Tayip Temel: Mustafa Şentop, Leyla Güven’i ziyaret edip talebini dinlemeli

Cumartesi, 27 Nisan, 2019
İki aya yakın süredir açlık grevinde olan HDP Van Milletvekili Tayip Temel, açlık grevindekilerin sesinin ne iktidar ne de demokratik kamuoyu tarafından duyulduğunu ve bunun da her geçen gün kötü haberleri yaklaştırdığını söylüyor. Temel, iktidarın mevcut yapısıyla Öcalan üzerindeki tecridi kaldırmaya uzak olduğunu düşünse de, bu tutumun sürdürülebilir olmadığı görüşünde. TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un, TBMM üyesi olan Leyla Güven’i evinde ziyaret edip talebini dinlemesi çağrısı yapan Temel, cezaevlerinde üç ila beş bin kişinin açlık grevini sürdürdüğünü, aralarında kan kusanların, ölüm eşiğine gelenlerin olduğunu aktarıyor.

HDP Hakkâri milletvekili Leyla Güven’in başlattığı açlık grevi 170 günü arkasında bırakırken Mart ayı başında üç milletvekili daha, bu kez açlık grevindekilerin sesini duyurmak üzere süresiz-dönüşümsüz açlık grevine başladı.

3 Mart’ta Diyarbakır milletvekili Dersim Dağ’ın açlık grevine 8 Mart’ta Van milletvekilleri Tayip Temel ve Murat Sarısaç da dâhil oldu. 50 günü aşkın süredir açlık grevinde olan üç milletvekili, HDP’nin Diyarbakır’daki il binasında grevlerine devam ediyor.

Peki iktidar kulağının üstüne yatmışken, açlık grevindeki çocuklarıyla dayanışmaya çalışan anneler yerlerde sürüklenirken, açlık grevini sürdürmenin bir karşılığı var mı? Geçtiğimiz hafta bir grup yazar ve sanatçının imzasıyla yayınlanan ve açlık grevine son verme çağrısı yapan bildiri ne anlama geliyor? Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılma ihtimali var mı? Dahası, açlık grevindekiler İmralı tecridinin kaldırılmasından nasıl bir sonuç murad ediyor? HDP Van Milletvekili Tayip Temel’i dinliyoruz…

Leyla Güven’in başlattığı açlık grevi 170. gününe girdi. HDP milletvekilleri Dersim Dağ ve Murat Sarısaç’la birlikte siz de Mart ayının başından beri açlık grevindesiniz. Leyla Güven’in ve sizlerin sağlık durumu nasıl?

Leyla Güven’de çok fazla kilo kaybı var, kasları erimiş, hareket etme kabiliyetini büyük oranda yitirmiş durumda. Kemikler battığı için artık oturma imkânı da yok. Dersim Dağ 3 Mart’ta, benle Murat Sarısaç 8 Mart’ta başladığımız için durumumuz şu an iyi. Tansiyon sorunları yaşıyoruz. Her birimizin 8-10 civarında kilo kaybı var.

Tayip Temel, Dersim Dağ, Murat Sarısaç

Şu anda açlık grevinde kaç kişi var?

Cezaevlerinde hasta ve yaşlılar hariç tahminen üç ila beş bin politik tutsak açlık grevinde. Dışarıda da açlık grevini sürdürenlerin sayısı 50 ila 60 civarında. Tabii cezaevinde açlık grevine başlayıp bu arada tahliye edilenler de evlerinde greve devam ediyor. Leyla Güven’le aşağı yukarı aynı dönemde açlık grevine başlayan Hewlêr’deki Nasır Yağız’ın da sağlık sorunları ciddi durumda. Çeşitli defalar fenalaşıp hastaneye kaldırıldığını biliyoruz. Kişilerin bedensel durumu, geçmişteki hastalıkları da bu süreçte belirleyici oluyor tabii.

Üç milletvekili olarak açlık grevini sürdürdüğünüz Diyarbakır il binanız defalarca polis tarafından basıldı. Şu anda böyle bir müdahale söz konusu mu?

Dersim Dağ ve sekiz yurttaşımız 3 Mart’ta açlık grevine başlar başlamaz müdahale yapıldı. Vekilimiz dışındaki tüm açlık grevcileri defalarca gözaltına alındı. Murat Sarısaç’la birlikte 8 Mart’ta biz de greve dâhil olunca, parti binamız korkunç bir baskınla daha karşı karşıya kaldı. Arkadaşlarımızı teslim etmek istemediğimiz için arbede oldu. Daha sonra parti binasında açlık grevini sürdüren yurttaşlar gözaltına alınıp tutuklandı. Hapiste eylemlerine devam ettiler, ardından tahliye edildiler ve şu anda evlerinde bu eylemlerini sürdürüyorlar. Öte yandan halihazırda biz açlık grevini sürdürürken parti binamızın kapısındaki abluka devam ediyor. Ama içeriye müdahale konusunda yeni bir girişimle karşılaşmadık.

ÖCALAN’A YÖNELİK TECRİT, KÜRT SORUNUNUN RAFİNE EDİLMİŞ HALİ

Dün (25 Nisan) Leyla Güven’in evinin önünde de büyük bir polis ablukası vardı. Bunun sebebini öğrenebildiniz mi?

Kendilerince, evin etrafında bir grup kadının, annenin Leyla Güven’e destek eylemi yapacağına ilişkin istihbarat aldıklarını iddia ettiler. Fakat bu tür görüntüleri açlık grevindekilere yönelik psikolojik baskı olarak değerlendiriyoruz.

Başa dönelim: Açlık grevindekilerin talepleri neler?

Bir kere belirtmeliyim ki, açlık grevini HDP başlatmadı. Cezaevinde tutulan politik bir tutsak olarak milletvekilimiz Leyla Güven meşru bir talep üzerine bu grevi başlattı. Daha sonra binlerce tutsak bu grevi devam ettirdi. Bu süreçte açlık grevindekilerin talebinin görünür olmasına, hükümetin adım atmasını sağlamaya yönelik her girişim, her eylem feci bir şekilde bastırıldı. Biz üç milletvekili buna tepki göstermek, açlık grevindekilerin talebini görünür kılmak ve bu taleplerinin karşılanması için greve başladık. Yani biz üç milletvekilinin temel amacı, zindanlardan tabut çıkmadan, Leyla arkadaşımızla ilgili kötü bir sonuç yaşanmadan bu haklı ve meşru talebin yerine getirilmesi, düğümün çözülmesidir. Gelelim sorunuza: Talep ne? Sayın Abdullah Öcalan, Kürt sorununun çözümü konusundaki en güçlü siyasi aktörlerden biri. Aslında İmralı’da uygulanan tecrit de sorunun çözümsüz bırakılması amacı taşıyor. Nitekim Sayın Öcalan’a yönelik tecrit başladığından beri Kürtlerin demokratik taleplerine, siyasi kanalların açılmasına yönelik korkunç bir baskı politikası yürütülüyor. Dolayısıyla Öcalan’a yönelik tecrit aslında Kürt sorununun rafine edilmiş haline denk geliyor. Öcalan, çıkmaz yolların çoğuna çözüm önerisi ve perspektifi sunan bir düşünce sistematiğine sahip. Tecridin kaldırılması aynı zamanda bu çıkmaz yoldan çıkışı da mümkün hale getirebilir. Elbette biz üç milletvekili olarak açlık grevini bir deklarasyonla başlatanlar adına konuşacak, onların sözcülüğünü yapacak konumda değiliz. Ama bu insanların talebi, hukuki bir hak olan avukatların İmralı’ya gidişinin önünün açılması, aile görüşünün sağlanması ve telefon hakkının verilmesi yönündedir. Bu adımın atılmasının, Kürt sorununun çözümü konusunda önemli bir adım olacağını düşünüyoruz.

Sizce mevcut iktidar böylesi bir adımı atar mı?

Zaten aslında tecridin bu kadar katı uygulanmasının sebebi, iktidarın çözümsüzlüğü politik bir tercih olarak seçmiş olmasıdır. Daha da ötesi iktidar bu yolu tercih ettiği için çözümsüzlük yoluna İmralı tecridiyle çıktı. Fakat biz çözümsüzlük siyasetinin son bulması, diyaloğun ve kucaklayıcı bir siyasetin başlatılması, herkesin sürece dâhil edilebileceği bir mekanizmanın oluşturulması için Sayın Öcalan’la temasın kurulmasını öneriyoruz.

AÇLIK GREVİNİN MUHATAPLARINDAN BİRİ DE DEMOKRATİK KAMUOYUDUR

Öcalan ne zamandan beridir avukatları ve yakınlarıyla görüştürülmüyor?

27 Temmuz 2011 tarihinden beri avukatlarıyla görüştürülmüyor. Elbette 2012 sonundan başlayıp 2015’e kadarki süreçte siyasi heyetler İmralı’ya gidip geldi. Fakat daha sonra herkesin bildiği gibi bu kanal da tamamen kapatıldı. Bu arada Öcalan’ın kardeşi, biri Eylül 2015, diğeri de Şubat 2019 tarihinde olmak üzere iki defa, yirmişer dakikalık görüşme yapabildi. Kanuna göre, suçu ne olursa olsun, müebbet hüküm bile giymiş olsa her kişinin avukatlarıyla, ailesiyle ve belirlenmiş üç kişiyle görüşme hakkı var. Fakat zaten fiilen yürütülen avukatlarıyla görüştürülmeme uygulaması, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra OHAL kapsamında belli bir kılıfa uyduruldu. İmralı’ya her türlü giriş-çıkış yasaklandı. Bu uygulama Türkiye’nin hiçbir cezaevinde söz konusu değildir, İmralı’ya hastır. İmralı’da çok özel, yasaların hükmüne dayanmayan, iktidarın denetiminde siyasi bir hukuk uygulanıyor.

Diyelim ki Öcalan üzerindeki tecrit kaldırıldı, avukatları ve ailesiyle görüşmeye başladı. İktidarın mevcut Kürt politikasından dönmek gibi bir niyeti ortaya çıkmadan, Öcalan’ın aktaracağı görüşlerin bir karşılığı olacağını düşünüyor musunuz?

Gerek Kürt sorunu gerekse Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda çözüm perspektifi, niyeti taşımayan bir iktidar zaten bu normalleşmeyi sağlamaz. Bedenini açlığa yatırmış olanlar her ne kadar Sayın Öcalan’a uygulanan hukuksuz, yasa dışı tecridin kaldırılmasını talep etse de, esasen iktidara çözüm perspektifine, mevcut yanlış yoldan dönme çağrısı yapıyor. Elbette İmralı’yla yapılacak birkaç avukat veya aile görüşmesinden sonra sorunu çözmez ama en azından Kürt sorununa dair esas muhataplardan birinin görüşü ve düşüncesi, çözüm perspektifi kamuoyuna mal olmuş olur. Dikkat edilirse 2013’te de çözüm süreci bu şekilde başladı ve herkesin çözüm adına gözünü-kulağını diktiği bir adrese dönüştü İmralı.

 

2012’deki açlık grevini, yine o zaman tecritte olan Öcalan, devlet heyetiyle görüşmesi neticesindeki çağrısıyla sonlandırmıştı. Fakat bugün başka bir devlet yapısı, farklı bir iktidar bloğu var. Sizce iktidarın mevcut yapısıyla 2012’dekine benzer bir adım atması söz konusu mu?

Direnişi başlatanlar taleplerini kamuoyuyla paylaşırken, bu talep karşılanmadığı sürece grevlerini sürdüreceklerini beyan ettiler. Mevcut iktidar bu talebi yerine getirir mi, adım atar mı? Karakteri, söylemleri, giriştiği siyasi ittifaklar itibariyle bir okuma yapıldığında, bu talebi karşılama ekseninden çok uzak olduğu görülüyor. Ama nihayetinde Türkiye’de bir muhalefet, demokratik kamuoyu var. Bu demokratik kamuoyunun birlikte harekete geçip iktidarı demokratik bir adım atmaya davet ettiğinde, değişim yaratabilecek güce sahip olduğunu biliyoruz. 31 Mart bunun yakın tarihli örneğidir. İktidar belli ittifaklar geliştirmiş olabilir ama her şeyi belirlemeye de muktedir değil. Açlık grevinin esas muhataplarından biri de Kürt sorununu yok sayan, görmezden gelen demokratik kamuoyudur.

İKTİDARIN ADIM ATMAYACAĞINA DAİR TESPİT MUHALEFETİN GÜCÜNE İNANMAMAKTIR

Geçtiğimiz günlerde aydın, siyasetçi ve yazarın imzanı taşıyan bir çağrı metni yayınlandı. Metinde hükümet adım atmaya, yasalara uymaya çağrılıyor. Fakat aynı zamanda açlık grevindekilere de taleplerinin karşılanmayacağı, dolayısıyla bu greve son vermeleri çağrısı yapılarak şu sözler sarf ediliyor: “Sesiniz duyuldu. Bu sesi kamuoyuna daha yaygın duyurma, iktidarı göreve davet etme çabalarımız sürüyor. Dönülmez noktalara gelmeden, daha büyük kayıplar yaşanmadan eyleme son vermenizi, ölümü değil yaşam hakkını savunmanızı umutla bekliyoruz. Ülke gündeminin demokrasinin büsbütün ortadan kaldırılması tehdidine kilitlendiği şu günlerde açlık grevlerinin hedefine ulaşabileceği bir ortamın mevcut olmadığı, her geçen günün telafisi olanaksız kayıplara yol açacağı düşüncesindeyiz.” Bu metni nasıl yorumluyorsunuz?

O insanların her türlü girişimini değerli buluyoruz. Fakat annelerin coplandığı, yerlerde sürüklendiği, “ölümler olmasın, yaşamı savunuyoruz, bu hukuksuzluk bitsin” diyenlerin dipçiklerle darbelendiği bir ortamda, açlık grevindekilerin sesinin duyulduğu neye dayanılarak ifade ediliyor? Çocukları her gün eriyen annelerle, ailelerle sürekli temasta olan bir siyasetçi olarak söylüyorum ki, başta bu bildiriyi yayınlayanlar olmak üzere, açlık grevindekilerin sesinin yeterince ve doğru bir biçimde duyulduğuna inanmıyorum. Bu ses duyulmuş değil. Ayrıca iktidarın adım atmayacağına dair tespit, demokratik kamuoyuna, toplumsal muhalefete, bu muhalefetin özgürleştirici gücüne inanmamaktır. Bu, aydın karakteriyle uyuşmayan bir tespittir. Baskıcı iktidarlar adım atmayacak kabulüyle demokratik mücadele yöntemlerinden vazgeçilmez. O yüzden o çağrının iyi niyetli olduğunu ama çelişkiler de barındırdığını, iktidarı mutlaklaştırıp sarsılmaz gördüğünü, baskı rejiminin kanıksandığı bir ruh haliyle kaleme alındığını düşünüyorum.

Peki ya iktidar adım atmamakta direnirse, ne yapacaksınız?

Biz üç milletvekili olarak, açlık grevindekilerin sesini ölümler olmadan iktidara duyurmak için açlık grevine başladık. İktidarlar, devletler, kurumsal yapılar yaşamı korumak için varlar. Talep edilen şey absürt değil, yasaları zorlamıyor, yeni bir yasa çıkarılmasını da gerektirmiyor. Bu sadece ve sadece mevcut yasaların uygulanmasına yönelik bir çağrıdır. Antidemokratik bile olsa, mevcut yasalara saygı duyan ve onun uygulanmasını talep eden bir talep var ortada. İktidar buna rağmen adım atmıyorsa, çözüm merkezli düşünmüyorsa, o zaman bizim de haksıza karşı haklının, yasanın uygulanmasını talep edenlerin yanında olmak dışında seçeneğimiz kalmıyor. Kamuoyu gerekli hassasiyeti gösterinceye ve iktidar adım atıncaya kadar da bunu sürdüreceğiz. Cezaevlerinden tabutların çıkmaması için elimizden ne geliyorsa yapacağız. Keza ölüm sınırına yaklaşmış yüzlerce kişi var. Onların ailelerinin sesini bile kamuoyuna ve yetkililere duyurmamak üzerine kurulu bir baskı rejimi söz konusu. Tüm bunlar ortadayken direnişin herhangi bir yerinde “artık kenara çekiliyoruz” diyemeyiz. Üç milletvekili olarak süresiz-dönüşümsüz açlık grevimiz devam edecek.

TBMM BAŞKANI ŞENTOP, GÜVEN’İ ZİYARET EDİP TALEBİNİ DİNLEMELİ

Adalet Bakanı dâhil herhangi bir yetkiliyle görüştünüz mü? Veya onlardan size herhangi bir mesaj geldi mi?

Şu ana kadar bize gelmiş herhangi bir mesaj yok. Hükümetin diyalogla sorunu müzakere etmek gibi bir karakteri yok. Sizin aracılığınızla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Mustafa Şentop’a çağrı yapıyorum. Leyla Güven ölüm sınırına gelmiş, kötü bir sonuçla karşı karşıya kalması an meselesi. Sayın Şentop’un başkanı olduğu TBMM’nin bir üyesidir Güven. Sayın Şentop, Leyla Güven’i evinde ziyaret edip talebini dinlemeli. Bu konuda eğer varsa görüşü, düşüncesi, bunu paylaşmalı. Ne yazık ki bugüne kadar çözüme ilişkin hiçbir girişim yapılmış değil. Yapılan tek girişim insanların sesini boğazlarına düğümlemeye yöneliktir. Milletvekilleri dövülüp linç ediliyor, anneler yerlerde sürükleniyor. İnsanların öfkesi, bu zalimliğe sessiz kalanlara da yöneliktir. Haksızlık, hukuksuzluk karşısında İstanbul’daki duyguyla Diyarbakır’daki duygu arasında bu kadar fark olmamalı. Hukuksuzluk karşısında duygular birleşmeli, aynılaşmalı. 2013-2015 arasında bu oldu ve Türkiye iki buçuk yıl bahar havasına girdi. Bu bahar tekrar başlayabilir.

Açlık grevi sürerken Diyarbakır’daki genel halet-i ruhiye nasıl?

Bu konuya duyarsız, bundan habersiz tek bir Diyarbakırlı yok. Fakat bu direnişe yönelik her destek, korkunç bir şekilde bastırılıyor. O yüzden şu an hanelere sıkışmış kocaman bir öfke var. Açlık grevinde artık kan kusan insanlar var. Bunlar karşısında öfkelenmemek mümkün mü? Her gün yüzlerce insan bizi ziyaret ediyor. İnsanlar, herhangi bir şey yapamamanın mahcubiyetini ifade ederken, en ufak seslerinin nasıl bastırıldığını da aktarıyor. Kimse Diyarbakır’daki, Van’daki, Batman’daki baskı koşullarının İstanbul veya Ankara’dakiyle benzer olduğunu düşünmesin. İstanbul ve Ankara’da da baskı var ama buradaki baskıların dozajı ve yöntemi korkuncun ötesinde. Bir milletvekili olduğum halde bana silah doğrultuldu. Bir siyasi partinin milletvekiline, kendi partisinin il binasında silah doğrultuluyorsa, sıradan yurttaşa neler yapıldığını varın siz düşünün! Peki bu olayı kaç kişi duydu, kaç kişi hissetti?

İktidar yanlısı medyada, siz açlık grevine başladıktan iki gün sonra, 10 Mart gecesi Diyarbakır il binanıza yönelik baskın sırasında sizin bir polis memuruna tekme attığınıza dair haberler çıktı sadece…

Onu biz de okuduk! Onun tam bir manipülasyon olduğunu kayıtlar da ortaya koydu.

HANELERE SIKIŞTIRILMIŞ BİR ÖFKE HERKES İÇİN TEHLİKE ARZ EDER

Peki o akşam tam olarak ne oldu?

Doğrusu kapı açılıp içeri girdiklerinde burayı kan gölüne çevirmek isteyen bir grup olduğunu düşündük. Polis olduklarını daha sonra öğrendik. Çünkü yüzleri maskeli, sivil giyimli, lazer ışıklı silahlarla gelmişlerdi.

Geçtiğimiz hafta açlık grevindeki çocuklarına destek için Gebze Cezaevi önüne gelen annelerin bir polis şefi tarafından hakaretler eşliğinde dipçikle iteklenerek uzaklaştırılması her kesimden tepki gördü. Diyarbakır’da olduğu gibi Türkiye’nin batısında da insanların adaletsizliğe yönelik öfkesinin olduğu fakat baskılar yüzünden sosyal medya dışında kimsenin kendisini ifade edemediği söylenebilir mi?

Elbette öyle. Zaten tüm Türkiye bir tecrit altında tutuluyor. Fakat baskının oranı batıda yüzde 50 ise, burada yüzde 80-90 civarında. Bununla beraber tabii ki vicdanı sızlayan insanlar, akademisyenler, aydınlar, sanatçılar olduğunu biliyoruz. Hakkı ve hukuku savunmak için bir şeyler yapmak isteyen insanlar ülkenin her tarafında var. Hanelere, evlere, kurumlara sıkıştırılmış bir öfke herkes açısından tehlike arz eder. Bu baskıcı politikanın sürdürülebilirliği yok. Yetkililer bunun ya bunun farkında değil veya bunun yönetilebilir olduğunu düşünüyorlar ama yanılıyorlar.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI