Niyazi Kızılyürek: Kıbrıslı Türkler, Türkiye yüzünden özne olamıyor

Cumartesi, 27 Temmuz, 2019
Avrupa Parlamentosu Milletvekili Prof. Dr. Niyazi Kızılyürek, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’taki gerilimden, sorunun çözümü konusunda yeterli çabayı göstermeyen Rum tarafı kadar Türkiye’yi de sorumlu tutuyor. Kıbrıslı Türklerin, Türkiye’nin etkisi yüzünden tarihsel olarak özne olamadığını, dolayısıyla sorunlar karşısında sinizme hapsolduğunu söyleyen Kızılyürek’e göre Kıbrıs sorununu Türk ve Helen milliyetçileri değil, iki tarafın demokratları, federal bir devlet sistemiyle çözebilir.

Suriye’deki ateşten kaçarken Akdeniz’in sularında kaybolan sığınmacılarla ilgili hemen her gün acı haberler gelirken, Akdeniz’de de doğalgaz kaynakları üzerinden dönen gerilim tehlike sinyalleri veriyor.

Rum kesimi ABD, AB, ve Rusya’nın yanı sıra, Akdeniz’e hududu bulunan İsrail, Mısır gibi ülkelere sırtını yaslayarak doğalgaz kaynaklarına erişmeye çalışırken, Türk tarafı ise Türkiye’nin hamlelerine tabi görünüyor. Kıbrıs sorununda gerek Türkiye gerekse Kıbrıs Rum kesimi çözümsüzlük politikasındaki istikrarı sürdürürken, doğalgaz kaynakları üzerindeki çıkar mücadelesini de milliyetçiliğin karşılıklı olarak yükseltilmesi üzerinden ada halklarına yansıtıyor.

Peki Doğu Akdeniz’deki mücadele, Kıbrıs sorununa nasıl bir boyut katıyor? Adadaki sorunun müsebbipleri kimler, çözüm yolları neler? Bütün akademik hayatını Kıbrıs sorununun barışçıl çözümüne adamış, bu konuda yirmiden fazla kitap yazmış ve şu anda Avrupa Parlamentosu milletvekilliği yapan Prof. Dr. Niyazi Kızılyürek’e bağlanıyoruz…

Prof. Dr. Niyazi Kızılyürek

 

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğalgaz sondaj faaliyetleri yüzünden AB Dışişleri Bakanları, Türkiye’ye yaptırım kararı aldı. Buna göre Türkiye’yle üst düzey temaslar ve Kapsamlı Hava Taşımacılık Anlaşması müzakereleri askıya alacak, Türkiye’nin AB’den 2020’ye kadar alması öngörülen 145.8 milyon Euro’luk üyelik öncesi mali fonlarda kesintiye gidecek. Ayrıca Avrupa Yatırım Bankası’ndan da Ankara’ya verilecek kredi desteğinin gözden geçirilmesi talebinde bulunulduğu belirtiliyor. AB’den gelen bu yaptırım kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biliyorsunuz Kıbrıs sorunu konusunda 2017’de İsviçre’nin Crans-Montana kentinde düzenlenen zirveden beri tam bir tıkanıklık yaşanıyor. Müzakereler bir türlü başlayamadı. Birleşmiş Milletler’in bütün girişimlerine rağmen taraflar henüz ortak bir zeminde buluşamadı. Böyle bir ortamda doğalgaz arayışlarının gerginlik yaratması zaten bekleniyordu. Çünkü doğalgaz arayışları başladığı andan itibaren Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye’nin net bir tavrı vardı.

Neydi bu tavır?

Ya doğalgaz faaliyetlerinin ortak bir komiteyle yönetilmesi veya geçici olarak durdurulması yönünde bir tavırdı bu. Dolayısıyla müzakerelerde sonuç almaya bakılması gerekiyordu. Fakat şu anda ortada bir ortak komite fikri yok. Zaten Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı’nın bu yöndeki talebini Rum Yönetimi Başkanı Sayın Nikos Anastasiadis reddetmiş bulunuyor. Müzakere masası da kurulmamıştır. Dolayısıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğalgaz arayışıyla birlikte elini güçlendirmeye çalıştığını görüyoruz. Buna karşı da Türkiye’nin bir kuvvet politikasıyla itirazı söz konusu. Bu durumda Kıbrıs Cumhuriyeti, AB üyesi olmasından kaynaklı zemini de kullanarak Türkiye üzerinde birtakım yaptırımlar uygulanmasını istiyor. Ama ben AB’nin, göz boyayıcı birtakım önlemler alsa da Türkiye’ye ciddi manada yaptırım uygulayacağına inanmıyorum.

KIBRIS CUMHURİYETİ BİR TÜR JEOPOLİTİK EGOİZME KAPILMIŞ GÖRÜNÜYOR

İki hafta önce yaptığımız söyleşide eski cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, başta ABD ve Rusya olmak üzere Doğu Akdeniz’de askeri gücü bulunan devletlerin faaliyetlerinin her an çatışmaya yol açabileceğini, Doğu Akdeniz’de her an her şeyin olabileceğini söylemişti. Siz de bölgede böylesi bir çatışma riski olduğunu düşünüyor musunuz?

Kıbrıs sorunu çözülmediği süreci sürece, her zaman bir gerilime sebebiyet verebilir. Kıbrıs konusunda şunu bilmemiz gerekiyor ki, ortada bir ateşkes anlaşması bile yoktur! Yani Kıbrıs, 1974’ten beri savaşla barış arasında salınan bir ülke. Şimdi bu soruna bir de doğalgaz meselesi eklendi. Öte yandan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başta İsrail ve Mısır olmak üzere içine girdiği işbirlikleri, Kıbrıs’ı bir anlamda jeopolitik bir oyunun da parçası haline getiriyor. Üstelik Türkiye’nin ilişkilerinin iyi olmadığı iki ülkeden söz ediyoruz. Dolayısıyla bu jeopolitik oyunun tehlikeli tarafları olduğunu düşünüyorum.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, yani Rum tarafının bu ilişkilerini neyle açıklıyorsunuz?

Kıbrıs Cumhuriyeti bir tür jeopolitik egoizme kapılmış görünüyor. Ama nereden bakarsanız bakın, Türkiye’nin bölgedeki jeopolitik üstünlüğünü ortadan kaldıramazsınız. O yüzden evvela bu jeopolitik oyundan vazgeçilmeli. Bir an önce müzakere masasına dönülmeli ve kısa sürede sonuç almak için BM Genel Sekreteri Sayın António Guterres’in çerçevesi temelinde müzakere yapılmalı. Doğalgaz sorunu da o zaman kendiliğinden ortadan kalkmış olacak.

.

AKP, KIBRISLI TÜRKLERE KARŞI BİR KÜLTÜR SAVAŞI YÜRÜTTÜ

António Guterres nasıl bir çözüm çerçevesi öneriyor?

Federal bir devlet. Federal bir devlette bütün doğal kaynaklar federal hükümetin uhdesinde olacaktır. Kıbrıslı Türklerin de parçası olacağı federal bir devlet, doğalgazın birlikte üretilmesi anlamına geliyor. Öte yandan Kıbrıs’ın doğalgazının en optimum kullanımı Türkiye’ye gönderilmesi ya da Türkiye üzerinden Avrupa’ya gönderilmesidir. Maliyet hesabı bunu ortaya koyuyor. Ama bunun olabilmesi için Kıbrıs sorununun çözümüne yardımcı olmak lazım. Maalesef 2017’deki Crans-Montana zirvesinden sonra hem Kıbrıs Rum lideri Sayın Nikos Anastasiadis, hem Türkiye, federal bir devlet zemininde çözüm arayışlarına yeteri kadar özenmedi, ortaya çaba koymadı. Dolayısıyla günümüzdeki gerginlikten Anastasiadis veya Rum tarafı kadar Türkiye de sorumludur.

Geçen sene yayınlanan Kayıp Özne isimli kitabınızda Türkiye’yi Kıbrıs sorununun devamındaki sorumluluğundan dolayı sert eleştirilere tabi tutuyor ve Kıbrıslı Türklerin özneleşemediğini sık sık vurguluyorsunuz. AKP’nin Kıbrıs politikasının da bu çerçevede yürüdüğünü kitabınızda da ifade ediyorsunuz. AKP’nin Kıbrıs politikası nasıl başlamıştı, nasıl bir evrim geçirdi ve şu anki politikası ne?

AKP’nin tek bir Kıbrıs politikası olmadı. 2003-2007 arasındaki evrede AKP, AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak görüyor, en azından öyle söylüyor, bu doğrultuda politika yapıyordu. Bu nedenle Kıbrıs sorununun çözümü için yardımcı olan bir AKP hükümeti görüyorduk. Haliyle de o dönemde Kıbrıslı Türklerin büyük çoğunluğuyla AKP’nin çıkarları iç içe geçmişti. Nitekim o dönemde hatırlarsanız Kıbrıslı Türkler Rauf Denktaş’a karşı ayağa kalkmış, AB üyesi olmak için Kıbrıs’ta çözüm istiyordu. Bu, AKP’yle Kıbrıslı Türk solunun kesiştiği noktaydı. Ama ilerleyen zamanda AKP AB sürecinden, reformcu yoldan uzaklaşıp otoriter tavırlar, uygulamalar sergilemeye başladı. Bu süreçte AKP, Kıbrıs sorununa yaklaşımında da farklılığa gitti. AKP artık Kıbrıslı Türkleri bir özne olarak görmemeye ve kendi politikalarını dayatmaya kalktı. Hem ekonomik açıdan bunu yaptı hem de burada yeni camiler inşa ederek, din okulları açarak, ilahiyat fakülteleri kurarak bir kültür savaşı yürüttü. Bu politikalar Kıbrıslı Türk toplumuyla AKP’yi karşı karşıya getirdi. Çünkü Kıbrıslı Türkler böylesi politikalar karşısında bir kimlik tehdidi algılamaya başladılar. Bu nedenle Kıbrıslı kimliklerini, seküler yaşam biçimlerini korumak için bir gayret içine girdiler.

Tıpkı Türkiye’deki laikler gibi yani…

Bir anlamda öyle. Zaten Kıbrıslı Türkler, cumhuriyet kurulduktan sonra uygulanan laiklik politikasını hayata geçiren ilk topluluk oldu. Daha 1920’li yılların başında peçeyi çıkarmış, seküler olmaya çok özen gösteren, bunu hazmetmiş bir toplumdan söz ediyoruz yani. Dolayısıyla kendi yaşam biçimlerini korumak için AKP’ye karşı seslerini çıkardılar. Ama tabii Kıbrıslı Türkler, Türkiye hükümetlerine ekonomik olarak o kadar bağımlıdırlar ki, bir türlü otonom bir özne olamıyorlar. Kıbrıslı Türkler de Kıbrıs sorunu çözülmeden, federal bir devletin ve Avrupa’nın parçası olmadan otonom bir özne olarak var olamayacaklarını biliyorlar.

.

RUM MALLARI ÜZERİNDE OTURUP DOĞALGAZIN TARAFI OLDUĞUNU SÖYLEMEK İKNA EDİCİ DEĞİL

Kayıp Özne’den bir paragrafınızı aktarmak istiyorum: “Kıbrıslı Türkler bugün her zamankinden daha büyük oranda kurallarını kendilerinin koymadığı bir dünyada yaşıyorlar. Uluslararası hukukun, ticaretin ve politikanın dışında kaldılar ve Türkiye’ye tam bağımlı bir olağanüstü hal toplumuna dönüştüler. Giderek daha büyük oranda ‘hesap-dışı’ kalan, kendilerini doğrudan ilgilendiren süreçlerin bile ‘dışarısında’ bırakılan bir topluluk oldular. Bir zamanlar kendilerini özne olarak tanımayan, ‘adam’ yerine koymayan Kıbrıs Rum toplumunun meydan okumaları karşısında seferber olurken, şimdi haysiyet yarası içinde kıvranıyor ve kendisine yüklenen ‘düşkün soydaşlar topluluğu’ rolünden çıkıp aktif yurttaşlar toplumuna dönüşemiyorlar…

Vaziyet tam olarak böyle! Kıbrıs sorununun çözümü, ekonomi ve kültür politikaları gibi Kıbrıslı Türkleri doğrudan ilgilendiren meselelerde Türkiye, Kıbrıslı Türklerden çok daha yüksek sesle konuşuyor.

Buna karşın Kıbrıslı Türklerde iki tür sinizm türü geliştiğini söylüyorsunuz kitabınızda: “Yapamayız/yaptırmazlar be çocuğum sinizmi” ve “Hasiktir sinizmi.” İkinci sinizmi de şöyle izah ediyorsunuz: “Bu sinizm türünde de acizlik ve imkansızlık içselleştirilmiştir ama bunu dayatan iktidara yaranmak yerine durum teşhir edilir, açık biçimde ve hınzırca gözler önüne serilir. Fakat burada da güçsüzlük hakim duygudur. Durumu değiştirmek için bir şey yapılmaz, sadece bunun etrafında mırıldanılıp söylenilir ve rahatlatıcı sloganlar üretilir. Güç ve iktidar karşısına özne olma iddiasıyla çıkamayanlar arasında siyaseti ahlaklaştırmaya yönelenler ve “Temiz Kalma” püritanizmine saplananlar da var. Kendini realiteden sakınan, temiz kalmaya odaklanmış grup veya kişilerde görülen bu eğilim, ortaya dogmatik/sekter bir durum çıkarır. Tarihsel haklılıktan veya haklı çıkarlardan söz ederler ama sorunların çözümüne, yani eyleme gelince, çözümü imkansız kılan komplo teorileri ve analizler sergilerler ve böylece acizliğin hüküm sürdüğü ortamın devamına katkı sağlarlar.” Şu anda Kıbrıslı Türkler arasında “hasiktir sinizmi” ne kadar yaygın?

Bir toplumsal özne olarak Kıbrıslı Türklerin acizliği çok eskiye dayanıyor. 1964 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin dışına düştükleri andan itibaren aslında Türkiye’ye bağımlı halde yaşıyorlar. Siyasi bir özne olarak olaylara çok fazla yön veremiyorlar. Kıbrıslı Türkler belirleyen değil, belirlenen konumdadır. Ama bir yandan da birtakım kendince önemli konumları var. Örneğin Türkiye’nın Kıbrıs’taki çıkarları Kıbrıslı Türk toplumundan geçer. Aynı zamanda teorik olarak da olsa hâlâ Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yurttaşlarıdırlar. Dolayısıyla AB yurttaşıdırlar zaten. Yani ellerinde birtakım imkânlar da yok değil. Ama yılların acizliğinden kaynaklanan bir durum, aktardığınız sinizmlere yol açmıştır. Sinizm aslında neden değil, uzun bir zaman dilimine yayılan çaresizliğin ve acizliğin sonucudur. Anlattığım her iki sinizmin sol damarda da baskın olduğunu görüyoruz.

Türkiye’nin halihazırda Doğu Akdeniz’de yürüttüğü faaliyetler öyle veya böyle Kıbrıslı Türklerin de hayatını etkileyecek. Kıbrıslı Türkler, bu faaliyetleri haklarının savunulması şeklinde mi okuyor?

Kıbrıslı Rumlarla yaşanan etnik gerilim üstünden toplumun büyük kısmı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerini, kendi çıkarlarının korunması şeklinde yorumluyor. Yani Kıbrıslı Rumlar Türkleri dışlıyor, doğalgaz kaynaklarını paylaşmak istemiyor ve bir anlamda onların haklarını çiğneyebileceklerini gösteriyor, Türkiye de buna karşılık olarak Kıbrıslı Türklerin çıkarlarını koruyor, diye düşünülüyor. Ama bu okuma, çatışmacı zihniyetin bir devamıdır.

Başka bir okuma yapmak mümkün mü?

Tabii. Biz, ister doğalgaz yataklarına, ister başka haklarımıza, Kıbrıs sorunu çözülmeden kavuşamayız. Çünkü Kıbrıs meselesi aynı zamanda bir hak ihlali meselesidir ve Kıbrıslı Rumların da hakları büyük oranda çiğnenmiş durumdadır. Kıbrıslı Rumlar da şiddet yoluyla yaşadıkları bölgelerden kovulmuşlar, topraklarından, evlerinden edilmişlerdir. Onlar hiçbir zaman haklarına kavuşamazlarken Kıbrıslı Türklerin mevcut statüko içinde, hakları olan doğalgazdan yararlanmalarını beklemek bana gerçekçi gelmiyor. Dolayısıyla da karşılıklı olarak sorunun çözümüne dönük fikirler ortaya koymak gerekiyor. Çözüm demek, hem Rumların hem de Türklerin haklarının restorasyonu demektir. Mevcut statükoda hem Kuzey Kıbrıs’ta Rumların malları üzerinde oturup, hem de denizde bulunan doğalgazın tarafı olduğunu söylemek çok ikna edici değildir.

ETNİK MESELEYİ ÇÖZMEK MİLLİYETÇİLERİN KOTARABİLECEĞİ BİR İŞ DEĞİL

Türk milliyetçileriyle Helen milliyetçilerinin karşılıklı olarak gardlarını düşürüp belli bir mutabakata yanaşmaları yakın gelecekte söz konusu mu?

Hayır, her yerde olduğu gibi Kıbrıs’ta da etnik bir meseleyi çözmek milliyetçilerin kotarabileceği bir iş değil. Çünkü zaten etnik meseleyi milliyetçiler yaratmıştır. Burada çözümü demokratik duyarlılık sahibi Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türklerde aramak gerekiyor. Nitekim her iki tarafta da bu kesimler azımsanamayacak bir güce sahiptir. Kıbrıs’ın güneyinde AKEL (Emekçi Halkın İlerici Partisi) mesela, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini savunan büyük bir partidir. Benzer eğilimde sivil toplum kuruluşları var. Keza Kıbrıs’ın kuzeyindeki Cumhuriyetçi Türk Partisi, Toplumcu Demokrasi Partisi ve bir dizi sivil toplum kuruluşu da federal bir çözümün gerçekleşmesi için uğraş veriyor. Aslında Türkiye’nin burada yapması gereken, bu tür güçlerle daha yakın olup bir an önce çözüme, sonuca gitmeye bakmaktır. AKP hükümeti milliyetçi güçlerle değil, çözümcü güçlerle daha yakın olmalıdır. Ama şu anda maalesef öyle bir eğilim göremiyoruz.

DAVUTOĞLU’NUN KIBRIS İÇİN KULLANDIĞI “HAYAT ALANI” KAVRAMI HİTLER’İN DİLİNDEYDİ

Kitabınızda, eski başbakan ve dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabındaki Kıbrıs bahsine değiniyor ve şunu ifade ediyorsunuz: “Davutoğlu’nun anlayışında Kıbrıs ne sadece iki toplum arasında bir sorun, ne de Türk-Yunan uyuşmazlığının konularından biridir. Kıbrıs, Türkiye’nin Avrasya, Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Balkanlarda etkili olmasına yarayan ‘sabit bir üs, bir uçak gemisidir.’ Bu özelliği ile de Davutoğlu’nun gözünde Türkiye’nin ‘Hayat Alanıdır.’ Davutoğlu, “Hayat Alanı” derken neyi kastediyor?

Bir kere 21’inci yüzyılda “Hayat Alanı” gibi bir kavramı kullanmak büyük bir talihsizliktir. Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasında moda olmuş, Hitler’in diline düşmüş Almanca “Lebensraum” kelimesinin Türkçe karşılığı olan “Yaşam Alanı” veya Davutoğlu’nun kullandığı gibi “Hayat Alanı” kavramı bir kuvvet politikasına gönderme yapar ve son derece de anakroniktir. Alman ordusunda general iken akademik yaşama geçen profesör Karl Haushofer’in geliştirdiği bu kavram Hitler Almanya’sında sık sık kullanılıyordu. Bir yer için “orası benim hayat alanımdır” denildiği zaman hukuk ve meşruiyet iptal edilir, sadece kuvvet politikası geçerli olurdu. Bunu da geçtim ama, Türkiye yıllardan beri Kıbrıs meselesindeki okumalarında son derece stratejik hatalar yapmıştır. Bu da milliyetçilik yüzünden böyle oluyor.

Milliyetçiliğin yanında İslâmcılığın da etkisi yok mu?

Milliyetçilikle İslâmcılık zaten burada kesişiyor. Kemalist milliyetçilerle İslâmcı milliyetçilerin bu noktada ayrı düşündüğünü söyleyemeyiz. Bir kere imparatorluk hayalleri, yeniden toprak kazanma arzuları, meseleye irrasyonel bir şekilde yansıyor. Oysa Türkiye, gündemine Kıbrıs’ın girdiği 1950’li yıllarda, stratejik kaygı olarak ortaya iki şey koymuştu: Bir, ada Yunanistan’la birleşmesin, yani Enosis olmasın. İki, Kıbrıs ülkesinde Kıbrıslı Türkler azınlık olmasın. 1974’ten beri Türkiye bu iki kaygı ortadan kalkmıştır. Yani artık adanın Yunanistan’la birleşmesi asla söz konusu değil. İkincisi de, federal çözüm fikri, ki bunu 1974’ten sonra Türkiye ortaya koymuştur, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğine dayanıyor. Bütün BM kararları da bu yöndedir. Dolayısıyla Türkiye’nin bütün stratejik hedefleri yerine geldiği halde, 2004 dönemini hariç tutarsak, bir türlü kararlı şekilde Kıbrıs sorununun çözümü yönünde hamleler göremiyoruz.

KIBRISLI TÜRKLER İÇİN TARİH-DIŞI LAFINI KULLANABİLİRİZ

Neden?

Milliyetçi sayıklama rasyonel stratejik çıkarların önüne geçtiği için.

Kıbrıslı Türklerin, feministlerin ataerkil düzen karşısındaki kadınlar için kullandığı haliyle “öznellik kapasitelerinin” örselenmesinden dolayı bir irade ortaya koyamaması da, Kuzey Kıbrıs’ı milliyetçi sayıklamalar ve Türkiye’nin politikaları karşısında eli-kolu bağlı hale getiriyor, öyle mi?

Kesinlikle öyle! Zaten Kıbrıs sorununun devamı demek, nesnel olarak Kıbrıslı Türklerin özne olmalarının da önünü kesiyor. Çünkü devlet dışı, Kıbrıs’ın kuzeyine adeta hapsedilmiş, dünyadan bakıldığında görülmeyen ve Türkiye’ye bağımlı bir hâl söz konusu.

Hatta kitabınızda Kıbrıslı Türkler için “Dünyanın dışındadırlar. Uluslararası topluluğun, uluslararası hukuk ve siyasetin dışındadırlar. Bir anlamda ‘tarih-dışı’ bir toplumdur diyebiliriz Kıbrıslı Türkler için” diyorsunuz.

Tabii, yarım asırdır bu konumda olan bir toplum için artık tarih-dışı lafını kullanabiliriz. Sorun çözülmedikçe Kıbrıslı Türklerin özne olmaları daha da imkânsız hale geldiği gibi, Türkiye de giderek Kıbrıslı Türkleri aradan çıkarıp, doğrudan kendisi söz sahibi oluyor.

Doğu Akdeniz’deki mevcut gerilim sizce geçici bir kriz mi, yoksa Kıbrıs sorununa yeni, derinlikli bir boyut daha katmaya aday mı?

Bence orada kontrollü bir gerilim olacaktır ve sonuçta tekrar Kıbrıs müzakere masası kurulacaktır. Ama bu müzakere masasında sonuç alınıp alınmayacağı konusunda iyimser miyim diye sorarsanız, sadece “…” şeklinde yanıt verebilirim.

 

 


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI