Nail Elhan: Türkiyeli İrancılar marjinalize oldu

Pazar, 12 Ocak, 2020
Nasıl oluyor da Kasım Süleymani’nin emperyalist, veya “küffar” denen ABD tarafından öldürülmesi Türkiyeli İslamcıları sevince gark ediyor? İran İslâm devriminin Türkiye ve Türkiyeli İslâmcılar üzerindeki etkisi üzerine yaptığı derinlikli çalışmalarıyla dikkat çeken akademisyen Nail Elhan’a göre Türkiyeli İslâmcılar arasındaki “İrancılar” Suriye iç savaşıyla marjinalize oldu. Elhan’a göre “İrancılar” en çok Fethullahçıların hedefindeydi. Zira ona göre Fethullahçılar, İran Devrimi'ni Türklerin İslam öncülüğüne bir tehdit olarak görüyordu.

Türkiyeli İslâmcıların İran’la çok karmaşık bir ilişkisi var. Bir yandan şeriatın hüküm sürdüğü bir rejim ama diğer yandan mezhepsel ve etnik farklılıklar, bu ilişkiyi çeşitlendiriyor. Kasım Süleymani’nin öldürülmesine Türkiyeli İslâmcılardan gelen birbirinden tamamen zıt iki tepki, öfke ve coşku, İran İslâm devriminin Türkiye İslâmcıları üzerindeki etkisini etraflıca anlamayı gerektiriyor.

Bu alanda son derece önemli akademik çalışma ve incelemeler yapan, ODTÜ’deki master tezini Türkiye’de İran Devrimi’nin algılanışı ve İrancı İslamcılığı üzerine yapan ve halen aynı üniversitede Hizbullah’ın Suriye iç savaşındaki rolü üzerine doktora çalışmasına devam eden Çorum Hitit Üniversitesi araştırma görevlisi Nail Elhan’a bağlanıyoruz…

Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden sonra İran’ın, Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü üzerinden Ortadoğu’da yürüttüğü faaliyetlerin motivasyonuna dair derinlikli tartışmalar yapılmaya başlandı. Devrimden sonra İran’ın Ortadoğu politikasını besleyen temel motivasyon Şiilik mi, Fars milliyetçiliği mi, ümmetçi İslamcılık mı?

İran’ın hem İslamî hem de dış politikalarını Humeyni dönemi ile sonrası olmak üzere ikiye ayırmak gerekiyor. 1979 yılında gerçekleşen devrimle birlikte İran’da Şahlık döneminden çok farklı bir paradigma benimsendi. Bu paradigma sosyal hayata olduğu gibi dış politikaya da yansıdı. Bu yansımalara “devrimin ihracı” politikası, “İran yayılmacılığı” veya “Şii yayılmacılığı” gibi isimler veriliyor. İran, eşine ender rastlanan bir anayasal hüküm gereği dış politikada yayılmacılığı esas aldı. İran Anayasası dünyanın her neresinde olursa olsun mazlum haklarını savunmayı devletin bir sorumluluğu olarak görür. Dolayısıyla önce yakın çevresinde, sonra da Ortadoğu’da mazlum halkları desteklemek adına örgütlenmelere başlandı. Bunların ilki ve en başarılısı halen de devam etmekte olan Lübnan Hizbullahı’dır. Ancak burada Hizbullah’ın Lübnan’da örgütlenmesini tek başına İran’ın yaptığını söylemek doğru olmaz. Lübnan Şiilerinin 1920’li yıllardan beri süregelen bir radikalleşme ve politikleşme süreçleri var. Ama büyük oranda İran’ın maddi, lojistik, ideolojik ve politik desteğiyle Lübnan’da Hizbullah’ın genişlediğini biliyoruz. Humeyni döneminin ana ekseni bu şekilde ve genelde buna “sloganlar hükümeti” denir. Temel vurgu da ümmet, tevhit, İslam birliğine dayanıyor. Rejim ihracı politikasının da bir ürünü olarak İran’ın tüm İslam alemini emperyalizme ve baskı yapanlara karşı birleştirme amacını güttüğünü görüyoruz.

Çeşitli İslamcı kesimler bu politikayı Şii yayılmacılığı olarak yaftalıyor. Gerçekten de maksat bu mu?

Rejim ihracının ana motivasyonunu Şii yayılmacılığı olarak tanımlamak doğru değil. Ben bunu daha çok İslami devrimci, Amerika’nın bölgedeki emperyalizmine ve İsrail’in varlığına karşı bir politika olarak görüyorum.

‘HUMEYNİ’NİN HAMA KATLİAMI’NA YAKLAŞIMI İSLAMCILARDA KIRILMA YARATTI’

İslami devrimcilik ne demek?

İslamiyette dârulharp ve dârul İslâm ayrımı vardır. Dârulharp denilen yerler İslam’ın değil küfrün hakim olduğu yerlerdir ve buralarda ibadet etmek haramdır. Bu bölgenin savaşılarak kazanılması gerekir. Dârul İslam ise İslam toprağıdır. Devrimci İslamcılık da dârulharp olarak görülen yerleri dârul İslam’a çevirme, yani oralardaki mevcut rejimleri yıkıp İslami rejim kurma amacı güder. Nitekim pek çok Türkiyeli İslamcı, İslamcı entelektüel, Türkiye’yi de dârulharp, Türkiye’deki laik rejimi de tağut olarak görüyordu. Türkiye’deki bazı İslamcıların da İran yaklaşımlarında “İran için İslam mı, İslam için İran mı” sorusunu sorduklarını, Humeyni dönemini “İslam için İran” olarak tanımladıklarını görüyoruz. Fakat bunu sadece Humeyni dönemine atfettiklerini söylemek gerekiyor. Humeyni’yi tevhidi bir İslâm inancına sahip, mezhepçi olmayan, ümmetçi, tüm İslamî toplulukları birleştirmek isteyen ve ABD’ye karşı yeni bir motivasyon vadeden bir lider olarak görüyorlar.

Peki Humeyni gerçekten böyle bir lider miydi?

Bana kalırsa değil. 1982 yılında Beşar Esad’ın babası Hafız Esad yönetimdeyken, Hama’da ekonomik ve siyasi gerekçelerle ortaya çıkan ve Suriyeli Müslüman Kardeşler’in örgütlediği İslamcı bir hareket var. Bunlar isyan ettikleri zaman İran’dan destek istediler. Fakat 1980’de başlayan İran-Irak savaşında, İran’a destek veren tek Arap ülkesi Suriye olduğu için Humeyni, Hama’daki Müslüman Kardeşler’in destek talebini karşılıksız bıraktı. Bu, Humeyni’ye yaklaşım konusunda bir kırılma yarattı. Öte yandan Humeyni’nin Hama’daki İslâmcılara destek vermemesini temize çekmek isteyen Türkiyeli İrancılar, Hama’daki isyancıların devrim için yeterli donanıma sahip olmadan harekete geçtiklerini, Humeyni’nin bunu öngördüğünü, ayrıca Irak’la savaş halindeki İran’ın zaten destek verecek durumda olmadığını savunurlar. Bunlar bir yana, Hama’da katliamla sonuçlanan isyana yaklaşım, aslında İran’ın daha Humeyni zamanında mezhep eksenli bir bölge politikasına evrildiğinin işaretiydi.

‘HUMEYNİ’DEN SONRA ‘İSLAM İÇİN İRAN’ ANLAYIŞI ‘İRAN İÇİN İSLAM’A DÖNÜŞTÜ’

Peki Humeyni’den sonra ne oldu?

1989 yılında Ruhullah Humeyni öldükten sonra İran’da, Humeyni’nin yetiştirdiği yeni bir kadro iktidara geldi. Ancak bu yeni kadro, Humeyni’den kısmen farklı bir İran, bölge ve dünya görüşüne sahiplerdi. Dini rehberlik Ayetullah Ali Hamaney’e yüklendi, cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani oldu. Bu yeni ekip daha pragmatist politikalar yürüttü. Humeyni döneminde İran, Batı’dan tamamen kopmuş durumdayken yeni kadro Batı ile ilişkileri geliştirmeye yöneldi. Humeyni dönemi için söylediğim “İslam için İran” anlayışı bu dönemde “İran için İslam” anlayışına dönüştü. Buradan itibaren İran’ın İslam’ı araçsallaştırdığını görüyoruz. Rejim ihracı politikaları bu dönemde had safhada desteklenmeye başlandı. Sadece Lübnan Hizbullah’ına değil, Türkiye dâhil, bölge ülkelerindeki İslamcı yapılanmalara finansal yardımlar yapıldı. Hatta Bosna’da bile Bektaşiler üzerinden ciddi bir yayılma politikası güdüldü.

İran’ın Türkiye’deki İslamcılara yönelik politikaları nasıl şekillendi?

İslamcı grupları desteklemelerinin yanı sıra temel hedeflerden biri Alevileri Şiileştirme veya Caferileştirme yaklaşımıdır. Türkiye’de özellikle Doğu Anadolu bölgesinde önemli sayıda Caferi nüfusu var. Bunlar etnik olarak Türk, ama inançsal olarak İran’la paralel bir biçimde Şiiler ve İran ile organik bağları var. İran, Türkiye’deki Alevilere “Sünnileşmiş Şiiler” olarak bakarken, Türkiye’deki İslamcılar da bu propagandayı kırmak için Alevilere Türklüklerini hatırlatıyor. Yani İran, Türkiyeli Alevilere mezhepsel, Türkiyeli İslamcılar ise etnik söylemlerle yaklaşıyor. Dediğim gibi, Humeyni sonrası İran, dini İran’ın yayılması amacıyla araçsallaştırdı. Çeşitli ülkelerde kurdukları dil merkezlerinde, büyükelçilik ve konsolosluklarda Farsça eğitimlerine başladılar. Bölgeden öğrencileri alıp İran’a götürerek dil ve din eğitimi verdiler. 1990’larda bu politika Türkiye’de de devreye sokulduğu anda, Türkiye’deki seküler kesimin İran’a yönelik tepkilerinin arttığını görüyoruz. Refah Partisi ile birlikte İran’ın Türkiye’de güç kazandığını ya da en azından Refah Partisi’nin İran ile yakın ilişkiler içinde olduğunu görüyoruz. 1996’da Necmettin Erbakan başbakan iken ilk ziyaretini İran’a yaptı. Bu, İran’ın devrimci ideolojisi ile Refah’ın daha reformist olan adil düzen yaklaşımının yakınlaşmasıydı.

‘İRAN’IN SAVUNMASI İRAN’DAN DEĞİL, DÂRULHARPTAN BAŞLIYOR’

İran yayılmacılığının askeri versiyonu, Kasım Süleymani’nin başında bulunduğu Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü, hangi maksatla ve ne zaman kuruldu? Daha da ötesi, bu ordunun adı neden Kudüs Gücü?

Kudüs Gücü, Kudüs’ü İsrail’in elinden kurtarmak amacıyla bizzat Humeyni’nin emriyle 1980’de Devrim Muhafızları’na bağlı olarak kuruldu. Bunun Türkiye’ye yansımalarını da ilk olarak 1990’larda görmeye başlıyoruz. Tabii Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı gibi seküler aydınların Kudüs Gücü tarafından öldürüldüklerine dair çeşitli iddialar olsa da, bunlar kanıtlanmış değil. Kudüs Gücü’nün arka planına bakalım. Devrimden sonra İran kendisini dünyadan izole edilmiş hissediyordu ve bunda da haklıydı. Kaldı ki, devrimden sadece bir yıl sonra Irak, Amerika’nın desteğiyle İran’a saldırdı ve bu savaş 8 yıl sürdü, iki ülkeyi de çökme noktasına getirdi. Bu savaşta İran’ı çok az ülke destekledi. Ayrıca Amerika 1990’lardan sonra Türkiye dâhil Ortadoğu ve giderek Orta Asya’da onlarca üs kurunca, İran kendisini iyiden iyiye kuşatılmış hissetmeye başladı. Bu kuşatmayı yarmak için de İran’ın sadece İran’dan savunulamayacağı, İran savunmasının İran sınırlarının da ötesinden başlaması gerektiği fikri güçlendi. Kudüs Gücü işte bu fikrin uygulayıcısı olarak öne çıktı. Bugün İran’da ulemadan tutun askere kadar, herkesin ortaklaştığı fikir şu: Tahran’ın defansı İran topraklarından başlamıyor. İran’ın savunması Suriye’den, Lübnan’dan, Yemen’den başlıyor! Buralardaki herhangi bir kayıp İran sınırlarının delik deşik edilmesi anlamına geliyor.

Kasım Süleymani’nin öldürülmesi bu açıdan ne anlama geliyor?

Süleymani mitleşmiş, karizmatik, önemli bir kişilikti. Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı savaşıyor, Lübnan’da bulunuyor, Kürtlerin bağımsızlık referandumu sonrası Kerkük’ün Haşdi Şabi milislerince alınmasını sağlıyor… İran kamuoyu açısından gizemli bir kişilik aynı zamanda. Irak’ta Amerikan ordusunun sorumlusu General Patreus’a Süleymani’nin ilettiği bir mesaj olduğu söylenir: “Benim adım Kasım Süleymani. İran’ın Suriye, Afganistan, Irak politikalarını ben yönetiyorum.” Bunun üzerinden Süleymani’yi efsaneleştiren bir anlatı var. Keza Suriye’de Beşar Esad’ın yönetimde kalabilmesinde, IŞİD’in yenilmesinde önemli bir rol üstlendi. Süleymani’nin bölgedeki Arap ve Kürt aşiretleri üzerinde önemli bir etkisi olduğu, buradaki gruplarla yakın, kişisel ilişkiler geliştirdiği biliniyor. Tabii Süleymani tek başına Kudüs Gücü demek değil ve o öldü diye de bu gücün Ortadoğu politikasında bir değişim beklemek yanlış.

.

‘SÜLEYMANİ’NİN ABD’YLE IŞİD’E KARŞI ÖRTÜK OPERASYON DÜZENLEDİĞİ SÖYLENİYOR’

Kudüs Gücü aynı anda hem ABD’ye karşı faaliyet yürütürken hem de ABD’nin en tehlikeli düşman olarak gördüğü IŞİD’le savaşıyordu. Bunu nasıl izah ediyorsunuz?

İran’ın üzerinden Hizbullah’a destek gönderdiği, kaybolmuş, aracı bir Suriye rejimi var. Esad rejimine karşı IŞİD değil de komünist bir örgüt de savaşıyor olsaydı, İran ona savaş açardı. Bununla birlikte IŞİD’in tehdit olarak algılanmasının en önemli nedenlerinden biri, bu örgütün anti-Şii söylemi. Ama bence bundan daha önemli bir neden de IŞİD’in Beşar Esad yönetimini yıkacak düzeye gelmiş olması, ki bu, demin de anlattığım gibi İran’ın “savunulması” bağlamında büyük bir tehlike oluşturuyordu. Nitekim IŞİD militanlarının nüfus cüzdanlarına bakarak Nusayri veya Şii olduklarını tespit ettikleri insanları öldürdüklerine dair sayısız belge var. Keza Şiilerin Suriye’de önemli türbeleri var ve IŞİD işgal ettiği bölgelerde bu mabetlere zararlar verdi.

Peki ABD IŞİD’e karşı mücadele eden bir komutanı neden öldürdü?

Aslına bakarsanız Süleymani’nin ABD ile üstü örtük bir biçimde IŞİD’e karşı ortak operasyonlar düzenlediği bile söyleniyor. Keza Afganistan’da El Kaide’ye karış savaşta da İran ve ABD’nin benzer şekilde paslaştıkları iddiaları var. Bununla birlikte Süleymani’nin hedef alınmasının arkasında ABD’de işleyen farklı bir tarihsel okuma olduğu söylenebilir. ABD açısından İran Devrimi’nden sonra 444 gün süren Amerikan büyükelçiliğinin basılması sürecindeki deneyim burada önemli. Hatırlanacağı gibi ABD’nin o dönemki başkanı Jimmy Carter, büyükelçilikteki rehineleri kurtarmak için bir operasyon tertipliyor ama başarısız oluyor. Bu sürecin Carter’ın başkanlığına mâl olduğu ve yerine Ronald Reagan’ın geçtiği de ayrı bir okuma.

‘SÜLEYMANİ SUİKASTINDAN HEMEN ÖNCE ABD’NİN IRAK BÜYÜKELÇİLİĞİNE SALDIRI OLDU’

Bu okumanın, Süleymani’nin öldürülmesiyle ilgisi ne?

Süleymani’nin öldürülmesinden iki veya üç gün önce ABD’nin Bağdat büyükelçiliğine, Haşdi Şabi milisleri tarafından bir saldırı girişimi oldu. Hatta büyükelçilik duvarlarına “Süleymani liderimizdir” türü yazılar yazıldığı iddia ediliyor. Trump’ın, Carter deneyimi dolayısıyla buna güçlü bir yanıt vermeye yöneldiği, Süleymani’nin de bu girişime bir tepki olarak öldürüldüğü iddialar arasında. Diğer yandan ABD üslerine ve İsrail’e yönelik Hizbullah saldırılarının arkasında da Süleymani olduğu düşünülüyor. Nitekim Trump yaptığı açıklamada, Süleymani’nin öldürülmeden önce kendilerine yönelik saldırılar tertiplediğini de iddia ediyor. Ne kadar doğru, bilemiyoruz. Neticede İran-ABD geriliminde Süleymani öncesi ve sonrası döneme bakıldığında, İran açısından elde var sıfır, ABD açısındansa, İran’ın en önemli isimlerinden biri artık yok.

‘İRAN’IN BÖLGEDEKİ NÜFUZU ARTTIKÇA TÜRKİYE’DEKİ ETKİSİ DE ZAYIFLIYOR’

Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin Türkiye’deki yankıları çok ilginç. Tayyip Erdoğan’ın İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yle yaptığı telefon görüşmesinde Süleymani için “şehit” dediği iddia edildi ve Trump da buna “şaşırdığını” ifade etti. Türkiye’deki bazı İslâmcı ve ulusalcı kesimler Süleymani’yi “şehit” mertebesine yükseltirken, yine bazı İslamcılar da neredeyse lokum dağıttı. Bu ayrışmayı İran’ın Türkiye’deki İslamcılar üzerindeki ideolojik etkisi bağlamında nereye oturtuyorsunuz?

Bir kere İran’ın bölgede askeri ve siyasi nüfuzu arttıkça Türkiye’deki ideolojik etkisi de artan bir hızla zayıflıyor. Türkiye’de İrancı isimler, İslamcı çevrelerde artık dışlanıyor, marjinalize oluyor. Aslında Türkiye’deki “İrancılığın” ve “anti-İrancılığın” evveliyatı 1979 yılındaki devrime kadar gidiyor, ama Arap baharı ve özellikle Suriye’deki iç savaşın başlamasıyla anti-İrancılık hız kazandı. Burada bir virgül koyarak devam edeyim; İran Devrimi yapıldığı günlerde, Türkiye’de devlet ile toplumun yaklaşımı farklı oldu. Ankara’da üç endişe ortaya çıktı: Birincisi, şeriat korkusu. Yakın zamana kadar ifade edilen “Türkiye İran mı olacak?” sorusunun dayandığı kaygı 1979’a dayanıyor yani. İkinci endişe ise ABD-Sovyetler kamplaşması içinde Türkiye’nin NATO üyesi ve ABD yanlısı olmasıydı. Devrim sürecinde, İran’ın komünist partisinin de çok güçlü olduğu biliniyor. Türkiye, İran’daki devrimin komünizme evrilmesinden ve Sovyetler Birliği’ne yaklaşmasından korkuyordu. Üçüncü endişe ise Kürt meselesi. İran’da oluşan iktidar boşluğu içinde, dört ülke arasında bölünmüş olan Kürtlerin bağımsız bir devlet kurması ihtimali Türkiye’yi korkutuyordu.

‘DEVRİM ÖNCESİNDE İRAN, ABD’NİN ORTADOĞU’DAKİ GÖZBEBEĞİYDİ’

Bu korkunun Türkiye’deki somut karşılığı ne oldu?

Bazı akademisyenler, 1980 darbesinin bir sebebinin de İran etkisi korkusu olduğunu iddia eder. Ayrıca İran’da komünist bir rejimin kurulması Batı kampında olan Türkiye için büyük bir tehdit olabilirdi. Bununla birlikte devrimden önceye dayanan Türkiye-İran ekonomik ilişkilerinde ise 1990’lı yıllara kadar artan bir gelişme var. Hatta devrim sürecinde İran’da Türk büyükelçiliği yapan isimlerin anılarına baktığımızda, ekonomik ilişkilerdeki ilerlemeyi ballandıra ballandıra anlattıklarını görüyoruz.

Devrim öncesinde İran, ABD-Sovyetler Birliği kutuplaşmasında nasıl bir pozisyondaydı?

İran, Ortadoğu’da ABD’nin gözbebeğiydi. Suudi Arabistan, ABD açısından petrol, İran ise askeri gücü dolayısıyla güvenliği sağlıyordu. Hatta İran Devrimi’nden bir yıl önce, yılbaşı kutlaması için Tahran’a gelen ABD Başkanı Carter, ülkeyi Ortadoğu’daki istikrar adası olarak tanımlıyor. Türkiye’nin bu dönemde İran’la ilişkisi ise rekabet düzeyinde. İran’ın ABD’nin gözbebeği olup çok güçlü bir ordu kurması Türkiye’yi kıskandırıyor. İran Devrimi’ne yaklaşım Türkiye devletinde üç kaygıyı tetiklerken, toplumda, özellikle de dini cemaatler üzerinde etkisi farklı oldu. Humeyni’nin dünyayı ezenler ve ezilenler olarak iki ayrı kategoriye ayırmasını, Türkiye’deki sağ basın komünizmle eşdeğer görerek lanetliyor. Bazı kesimler ise Humeyni ekibinin Şii kimliğini vurgulayarak, bırakın devrimciliği, İslami olduklarını bile reddediyorlar. Hatta devrimi devrim olarak bile saymıyorlar.

‘TÜRKİYE’DEKİ İSLAMCILARDA ‘İSLAMCI DEVRİM’ ANLAYIŞI YOK’

Dini cemaatlerin tepkisi ne yönde?

Nurcular, Nakşibendiler, İBDA-C gibi örgütler genel olarak “Şiilikten devrim çıkmaz” yaklaşımı içindeler. İskenderpaşa Cemaati devrim yönünü önemli görüyor ama bunun İslami yönüne, Humeyni’ye temkinli yaklaşıyor. Nurcu cemaatler, özellikle Fethullahçılar devrimin Şii yönünü tamamen ön plana çıkartarak reddediyorlar. Fethullahçılara göre Humeyni, Kur’an’ı bir siyaset kitabı olarak işlevselleştiriyor. Yeni Asya gazetesi o yıllarda Humeyni’yi “kurnaz tilki” olarak sıfatlandırıp 1979 İran’ını 7. yüzyıl Suudi Arabistan’ı olarak tarifliyor.

Oysa bu, bir bakıma kendi ayağına sıkmak değil mi? Sonuçta onların öngördüğü bir şeriat düzeni de İran’dakine benzer bir rejime işaret etmiyor mu?

Aslında Türkiye’deki İslamcılığın önemli bir kısmında İslami devrim anlayışı yok. Sağcılık ile devletçiliğin iç içe geçtiği, gelenekçilik, üstadçılık ve ağabeycilikten müteşekkil bir İslam anlayışı var. Zaten bu statükocu anlayışla da İran Devrimi’ne tepki gösteriyorlar. Bununla birlikte İran Devrimi’nden ilham alan İslamcı kesimler de var Türkiye’de. Fakat bu İrancı İslamcı kesimin etkisi artan bir hızla azaldı ve az önce dediğim gibi Suriye iç savaşıyla birlikte giderek marjanilize oldu.

‘FETHULLAHÇILARA GÖRE İSLAMIN ÖNCÜSÜ TÜRKLER OLMALIYDI VE İRAN BUNA TEHDİTTİ’

İlk didişme döneminde Fethullahçıların bazı AKP’lileri “İrancı” olmakla suçladığına tanık olmuştuk. Hatta siz de bir makalenizde Ayşe Böhürler’in 12 Ocak 2013 tarihli “İrancı olmak” başlıklı Yeni Şafak yazısından alıntı yapıyorsunuz. Böhürler şöyle diyor o günlerde: “Bu günlerde sıklıkla birileri hakkında bu ithamı duyuyorum: ‘İrancı!’… Bu kavramı 12 Eylül sonrasında ve 90’larda, 28 Şubat’ı kurgulayan ortamın içinde çok sık duyardık. 1979’da yapılan İran Devrimi dünyaya Batı’nın yönetmediği bir formülün mümkün olabildiğini göstermişti. Birçoğumuzun İran’a olan ilgisi bu yerleşik ve dünyayı sömüren uluslararası sisteme karşı bir çıkışın mümkün olabildiğini göstermesi açısından önemliydi. İran Devrimi, bizim için Batı’ya bir başkaldırı ve yerel olanın kazanmasıydı, imaj ve içerik olarak. İran’ın dini hüviyeti ikinci planda kalıyordu… Aradan geçen zamanda Türkiye’de büyük değişimler yaşandı. Buna rağmen aynı mahallenin çocuklarının bugün birbirleri hakkında ‘İrancı’ suçlaması yapmaları, n’oldu? sorusu ile birlikte beni çok şaşırtıyor.” Fethullahçıların İrancı suçlamasının arkasında ne yatıyordu?

İran Devrimi’ne tepki gösteren İslamcı kesimler yaygın olduğu halde, İrancılık 1970 ve 80’lerde radikal İslamcı çevrelerde devrim ideali olduğu için heyecan yarattı, öykünme aracı haline geldi. İran, Türkiye’deki bu İslamcılar açısından laik rejime, devlete, orduya karşı sarılılan bir zemin yarattı. Ama AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte bunun farklılaştığını, İrancılığın bir öykünme aracı olmaktan çıkıp cemaatler arası bir atışma, birbirini suçlama aracı haline geldiğini görüyoruz. Fethullahçılar zaten başından itibaren İran karşıtıydı. Türkçü-İslamcı bir zihniyete sahip olan Gülencilere göre İslamın öncüsü Türkler olmalıydı ve İran bu açıdan tehdit oluşturuyordu.

Peki Fethullahçıların hedef gösterdiği AKP içindeki “İrancılar” kimlerdi?

1990’larda Refah Partisi’nde siyaset yapan bazı “İrancılar”, daha sonra AKP’ye geçtiler. Zira bunlar, Kemalistlere, orduya, seküler çevrelere pragmatist bir söylemle yaklaşan AKP içinde daha rahat hareket edebiliyorlardı. Fethullahçılar, AKP ve devlet içindeki iktidar mücadelesinde, “İrancıları” karşı söylem üretmenin aracı olarak işlevselleştirdiler. İrancılık davalarını ve komplo teorilerinin havada uçuştuğunu gördük. Böhürler’in yazısına konu olan meselenin arka planında da bu var zaten. Böhürler yazısını 2013 başında yazıyor ve biz aynı yılın sonunda 17-25 Aralık olayını görüyoruz.

‘TÜRK-İSLAM SENTEZİNİN RESMİ İDEOLOJİ OLMASININ BİR NEDENİ İRAN KORKUSU’

Türkiye’deki İrancılar, İslamcı gruplar içinde ne kadar güçlüydü, neyi öngörüyorlardı?

Türk-İslam sentezi, 1960’lardan itibaren güçlenen sol hareketlere karşı tesis edilmiş, daha çok ahlakı ve dini ön plana çıkaran bir ideoloji. Türk-İslam sentezinin 1980 sonrasında fiili olarak resmi devlet ideolojisi halini almasının önemli nedenlerinden birinin İran Devrimi ve Şiilik olduğunu düşünüyorum. Çünkü başından itibaren İran Devrimi ve Şiilik, Türkiye’de bir tehdit olarak algılandı. Türk-İslamcılar her ne kadar dini ön plana çıkartsalar da aslında laik devletle bir alıp veremedikleri yok. Hatta o dönemde Türk-İslam sentezcilerinin yazdıklarına bakarsak Şiiliğin İslam’ın bütünlüğüne zarar verdiğini, geçmişte Haçlılarla ittifak kurduklarını söylüyorlar ve bunların yanına Batıniliği, Fatımiliği, Safeviliği ekleyerek kalabalık bir ötekilik oluşturuyorlar. Bu yaklaşım önce Türk İslamcılarında, sonra Türk milliyetçilerinde, daha sonra da Gülen Cemaati’nde çok güçlü bir yaklaşım.

Peki İrancıların buna yanıtı ne oldu?

İrancılar tamamen İslami literatürü kullanarak buna cevap veriyorlar. İslamcılıkta kullanılan çok önemli konseptler var. Mesela tevhid söylemi… Tevhid, Allah’ın birliği ama orada İslam ümmetinin birliği anlamında da kullanılıyor. Ümmet kavramı hakeza. Türkiye’deki İrancılar bu kavramları sıklıkla kullanarak kendi izole olmuşluklarını bir şekilde kırmaya ve “biz de sizdeniz, biz de İslamcıyız, biz de tevhid diyoruz” diyerek kendilerine alan açmaya çalışıyorlar. Kullandıkları unsurlardan biri de İran’ın anti-emperyalist rolü. Ama bu söylemin Türk-İslamcıları arasında çok yankı uyandırmadığını görüyoruz.

‘SURİYE İÇ SAVAŞIYLA TÜRKİYE’DE İRANCILIK TEKRAR GÜVENLİKLEŞTİRİLDİ’

Suriye iç savaşının Türkiye’deki İrancıların marjinalleşmesine sebep olduğunu söylemiştiniz. Neden?

Suriye iç savaşı İslamcı cenah açısından bir turnusol vazifesi gördü. Bu süreçte İran’a ufaktan da olsa bir selam çakan, Türkiye’nin Suriye politikasını eleştiren, IŞİD karşıtlığını derinleştiren yorumlar yapanlar İslamcı cenah içinde dışlandılar. İslami çevrelerden aldıkları yardımlarla yer açanların, sırf Türkiye’nin Suriye politikalarını eleştirdikleri için bu yerlerini kapatmak zorunda kaldıklarını, var olan televizyon kanallarının kapatıldıklarını görüyoruz. Bu süreçte İslamcı cenahta yer alan İrancıların dışlanmışlıkları arttı ve bunun Süleymani’nin öldürülmesiyle birlikte daha da görünür olduğuna tanık olduk. Hüda-Par ve Saadet Partisi’nin Süleymani’nin suikastını eleştirmeleriyle birlikte aldıkları tepkiler ortada. İrancılık yapmakla suçlanıyorlar. Bu tepki, Türkçü-İslamcı kesimlerin, İran’ın bölgede askeri ve siyasi nüfuzunu artırmasından kaynaklanıyor.

Şu anki AKP’nin “İrancılara” yaklaşımı ne yönde?

Uluslararası ilişkilerde “güvenlikleştirme” ve “güvensizlikleştirme” kavramlarını sık kullanırız. Yani bir unsuru güvenlik meselesi haline getirme ve güvenlik meselesi olmaktan çıkartma. İrancılığın özellikle 1980 ve 90’larda Türkiye’yi idare eden yönetim bakımından güvenlikleştirildiğini söyleyebiliriz. AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte, özellikle 2000’li yılların başında bu eğilimin güvensizliksizleştirme yönünde olduğunu görüyoruz ki, bu, Gülencilerle AKP’nin çatıştığı bir dönem. Ancak Suriye iç savaşının başlamasıyla beraber İran bölgedeki askeri ve siyasi nüfuzunu arttırmaya başlayınca, Türkiye’de İrancılığın tekrar güvenlikleştirildiğini söyleyebiliriz.

‘KASIM SÜLEYMANİ KESİNLİKLE TÜRK İSLAMCILARININ ‘ŞEHİDİ’ DEĞİL’

Fakat makro düzeyde bakıldığında Amerika’nın Suriye politikası Kürtlerle birlikte olduğu için Türkiye de giderek İran-Rusya cephesine yaklaştı. Bu yakınlaşmanın İrancılara yönelik bakışı da değiştirmesi beklenmez miydi?

İran’la temaslar dediğiniz gibi olsa da, amaç ve hedefler farklı. Türkiye’yi Suriye konusunda İran’la yakınlaşmaya iten de, bizatihi Süleymani’nin de başını çektiği IŞİD karşıtı savaşın etkili olmasıydı. Bir bakıma Süleymani’nin Suriye’deki etkisi, Türkiye’yi İran’la yakınlaşmaya mecbur etti. Oysa Türkiye başından beri tam da Kudüs Gücü’nün Esad lehine savaştığı grupları destekliyordu. Süleymani’nin de etkisiyle Türkiye, Suriye politikasında yolunu ve söylemini değiştirmek zorunda kaldı. Bu nedenle Süleymani’nin öldürülmesine tepki gösteren, onu “şehit” olarak gören Türkiyeli bazı İslamcı gruplar, devlete eklemlenmiş esas İslamcı kanadı öfkelendirdi. Suriye’de Türk İslamcılarının politikalarını engelleyen, boşa çıkaran isimlerden biri olan Süleymani’nin öldürülmesi, haliyle onları sevindiriyor. Bu açıdan Kasım Süleymani kesinlikle Türk İslamcılarının şehidi değil.

‘TÜRKİYE HİZBULLAH’ININ İLİM KANADI, MENZİL KANADINI BİTİRDİ’

Az önce Süleymani’nin öldürülmesine tepki gösteren Hüda-Par’dan bahsettiniz. 1990’larda Kürdistan’da Hizbullah çok korkunç cinayetler işledi ve derin devletle ilişkisi vardı. 1999’da liderleri Hüseyin Velioğlu’nun öldürülmesine kadar da bu şiddet dalgası sürdü. Bunlar aynı zamanda İrancı olmakla da itham edildiler. Türkiye’deki Hizbullah’ın Lübnan Hizbullah’ından farkı nedir?

Lübnan Hizbullahı ile Türkiye’de kurulan Hizbullah’ın farkı öncelikle mezhepsel ve tabii etnik. Lübnan Hizbullahı çoğunlukla Arapların oluşturduğu Şiilik etrafında kurulmuş bir örgüt. Türkiye’dekinden farklı olarak ideolojik ve askeri olarak doğrudan İran’a bağlı. Türkiye’deki Hizbullah’ın daha çok Kürtlerden oluştuğunu ve Sünni tabanlı bir çevrede geliştiğini görüyoruz. İdeolojik olarak ise en çok Said Havva liderliğindeki Suriye İhvanı’ndan etkileniyorlar. Burada dikkat etmemiz gereken şu: İran Devrimi’nin ilk zamanlarda sunduğu İslami yönetim şekli herkesi etkiledi. Mezhep farkına bakılmaksızın İran’dan etkilenen ve İran’la ilişkiye geçen gruplar oldu. Gerçi Türkiye’deki Hizbullah’ı 1990’lı yıllarda domuz bağlarıyla, suikastlarla öğrendik. Daha sonra devletin onu Güneydoğu Anadolu’da PKK’ya karşı kullandığı iddiaları ortaya atıldı. Hizbullah’ın içinde derin devlet mi var, derin devletin içinde Hizbullah mı var tartışmaları ayrı bir konu. Ama Türkiye aslında Hizbullah’ı 1990’lı yıllarda öğrenmedi. 1984 yılında Emniyet kayıtlarına da geçen ayrı bir Kasımpaşa Hizbullah’ı vardı. İstanbul’da kurulmuş ve bir yıl içinde İstanbul Emniyeti tarafından çökertilmiş bir örgüttü bu. Ama Hizbullah’ın Hizbullah olarak ortaya çıkışı ve İran’la ilişkilerinin güçlenerek topluma yansıması 1990’lı yılları buluyor. Bu yıllarda seküler aydınların ve İslamcı olup da Hizbullah ile aynı görüşü paylaşmayan İslami entelektüellerin öldürülmesine tanıklık ettik. Konca Kuriş cinayeti burada önemli bir örnek.

Nasıl bir ortamda kuruluyor Hizbullah?

Hizbullah’ın kuruluşu geç 1970’lere ve erken 1980’lere dayanıyor ancak yeknesak bir yapı değil. Bir taraftan devletin Güneydoğu’daki politikalarına İslami bir karşı duruş içerisindeler, diğer yandan bölgedeki en güçlü örgüt olan PKK ile anlaşamadıkları ve paylaşamadıkları bir zemin var. Kitabevleri çevresinde hücre yapılanması şeklinde örgütlenmiş bir yapı. Diyarbakır’da İlim Kitabevi etrafında Hüseyin Velioğlu liderliğinde toplanan bir grup var, bunlara İlim Kanadı deniyor. Öte yandan Fidan Güngör çevresinde yine Diyarbakır’da Menzil kanadı örgütleniyor ki, bunların da günümüzdeki Menzil Cemaati’yle ilgileri yok. Hizbullah’ın 1990’lardan 2000’de Velioğlu’nun öldürüldüğü Beykoz operasyonuna kadarki serüveni İlimcilerin bir taraftan Menzil kanadıyla, bir yandan da PKK’yla savaşıyla geçiyor. Hüseyin Velioğlu liderliğindeki İlim kanadı İran’dan değil, Said Havva’nın öncülüğündeki Suriye İhvanı’ndan etkileniyor. Menzil kanadı ise İran ile daha organik bir ilişki içinde. Dolayısıyla İlim ve Menzil’in İran’a yakınlık ve uzaklık gibi, örgütlenme biçimlerinde de farklılıklar var.

‘HÜDA-PAR’IN SÜLEYMANİ SUİKASTINA TEPKİ GÖSTERMESİ ÇOK İLGİNÇ’

Ne tür farklılıklar?

İlimciler daha aktif, açıktan silahlı bir mücadeleyi öngörürken, Menzil kanadı daha gizli, süreci zamana yayma ve giderek topyekûn hareket etmeyi öneriyor. Bu açıdan aslında yok edilmeseydi Menzil kanadının daha büyük tehlike arz edeceğini söyleyebiliriz.

Menzil grubu nasıl yok edildi?

Fidan Güngör, Hizbullah’ın İlim grubu tarafından kaçırıldıktan sonra Menzil kanadı bitirildi. İlim kanadı böylece yönünü Güneydoğu’daki en büyük rakipleri olan PKK’ya çevirdi. O dönemde önemli bir etkinlik kazandıklarını, şehir içi savaşta PKK’ya önemli zarar verdiklerini de görüyoruz. Hüseyin Velioğlu’nun öldürülmesiyle beraber Hizbullah da tarih sahnesinden silindi ama sadece silahlı kanadı. Daha sonra Hüda-Par, Mustazaflar Derneği, Umut-Der, Peygamber Sevdalıları Platformu ile Hizbullah kadrolarının legal siyasal alana dahil olduğunu görüyoruz. Gelelim Hüda-Par’ın Süleymani suikastına tepki göstermesine. Bu çok ilginç, çünkü Suriye’de IŞİD’e destek veren en önemli grubun, Hizbullah’ın tabanı olduğunu biliyoruz. Süleymani’nin karşı savaş yürüttüğü IŞİD’in Türkiye’deki emiri olarak sunulan Ebu Hanzala lakaplı Halis Bayancuk’un babası da Türkiye’deki Hizbullah’ın eski yöneticilerinden. Bu arada İlim grubu tamamen İran’a mesafeli değil. Menzil yok olduktan sonra İlim grubunun İran ile ilişki kurduğu biliniyor. Tabii bu ilişki, İran’ı kullanmaktan ve İran tarafından kullanılmaktan öteye gitmiyor.

Kasım Süleymani’nin kızının siyah çarşafla, eline silah alarak yaptığı konuşma çok dikkat çekiciydi. Siz de çalışmalarınızda devrim sonrası İran’da çarşaflı-silahlı kadınların bazı Türk İslamcıları üzerinde tesir yarattığını, kadına yaklaşımlarını etkilediğini ifade ediyorsunuz. İran Devrimi’nin Türkiye’deki İslamcıların kadına yaklaşımındaki etkisi neydi?

İran Devrimi kadını siyasallaştırarak ve militarize ederek kamusal görünürlük sağladı. Normalde İslamcı cenah içinde kadının görünürlüğü çok yaygın bir şey değil. Onlara göre kadın, ailenin bir unsuru, geri planda ve temel vazifesi çocuk doğurmak ve eğitmek. Aslında İran bağlamında baktığınızda da böyle. Ama İran Devrimi sırasında kadınlar da sokaktaydı. Türkiye’deki İrancı dergilerde kadın portreleri hep kara çarşaflı ve eli silahlı. Dolayısıyla devrimin bir neticesi olarak kadın, kara çarşaflı ama silahlı olarak görünürlük kazanıyor diyebiliriz. Tabii İran’da kadınların bu mücadeleci rolü Şii motifleriyle de süsleniyorlar. Kadın “çağımızın Zeynep’i, Fatıma’sı” olarak resmediliyor. Giderek kadına, çocukları mücahit olarak yetiştirme rolü atfediliyor. Kadın militarize olursa, siyasallaşırsa ve İslam’ı çocuklara öğreterek onları mücahitleştirirse, devrimde rol oynayabilir. Devrimin Türkiye’de İslami cenahta kadınlara kattığı en önemli etki bence bu.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI