Evren Aybars
Evren Aybars

Vedat Milor: Benim de trollemeye hakkım var

Pazar, 24 Kasım, 2019
Yemek ve şarap eleştirmeni Vedat Milor ile gastronomiye ilgisinin nasıl başladığını, Lezzet Rehberi’ni, sosyal medya fenomenine dönüşme sürecini ve “Menemene soğan katılır mı?”, “Balığa limon sıkılır mı?” anketlerini konuştuk.

Gazete Duvar’a ilk röportajım benim için çok özel bir iş oldu. Ülkemizde yeme içme denince ilk akla gelen isim kim diye sorsanız muhtemelen 10 kişiden dokuzu “Vedat Milor” diyecektir.

Yıllarca televizyonda izlediğimiz Milor sonrasında bir şekilde televizyondan uzak kaldı ama sosyal medyada bizlerle paylaşımlarını sürdürüyor. Milor ile benim için çok keyifli bir söyleşi yaptık, birçok konuyu konuşma imkanı bulduk.

Görüşmemize Londra’da yaşayan ve Vedat Milor Lezzet Rehberi projesini koordine eden Besim Hatinoğlu da katıldı. Zaman olsa daha çok konuşacak konumuz olacaktı ama sınırlı sürede neler konuştuk, buyurun beraber okuyalım.

Vedat Milor ve Evren Aybars

Vedat Milor kimdir, kısaca kendinizden bahsedecek olsanız bize neler anlatırdınız?

Yemek yazarı olmak için çalışmış biri değilim, akademisyenim. Galatasaray Lisesi mezunuyum, arkasından Boğaziçi Üniversitesi’nde Ekonomi okudum. Ekonomi okurken tarihe ve sosyolojiye merak sardım. Mümkün olan en iyi yerde doktora yapmak istedim. Politik sosyoloji, ekonomi ve politika konularına ilgi duyduğum için Berkeley’e gittim. Hocalarımdan Faruk Birtek tarih sosyolojisi dersine geliyordu. Bana bu dersi sevdirenlerdendi. Açıkçası Berkeley’e onun için gittim. Berkeley’deki tez danışmanım da alanında dünyaca ünlü diyebileceğimiz Michael Burawoy’du. 1990 yılında doktora tezimi bitirdim. Bu tez çok beğenildi. Amerikan Sosyoloji Derneği tarafından sosyoloji alanında ABD’de yılın en iyi doktora tezi seçildi.

O andaki niyetim Dünya Bankası’na girmekti. Oraya girmek için de iki Türk’le temas ettim; Kemal Derviş ve Üner Kırdar. Üner Kırdar “Bu tip yerlerde çalışma, bu hayat sıkıcı bir hayat” dedi. Derviş ise farklı yaklaştı, tamam gel, tezinden yola çıkarak konuş, dedi. Görüşmeye gittim, konuşmam beğenildi. Beni o yaz, doktoram bitmek üzereyken bir aylığına staj yapmam için çağırdılar.

O sırada Derviş Cezayir, Fas ve Tunus bölümünün başındaydı. Cezayir’le ilgili oku, ay sonunda bana bir rapor ver, dedi. Politik birtakım köstekler var, sosyal ve politik engelleri nasıl aşabiliriz bir rapor yaz dedi.

Ben de oturdum 40- 50 sayfalık bir araştırma yazısı yazdım.

Kemal Bey bu raporu çok beğendi ve orada çalışmamı teklif etti. Doktoram bittikten sonra iki sene orada çalıştım. Doğu Avrupa ülkelerine geçtim Macaristan, Polonya, Çekoslavakya bölümündeydim. İlk sene çok eğlendim fakat ikinci sene sıkıldım. Hareket alanlarının dar olduğunu gördüm, belli bir şablon uygulamaları gerekiyordu, bir sosyoloğun etkileri sınırlı oluyordu.

Süreç daha sonra nasıl ilerledi?

İdeallerim doğrultusunda Amerika’da profesör olma fikri öne çıktı. Brown Üniversitesi’nde sosyoloji dersi vermeye başladım. O sırada evlendim. Eşim o esnada öğrenciydi ve doktorasını bitiriyordu. Ardından aynı yerde iş bulamadık. Orada enteresan bir durum ortaya çıktı, sadece hafta sonları görüşebiliyorduk. Aradan 2-3 sene geçtikten sonra umudumuzu kaybetmiştik. Eşim de Asistan Prof. olarak University of Maryland’de iş buldu. Ben de bankayı bırakıp Brown’a geçmiştim. Ama o orada mutlu değildi, kaynak vermiyorlardı. O yüzden kariyerini Kaliforniya’da bir şirkette çalışarak geçirmek istedi, ben de Princeton’da Albert O. Hirschman’ın yanına gittim. Ardından 1995 yılında hukuk okumaya karar verdim, 40 yaşındaydım.

Stanford’da üç sene hukuk okudum. Çok iyi bir dereceyle bitirdim. Sonra bir süre iyi bir hukuk firmasında çalıştım. Akabinde de Silikon Vadisi’nde bir teknoloji firmasına girdim. Eşim de aynı firmanın farklı bir bölümüne girdi. Bunların ardından tekrar akademiye dönmeye karar verdik. Ben Public Policy bölümüne, Linda ise Elektrik bölümüne. 2002’de şimdi lise sonda okuyan kızımız Ceylan dünyaya geldi. Çalışmaya devam ettik fakat kamu yönetimi bölümü farklı. Memnun değildim.

‘YAZMAYA HOBİ OLARAK BAŞLADIM’

Gastronomiye ilginiz nasıl başladı?

Öğrencilik yıllarımda Berkeley’deki şarap tadımlarında başladı. Paris’te kaldığım dönemde de öğrenci harçlığımdan artan paralarla Robuchon gibi dönemin dev şeflerinin restoranlarını ziyaret ettim. Uzun süre dünyanın en iyi restoranlarında yiyince en iyi malzemeleri öğrendim. Çok iyi referans noktalarına sahip oldum. Daha 2004’te sonradan Londra’da Hedone adlı restoranı ile Michelin yıldızlı bir şef olan arkadaşım Mikael Jonsson ile Gastroville adlı bir blog kurduk. Bu blog kısa sürede uluslararası gurmeler arasında saygıdeğer bir yere ulaştı. Hâlâ daha gittiğim restoranlarda tanıştığım şefler Gastroville’i telafuz ettiklerinde memnun oluyorum.

Türkiye’de hiç tanınmazken aklıma Türkiye’de gazetede yemek konusunda yazmak geldi. Boğaziçi Mezunları Derneği’ne ikisi şarap üzerine ikisi de İtalya gezilerim üzerine yazı yazdım. Yazmayı tamamen hobi olarak düşünerek başladım. Yazılarıma devam etmem istenmedi, bu durum beni daha da hırslandırdı.

Yemek yazarlığı fikri nasıl doğdu?

Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin’i tanımıştım Dünya Bankası’ndayken. 2005’te Türkiye’ye Koç Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler bölümünde ders vermeye geldim. Sömestrin son günü telefon çaldı, Deniz Alphan senin yazılarını beğendi, bir konuşalım dedi. Meğer her şeyi hazırlamışlar yazacağım diye. Aslı Çakır çok güzel bir röportaj hazırlamış onu yaptık. Gittiğin restoranları karşılarız, dediler.

Bir süre sonra Sedat tekrar konuşmak istedi, ben devam etmeyelim demelerini beklerken o bana “Brand” oldun, herkes seni çok beğendi, dedi. Bu sayede hem akademiye hem de yazılara devam ettim.

‘PROGRAM ÇOK POPÜLERKEN BİTTİ’

Peki TV’ye nasıl geçtiniz?

O sıralar bana gelen mektuplar oluyordu. Bir adam korkunç keskin bir zekayla yazıyordu. Beni yemeğe çıkartmak istiyordu, kabul ettim. Gözlerinden zeki olduğu çok belli, fişek gibi biri: Reha Tanör. Sonra dedi ki, seni NTV Genel Müdürü Cem Aydın’a yollayalım.

Televizyonu hiç düşünmüyordum ama gittim. 2007 yılıydı. Salona üç kişi girdi. Olmayacak sanıyordum. NTV’dekiler beni mutfağa geçirecekler, şefle ben de keseceğim. Benden istenen buydu ama ben, “Ben daha önce yemek yapmadım, komik olur” dedim. Ben seyirciye söylerim, ben eleştirmenim yemek yapmıyorum diye üsteledim. Olurdu olmazdı, oldu. Bir yandan Türkiye’ye geliyorum bir yandan Amerika’ya dönüyorum. İki sene böyle gitti. Baktım olmuyor, üniversiteden istifa ettim.

Programınız neden bitti?

Program çok popülerken bitti. Bence iki sebebi var. Bir defa restoran adı veremiyorduk çünkü RTÜK’ten ceza geliyordu. İlk başta şarap gösterebiliyorduk fakat marka adı veremiyorduk, daha sonra bir programda bahsettiğimiz ‘nebbiolo’ ismini marka sandılar ve yine RTÜK’ten ceza geldi. Bir diğer husus ise NTV yönetiminin restoran sektörüne girmeleri. Benim prensiplerimle onların iş realiteleri arasında bir çatışma oldu. Bir defa hemen şunu söyleyeyim: Hiçbir zaman NTV yönetimi şu lokantaya git ve beğen gibi bir şey demedi. Ama şöyle bir sorun ortaya çıktı: Bir gün Zuma’ya gitmiştim. Kötüydü ve tabii ki her zaman yaptığım gibi yapıcı biçimde eleştirdim. Amerikada’yken bir telefon geldi program müdürü, “Biz Zuma’yı yeni aldık, çok üzüldük” dedi. Ben de ne özür diledim ne de bir tepki verdim.

“Yazıma dikkat edin bu yapıcı bir eleştiridir” dedim. Sanırım bir süre sonra yine NTV’nin sahibinin bir başka restoranını eleştirince ‘sponsorda zorluk çekiyoruz’ diyerek programları bitirdiler. O şekilde ayrıldık. Benim esas patronum okuyan, restoranlara giden kitle. Beni yükselten insanlar onlar. Ben onlara hesap veririm.

Bu arada aslına bakılırsa yazılarım programlara göre daha doğru oluyordu çünkü gideceğim yere haber vermeden gidiyordum. Çekim yapılacağı zaman önceden haber veriliyor lokantaya. Habersiz gidince bazen çekim yaptırmaya izin verilmiyor. Bir defa bunu denedik, habersiz çekime gittik ama Çiya dahil yaptırmamıştı, hazır değiliz çekime, demişlerdi.

‘İZLEYİCİ GÖREMEDİ AMA PROGRAMLAR ARASINDA GÜZEL ESPRİLER YAPARDIM’

Televizyonu bıraktıktan sonra sosyal medyada gördük daha çok sizi, Twitter’da bazen insanları epey güldürüyorsunuz. Bir de Instagram’da yaptığımız mekan değerlendirmeleri, çekimler var. Mesela Twitter’da menemene soğan katılır mı katılmaz mı, simit- gevrek kavramlarıyla insanları tartıştırır hale geldiniz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Aslında çok hoşuma gidiyor. Televizyondan sonra baktım ki beni hâlâ çok seven var; gittiğim yerlerde resimlerim var. O yüzden insanlarla iletişime devam etmek istedim. Sosyal medya bunun için çok güzel bir araç. İzleyici hiçbir zaman göremedi ama programlar arasında çok güzel espriler yapıyordum. Fakat onları çıkarıyorlardı sonradan.

Twitter’daki menemen tartışması gerçekten büyüdü. Hatta Konda hangi kesim menemeni nasıl yiyor diye bir araştırma yaptı. Soğanlı seven, soğansız sevenleri etnik, kültürel, eğitim durumlarına, cinsiyetlerine göre bölmüşler.

Anket tuttuktan sonra da zaman zaman benzerini yapmak, yeni insanları çekmek lazım dedim. İnsanlar bu duruma kendini görünür kılmak istiyorsun diyerek yaklaştı. Bu bir iş adamına para kazanmak istiyorsun demek gibi… Sosyal medyada olduğum zaman takdir bekliyorum, zaman zaman insanlar gülsün istiyorum. Mesela simit konusunda “gevrek gevrek” diyorlar, bir gün karşıma güzel bir simit çıktı. Orada aklıma espri olarak geldi. Ayrıca herkes beni trolleyecek değil ya benim de trollemeye hakkım var. Burada karşıdaki niyete bakılır. Geniş bir kesimle diyalog kurmak hoşuma gidiyor. Genelde ciddi şeyler yazıyorum ama zaman zaman aklıma geldiğinde de espriler yapıyorum.

Mesela yazılarım da öyledir. Bazen birinin esprili bir tweet’ini görüyorum, benim aklıma da bir şey geliyor ve yazıyorum. Limon-balık konusunda da bir tweet gördükten sonra niye ben böyle bir şey yapmayayım dedim. Bazı aklıma gelenleri yazmıyorum da. Bu biraz müstehcen, yanlış anlaşılabilir vs. diye. Gayet keyifli doğal bir süreç bu. Program olsa yapamayacaktım belki de. Yapa yapa da sosyal medyayı kullanmayı öğrendim. Twitter’a girmeden önce-girdikten sonra fotoğrafı da paylaşmıştım ama aslında öyle de değil, bunlara girdikçe bunlar bana ilham veriyor. Win-win haline geldi.

Twitter’dan önce, Twitter’dan sonra…

‘BULABİLDİĞİM SÜRECE İYİ ŞARAP İÇERİM’

Sizin için olumsuz polemikler yaratan bir tarafı da var bunun. Geçen sene şarap konusunda Kafa Dergisi’nde çıkan bir tartışma vardı. “Vedat Milor Türkiye’deki şarapları beğenmiyor” tarzında bir algı oldu ve belli bir kesim tarafından sosyal medyada lince de maruz kaldınız. 

Bir defa söyleyeceklerim pişmanlık duyduğum, geri adım attığım gibi anlaşılabilir. Ancak hemen vurgulayayım. Asla geri adım atmıyorum. Sözlerimin aktardığım şekliyle arkasındayım. Oradaki esas nokta şu: Yazının başlığındaki sansasyonel ifadeyi kullanmadım. Öte yandan, bunun böyle yazılmasında da benim hatam var. Nasıl mı? KAFA onlara yazmamı istedi, ben de vaktim yok dedim. Onlar da biz söyleşi gibi yapalım, size soru soralım sonra biz makale gibi yazarız dediler. Orada da “Genel olarak Türk şaraplarını beğenmiyorum” bir de “Zaten bana göre dünyada yapılan şarapların yüzde doksanı tuvalete de dökülebilir” dedim. Onlar bunları birleştirmişler. Bana yazıyı attılar ama seyahat halinde, çoğunlukla internetsiz ve meşgul halde olunca arada kaynadı. Benim kontrolüm olmadan yayınlamak zorunda kaldılar.

Aslında o kadar da tartışmaya sebep olacak bir şey söylemedim. Yani dünyadaki şarapların çoğu benim için meta şarapları, dünyadaki şarapların yüzde doksanı tuvalete dökülebilir. Bu oran Türk şaraplarında belki daha da yüksek. Çünkü Türkiye’de fiyat kalite olarak şarap, dünyada en zayıflardan biri. Özbekistan’dan daha iyidir ama mesela Gürcistan daha iyi. İnsan iyi bir şeye alıştıktan sonra geriye gidemiyor. Geçen İstanbul’da bir lokantadaydık, sadece Türk şarapları vardı ve sadece et yeniyordu. Benim de onlara şarap ısmarlamamı bekliyorlar, fiyatlar da 200-400 lira arasında. Bari en ucuzunu ısmarlayayım da çünkü hiçbirini tavsiye etmiyorum, ben kendime kokteyl alacağım dedim. Onun üstüne kimse şarap istemedi.

‘YAŞADIĞIM VE BULABİLDİĞİM SÜRECE İYİ ŞARAP İÇERİM’

Burada iki farklı bakış açısı var. Ben konuya tamamen hedonist olarak bakıyorum. Yaşadığım ve bulabildiğim sürece iyi şarap içerim. Hiçbir borcum, hiçbir mecburiyetim yok beğenmek için. Belli referans noktalarım var, onun altında şarap çıkarsa içmem. Ayrıca şarabım var ama onunla ilgili de konuşmuyorum, “Bunu deneyin, en iyisi bu” demiyorum. Hiçbir zaman bu benim içtiğim şaraplar düzeyindedir gibi bir iddiam da yok. “Aynı fiyat düzeyindekilerle kıyaslayın” diyorum sadece. Her gün de aynı şeyi içmiyorum zaten. Önemli olan yemeğimle uyumlu şarap içiyor olmak. Ben belli bir düzeyden inip başka bir şey içemem. Bana bazı şirketler siz bizi destekleyin bakın biz çok çalıştık, yükseldik, diyorlar fakat ben diyorum ki bakın ilk olarak çok çalıştık diyorsunuz fakat bir Balzac hiç çok çalıştım diye şikâyet etmiş midir? Abidin Dino biri tablosunu beğenmezse “Ama ben çok çalıştım” mı demelidir? İki, siz çok şanslısınız çünkü vergiler yabancı şaraplarda o kadar yüksek ki korumacılık altında bir şey yapıyorsunuz. Siz Türk damak tadını bulmuş, risksiz bir iş yapıyorsunuz. Daha riskli yöntemlerle şahsiyetli şaraplar üretmek yerine kolaya kaçıyorsunuz. Şarap kültürü gelişmiş, yabancı şarapları iyi bilen üretici sayısı da çok az. Diğerleri iş olarak görür, sadece kendi şaraplarını içer.

.

Benim tercihlerim, benim sevdiklerim. Kimse benimle aynı zevki paylaşmak zorunda değil. Dileğim üreticilerin Türkiye’de teruar şarap yapmaya çalışmaları, hemen şişelemeden daha fazla bekletmeleri, yerli üzüm kullanmaları mecburi değil. Bu doğrultuda zaman zaman iyi şaraplar tabii ki çıkıyor. Beğendiklerimi zaten arada paylaşıyorum. Mümkünse nasıl geliştirilebileceğini de. Mesela bir şarap üreticisi Acıkara şarabı çıkarmış. Onlarla konuştum bu daha iyi olabilir diye ve nasıl olacağını ilettim. Siz şarabın potansiyelini düşürmüşsünüz diyorum. Diyorlar ki talep böyle. Böyle yapmayacaksınız, şarap işi sizin haysiyetiniz. Bunlara dikkat edip bana getirin ki deneyeyim, diyorum.

Karşılık olarak şarap üreticileri diyorlar ki “Ya tüm dünya bize karşı”. Yasaklar, içki haramdır vs. diyenler de cabası… Bu konuda onlara hak veriyorum. Ama teruarı yansıtan şarap yapın destekleyeyim diyorum. Bazıları tarlada çalışmak yerine pazarda haksız rekabet yapmaya çalışıyorlar. Sonra gelip şakşakçılık bekliyorlar. Şarap sektörü politik yapıdan dolayı daralan bir sektör. Bu sektörde bu yüzden insanlar daha gaddar olurlar.

Son olarak şarap ile yemek arasındaki ilişkiyi vurgulayalım. Bazen bana diyorlar ki: “Şarap koyuyorsun ama biz seni yemek yazarı olarak tanıyoruz”. Ben de bu ikisinin birlikte olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Şarap kültürü ve yemek kültürü birlikte gelişiyor. Maalesef insanlar bunu anlamıyor. Bu ön yargılarla mutfakta yerinde sayarsın. Fast food’a dönüşür o zaman. O zaman fast food daha iyi çünkü kısa sürede yaptığın bir hamburger çok güzel olabilir ama kısa sürede imambayıldı yapamazsın. Kötü bir hünkarbeğendi yerine iyi bir hamburgeri tercih ederim. Bir üçüncü nesil kahvecide üç peynirli bir tost yaptılar. Gayet güzel çünkü fazla vaktim yoktu, yedim hemen kalktım. Gurme fast food’a karşı diye bir durum yok, onun da iyisi var. Neden yeniden ısıtılmış kötü yağlı yemekleri yiyeyim?

‘BAZI LOKANTALAR BOZULUYOR’

Lezzet Rehberi diye bir oluşum başlattınız. Kendi web siteniz üzerinden gönüllü ekibiniz olduğundan söz ettiniz. Bu nasıl bir sistem?

İki şey var: Birincisi kaç lokantaya gidebilirim senede? Şimdi daha çok yurt dışındayım. İkincisi, bazı lokantalar bozuluyor. Birçok lokantayı ben bilmiyorum. Bunu çok yapmak istedim. Metro ile ilişkilerim vardı. Fakat yapamadık çünkü onlar birçok yere malzeme veriyorlar. Malzeme verdikleri yerler rehbere girmek ister. Vermedikleri yerlere girersin onlar niye girdin diye sorar. Bir türlü buna ne vakit ne de eleman ayıramadım.

Geçen sene bu konuda çok güvendiğim dostum, avukat Besim Hatinoğlu’nun da desteğiyle bu işi nasıl yapacağımıza karar verdik, isterseniz bunu Besim kendisi anlatsın.

Besim Hatinoğlu: Restoran sahipleri ile yemek yiyenler arasında doğal bir çıkar çatışması var.

Sürekli gastronomide her şey tercihlere ve farklı damak tatlarına bağlıdır denir. Bence bu yanlış. Gastronomi nesnellikle öznelliğin arasında bilinmeyen bir noktada. Bu ne demek? Aynı kategoride iki yemeği veya ürünü ele aldığımızda gastronomik açıdan bu daha iyi diye nitelendirebileceğimiz birçok örnek var. Aynı şekilde bunu açıkça ortaya koyamayacağımız durumlar da söz konusu. Keza bir yemek veya ürün diğerinden gastronomik olarak daha iyi diyebilsek de sizin damak tadınıza hitap etmeyebilir. Kimse gidip kendinize işkence yapmanızı bekleyemez. Peki bunların manası ne? Basitçe ortaya koyduğum tüm bu unsurlar restoran değerlendirmeleri için çok önemli. Burada, söyledikleri ve yaptıkları ile insanların davranışlarını etkileyen; onların tercihlerini yönlendiren “bir otorite” söz konusu. Bir otorite olarak restoran eleştirmeni…

Restoran sahipleri ile restoranlarda yemek yiyenler arasında doğal bir çıkar çatışması var. Tüketiciler ziyaret etmedikleri restoranlar hakkında bilgisizler. Neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlar. İşte bu noktada devreye eleştirmen giriyor ve köprü görevi görüyor. Bir yandan tüketicilere neyle karşılaşacaklarını nesnel biçimde aktarmaya çalışırken diğer taraftan da kendi tercihleri ve sahip olduğu gastronomik referans noktaları ile bir iyi-kötü değerlendirmesi yapıyor. Bu açıdan restoran eleştirmenliği her zaman öznel bir faaliyettir. Ama nesnelliğe yönelen bir öznellik bu.

Biraz somut örneklerden gidelim. Mesela, bu Lezzet Rehberi fikri nasıl ortaya çıktı?

İlk olarak, Vedat’ın sürekli olarak insanlardan duyduğu bir sorun vardı. Ona “Vedat Bey, siz buraya gittikten sonra bozdu” diyorlardı. Çoğunda haklılık payı var. Restoranlar Vedat’ın ziyaretlerinden sonra oluşan talebi suistimal etmeye başladılar. Mesela Vedat on yıl önce bir yeri ziyaret etmiş ve çok olumlu bir değerlendirme yazmış diyelim. Tabii akabinde bu yer ciddi sayıda ziyaretçi akınına uğruyor. Eğer mekan sahibi restorancılık faaliyetine haysiyetli biçimde yaklaşmazsa yapacağı ilk şey mekanı büyütüp kaliteyi bozmak oluyor. Geçmiş olsun. Artık on yıl önceki yerle bu yer arasındaki fark gece ile gündüz gibi. Eğer göreviniz insanlara rehberlik etmek ise ve restoranların suistimalleri ile rehberlik etme noktasında artık ciddi sıkıntılar ortaya çıkmış ise buna bir çözüm bulmak lazım.

Tetikleyici bir diğer önemli unsur ise Vedat ile gittiğimiz bir akşam yemeğinde gerçekleşen bir hadiseydi. Burası benim de onun sayesinde keşfettiğim bir yer. İstanbul’u özel kılan restoranlardan diyebiliriz. Yemeğin sonlarına doğru, mekanın sahibi de olan şef nazikçe yaklaşıp şöyle dedi: ’’Bir önceki lokasyonda yeterli müşteriye sahip değildik. Doğruyu söylemek gerekirse bir iki ay sonra restoranı kapatmaya karar vermiştim. Bir gün habersiz bir biçimde siz geldiniz ve gazeteye yazdınız. İşte bugün hala faaliyetteysek sizin sayenizde.’’ Düşününce, bu çok etkileyici bir şey. Şimdi bu bahsettiğimiz yer, büyük firmalardan gelen tekliflere rağmen servis yaptığı kişilere ayıracağı zamanı azaltıp kaliteyi bozacak diye birkaç masalık yerini büyütmeyen, çok önemli bir usta. Maddiyat yerine kaliteyi seçenlerden. Bu şekilde malzeme kalitesine özen gösteren ve büyük emek koyan şefler, restoranlar var. Müşteriye ulaşmakta sorun yaşıyorlar. Hak ettikleri emeğin karışılığını alamıyorlar. Sosyal medyada garip şovlarla ve PR oyunları maddi açıdan çok başarılı olanlara bakıyorlar. Bir şeyleri yanlış yapıyorum diye düşünüyorlar. Hayır, aslında bir şeyleri yanlış yapmıyorlar. Yanlış olan günümüzde yemek sektörünün evrildiği nokta.

Tüm bunların ışığında hak edenin sesi olabilmek ve bu sayede insanların her yerde iyi yemek yiyebilmeleri için üçlü bir sistem kurduk. Başta bir otorite, onun altında ise Türkiye’nin dört bir yanından gelen gönüllü tavsiye ekibi var. Habersiz, gizli ziyaretler yapıyorlar. Sistemin bir diğer unsuru ise Lezzet Rehberi’ni yani rehber.vedatmilor.com sitesini ziyaret edenler. Onlar da sitedeki restoran sayfalarında yorum yapma ve değerlendirme şansına sahipler.

Biraz klişe olacak ama klişe olacak diye de gerçekleri söylemekten imtina etmeyelim. Bu karma sistemin aslında Dünya’da benzeri yok. Bu üç unsuru bir araya getiren bir şey yapalım dedik. Nasıl bir etkileşim olabilir diye düşündük ve ortaya bu yapı çıktı. Esas arka planda sosyal sorumluluk projesi gibi de görüyoruz. Bence çok önemli bu. Kaliteyi koruyan, özen gösteren, iyi malzeme kullanmaya dikkat eden işletmeler için devreye girip onlara görünürlük kazandırmak istiyoruz. Böylece hak eden hak ettiğini alacak. Aynı şekilde kalitelerinden ödün verenler de bahsettiğim dinamik sistem sayesinde Rehber’den çıkarılabilecekler. Bunu birçok defa işletip bozulan yerleri çıkardık. Bir noktada ülkede giderek yozlaşan yemek sektörüne olumlu etki sağlayacağını umut ediyoruz.


Evren Aybars kimdir?

1978'de Ankara'da doğdu. Ankara Özel Tevfik Fikret Lisesi ve ODTÜ Makina Mühendisliği'nde okuduktan sonra iş hayatına atıldı. Çalışırken aynı zamanda çocukluk yıllarından beri merakı olan yemek yapma konusunda da kendini geliştirmeye başladı. Bir blog sayfası ile başlayan yemek tarifleri macerası, 2014'te Özge'yle evlendikten sonra evinde çekimlerini yaptığı 10 Numara Mutfak adlı Youtube kanalı ve Radikal gazetesinde gastronomi yazıları ile devam etti. 2015 yılında Uğur Deniz'in babası oldu. 2016 yılından bu yana da Gazete Duvar da gastronomi yazılarına ve bir yandan da makina mühendisi olarak kariyerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI