 25’in üzerinde seyretmeye devam ediyor. 2019 rakamlarıyla lise ve yüksek okul mezunu işsiz sayısı 2 milyonu geçmiş durumda (“Vazgeçmişler” hesaba katılmadan yapılan sayımda, 1 milyon 34 bin üniversite mezunu işsiz). Üniversiteli işsiz sayısı katlanarak artıyor. 2005 yılında işsizlerin yüzde 12’sini oluşturan üniversiteliler, şimdi yüzde 26’ya ulaşmış, yani iki katından fazla artmış durumda. Üniversiteli işsiz kadın oranı neredeyse yüzde 40’lara dayanmış. Ayrıca “her ile bir üniversite” gibi –kalite sorunları bir yana– sonuçları da pek hesaplanmamış, planlanmamış hamleler yüzünden, “okumuş” işsiz kalabalığı, taşraya doğru genişliyor. Kadınların işgücüne katılım oranındaki düşük seviye ve tarıma dayalı ekonomi nedeniyle işsizlikten daha az etkilendiği varsayılan taşrada, genç kuşak alışılmış denklemi zorluyor. Eğitim ve özellikle de sıradan insanın eğitime yüklediği anlam, giderek daha fazla ekonomik –ve sınıfsal– bir içerik kazanmaya başlıyor.

AKP iktidarının sağladığı siyasi desteğin, ideolojik-siyasi –veya kimlik eksenli– olmayan, daha rasyonel gerekçeleri hakkındaki analizlerin çoğunda, eğitim (ve sağlık) alanında sağlananlara sık atıf yapılır. İktidar ve özellikle Erdoğan da, bunları çok sık gündeme getirir. Ders kitaplarının ücretsiz dağıtılması, harçların kaldırılması, burs imkanları gibi örnekler sıralanır. “Her ile üniversite” meselesi de, bir eğitim yatırımı olmaktan çok hizmeti ayağa getirme şeklinde bir siyasi yatırım olarak formüle edilmişti. Elbette 28 Şubat’ta uygulanan türban yasağının aşamalı olarak gündemden kalkmasının da, kültürel-ideolojik tarafı yanında, “fırsat eşitliği” açısından sonuç yaratmış olduğu düşünülebilir. Sürdürülebilir olup olmamasına bakılmaksızın eğitim alanında sağlanmış olan bu imkanların tamamı, insanların çocukları için daha iyi bir gelecek fikriyle ilişkileniyordu. Ve aslında terse döndüğünde risk yaratacak bir siyasi beklentiyi kışkırtıyordu. İktidar, geleceğe çocukları üzerinden bakan kendi kültür dairesindeki kalabalığa kabaca üç şey söylüyordu. Çocuklarınız daha iyi ve rahat bir eğitim alacaklar, şimdiye kadar dışlandıkları fırsatlarda öne geçecekler ve sizin “değerlerinize” daha uygun ortamlarda okuyacaklar.

17 yılın sonunda, hadi ilk yedi yılı da dışarda tutalım son on yılda, AKP iktidarının eğitim konusunda vaatleri gerçekleşmedi. Bütün ölçme verileri, hem temel eğitim hem de yüksek öğrenimde eğitim kalitesinin artmadığını hatta gerilediğini gösteriyor. Daha kaliteli bir eğitim ortamından bahsetmek hemen hemen imkansız. Eğitim alarak fırsat eşitliği yakalama iddiası, eğitimli işsizlik kalabalığına katılma konusunda bir denkliğe dönüşmüş veya lütfa bağlı hale gelmiş görünüyor. Bütün öğrencileri imam hatiplere zorlama, bütün okulları imam hatiplere benzetme çabaları da, parlak sonuçlar yaratmış değil. Ne AKP istediği dindar nesli yetiştirebildi, ne de çocuklarını “kültürel kopmadan” koruyacaklarını zanneden ebeveynler tatmin oldu. Yapılan pek çok araştırma gençlerde dindarlığın hızla gerilediğini gösteriyor. Daha iyi bir eğitim verip, daha parlak bir gelecek görmeyen gençler, daha dindar ve “kindar” olmadılar. Daha önce geleceğe çocuklarının üzerinden bakıp AKP iktidarına destek verenler, şimdi aynı pencereden olanlara bakınca, minnet yerine endişe hissediyor. İktidarın eğitim projesi, gelecekle bağını kaybettiği için siyasi olarak da çökmüş durumunda. Kendisine yakın olanlara daha fazla sözü geçer diye düşünen Erdoğan, geleceksiz siyasetin gençler ve onların aileleri için anlamını kaçırdığı için, “çoğalmanın” güçlenme olacağı yanlış hesabını yapıyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI