Murat Sevinç
Murat Sevinç

Layk dostluktu, layk emekti...

Çarşamba, 16 Ocak, 2019
Tam twitlik konu, diye geçirdi içinden. Yanlış anlaşılmaktan çok korkuyordu. Tek bir takipçi kaybetmeye tahammül yoktu, iyi düşünmeli, kapsayıcı ve tehlike içermeyen bir şeyler yazmalıydı. Çarpıcı. Cazip. Ortalamaya hitap eden. Kitlelere seslenmenin hiç de kolay olmadığını çok daha iyi anlıyordu artık...

Her şey, yüzlerce layk aldığı twiti yazdığı akşam başlamıştı…

İyi halli bir ailenin çocuğuydu. İyi halli bir eğitim almıştı. İyi halli bir ailenin kızıyla evlenmişti. İyi halli bir semtte, iyi halli bir evde otuyordu. Halliceydi hayatı, anlayacağınız. Arada bir kendi hayatı üzerine düşünür, sahip olduklarına şükrederdi. Başkalarının hayatı üzerine pek düşünmediği gibi, kendi hayatı üzerine düşünme işini de büyütmezdi doğrusu. Herhangi bir konuda derin düşüncelere dalmanın sakıncalı yanları olduğuna inanır, “günü yaşamalı” derdi sıklıkla.

Akademik yaşamı, gerek yurt içi gerekse yurt dışı deneyimleriyle zenginleşmişti. Elle tutulur bir eser yazamamış olsa da, civisi dolgundu. Her ne kadar popüler meslektaşlarına arada bir özense ve daha çok takdir edilmeyi hak ettiğini düşünse de, durumunu kabullenmiş; gelirinin, işinin, ailesinin ve hayatının kıymetini bilerek yaşamayı öğrenmişti. Popüler olmamanın göze batmama, dikkat çekmeme ve başını derde sokmama gibi bir faydası olduğu muhakkaktı. Arasının herhangi biriyle bozulmasını hiç istemez, herkesle iyi geçinmeye çalışırdı. Ağzının tadını kaçıracak, işini tehlikeye atacak şeylerden uzak durur, bununla övünürdü.

Ta ki, yazdığı bir twitin dört yüz seksen dört kez retwit edilip altı bin üç yüz seksen iki like aldığı güne dek…

O gün sürekli telefonuna baktığını, hatta başka hiçbir şey yapamadığını hatırlıyordu. Nitekim taşınabilir bataryanın ne denli hayati bir gereksinim olduğunu da aynı gün fark etmiş, sonraki günün akşamına kalmadan ilk teknoloji mağazasından pahalı sayılabilecek bir ürün satın almıştı. Gece yatağa girdiğinde hâlâ telefon ekranındaydı gözü. Beğenilmenin tatlı yorgunluğu ve bacağına vuran hafif ağrıyla uyumaya çalışmıştı. Ne zaman heyecanlansa aynı sızı olur, uykuya dalmakta zorlanırdı.

Soma faciası günleriydi. Memleketin aklı başında bütün yurttaşları olup bitene, madendeki ihmale tepki gösteriyor ve idarenin sorumluluğu konuşuluyorken, üç yüzün üzerinde işçinin öldüğü katliam gibi kazanın ardından, bin dört yüz seksen iki takipçisi olan twitır hesabına; “Bu acı günde sorumlu arayacağımıza, yeni enerji kaynakları üzerine kafa yormalıyız. Bu arada kazada ölenlere rahmet, yakınlarına başsağlığı dilerim,” yazdı. Telefonunu kapatıp yemek masasına oturdu. Eşinin günü ve çocukların okulu hakkında konuşarak yenen yemeğin ardından, dinlenmek için berjer koltuğuna kurulup elindeki su bardağını hemen yanındaki zigonun üzerindeki bardak altlığının üzerine özenle yerleştirdikten ve derin bir nefes alıp televizyonu açtıktan sonra, evlilik kurumunun ayrılmaz parçası olan zigon sehpanın üzerindeki su bardağının yanında duran cep telefonunu eline aldı ve twitlerine bakıp…

Heyecandan az kalsın, evliliklerinin yolunda gittiğinin nişanesi olan zigonu devirecekti. Gözlerine inanamıyordu. Yemekten önce bin dört yüz seksen iki olan takipçi sayısı, üç binlere çıkmıştı ve ekrandaki retwit rakamı soğuk kış aylarındaki gaz sayacı hızında artıyordu. O esnada beş binin üzerinde layk aldığını fark etti. Eleştiren, küfredenlerin yanında, çok sayıda beğeni vardı ve en önemlisi iki iktidar milletvekili, adını bildiği bir müsteşar ve çalıştığı üniversiteninki dahil üç büyük üniversite rektörü, yazdığı cümleyi retwit ederek, beğenilerini sunmuştu. Heyecanını saklamakta zorlanıyordu. Koltukta kaykılarak, ayaklarını, eşiyle bir haftalık çileli bakınmanın sonunda alabildikleri ve dört sehpanın iç içe girebildiği zigon takımın hemen önündeki pufun üzerine uzattı. Özellikle rektörlerin takdir etmesi çok hoşuna gitmişti. Bir süredir üniversite idarelerinin iktidar yanlısı görüşleri retwit yaptığını fark etse de, kendi başına gelmemişti. Ekrandaki eleştirilileri hiç umursamadan, yalnızca övgüleri okuyor ve rakamın artışını izliyordu. Eskiden beri sevilen, takdir edilen biriydi aslında. Ancak böylesi bir kitle iltifatıyla ilk kez karşılaşıyordu. Yıllardır hak ettiğini düşündüğü övgüyü, kalabalıkların saygısını kazanma zamanı gelmişti belli ki. Eh her şeyin bir günü vardı nihayetinde. Demek ki biraz yaş almam gerekiyormuş toplumun beni daha iyi anlaması için, diye geçirdi içinden. Saatine baktı, çok geçti ve sabah fakültede olmak zorundaydı. Uzandı. Sessize aldığı telefonunu kapatmadan şifonyerin üzerine bıraktı ve heyecandan sızlayan bacağını ovuşturarak, anlattıklarını duymadığı eşini gözleriyle onaylarken uykuya daldı.

Sabah uyanır uyanmaz ilk işi telefona bakmak olmuştu. Takipçi sayısı beş binin üzerine çıkmış, aldığı layk sayısı altı binlere varmıştı. Daha önce hiç hissetmediği bir özgüvenle girdi duşa. Tıraş olurken her zamankinden özenliydi ve beyaz gömleğinin üzerine en şık kravatlarından birini tercih etti. Giyinirken, bir yandan da telefon ekranına bakmayı ihmal etmiyordu. Aracına binerken, yol boyunca, üniversitenin kapısında özel güvenlikle selamlaşırken, koridorda, odasında aklı yalnızca telefonunda ve takipçilerindeydi. Öğlene doğru takipçi sayısı ve retwit artış hızında yavaşlama gözle görülür hale gelmişti. Karşılaştığı arkadaşları gece yazığı twitten söz ederken yüzündeki gurur ifadesini saklamakta zorlanıyordu. Omuzlarındaki sorumluluğun arttığını anlıyordu. Yalnızca öğretim üyesi, eş, oğul ve baba değil, her cümlesiyle ülkeye örnek ve faydalı olması gereken biriydi artık. Fakültedeki odasında gün boyu, bir yandan rutin işlerini yapar ve üniversitesinin vizyon ve misyonuna üstün katkılarda bulunmak için var gücüyle çaba harcarken, diğer yandan ilk twitinin ne olması gerektiğini düşünüyordu. Takipçi sayısı yedi binlere ulaşmıştı ve takipçilerinden her konuda ardı arkası kesilmeyen sorular gelmeye başlamıştı. Evet evet, etki yaratacak, çıtayı yükseğe çıkaracak bir şeyler yazmalıydı. Akşam eve gider gitmez çalışma odasına girip bilgisayarının başına oturarak günün gelişmelerini anlamaya çalıştı. Soma’ya sarıklı adamlar gitmiş, kazazedelerin yakınlarıyla konuşuyordu. Ne yazabilirdi ki bu konuda. Yanlış anlaşılabilirdi. Başbakan bir markette vatandaşla tartışmıştı diğer habere göre. Yok hayır, tehlikeli olabilirdi. Heyetteki bir görevli yerde yatan işçiyi tekmelemiş… Tam twitlik konu, diye geçirdi içinden. Yanlış anlaşılmaktan çok korkuyordu. Tek bir takipçi kaybetmeye tahammül yoktu, iyi düşünmeli, kapsayıcı ve tehlike içermeyen bir şeyler yazmalıydı. Çarpıcı. Cazip. Ortalamaya hitap eden. Kitlelere seslenmenin hiç de kolay olmadığını çok daha iyi anlıyordu artık… Tekme fotoğrafının altına “Birliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu zor ve acılı günlerde, herkesin sağduyulu olması, sorunlarımızı barış içinde…” Yok hayır, iyi başlamıştı ama ‘barış’ sözcüğü yerinde olmadı, yanlış anlaşılabilirdi. ‘Sulh’ mü deseydi? Karasızlık çileden çıkarıyordu; eşi yemeğe çağırırken bir karar vermesi gerektiğini düşündü ve amiral gemisi lakaplı gazetede her gün okuduğu, çok takdir ettiği yazarı hatırlayarak… “Birliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu zor ve acılı günlerde, herkesin sağduyulu olması, madenci ile siyasetçinin el ele, omuz omuza hareket etmesi gerekmez mi?” yazıverdi.

Telefonuyla birlikte, yemek yemek üzere salona geldi, eşiyle ve çocuklarıyla günlerinin nasıl geçtiği üzerine sohbet etti. Yemeğin ardından, her akşam yaptığı gibi televizyonun karşısındaki koltuğa kuruldu ve kendisine aile huzurunu hatırlatan zigonun üzerindeki telefonu alıp twitıra girdi. Gözleri faltaşı gibi açılırken, telefonu çalıyordu. Ekranda, daha önce yalnızca bir kez konuşma şansına eriştiği rektörün adı belirdi…

Sonraki üç dört yıl, artık eskisiyle karşılaştırılamayacak bir hayat sürmüştü. Memleketin en tanınmış, adı en çok bilinen akademisyenlerinden biriydi artık. Takipçi sayısı sekiz yüz binlerdeydi ve hemen her twiti binlerce layk alıyordu. Sürekli toplantılara davet ediliyor, hemen her hafta bir TV kanalına konuk oluyordu. Artık twiterda çeşitli konularda bir şeyler karalamaya gayret ediyor, kritik anlarda twit yazmadan önce, sosyal medyada popüler olan bir kaç kişinin yazdıklarına ve yönelen tepkilere bakıp ona göre hareket ediyordu. Günün bir kısmını twit yazarak geçiriyordu. Zaman içinde kazandığı pratiklik sayesinde, mesleki konulardaki bilgilendirme mesajları bir yana, artık tek bir cümle için uzun dakikalar harcama gereği duymuyordu. Takipçilerinin beğenisi açısından dikkat ettiği, özellikle üzerinde durduğu konular vardı. Eğitim, çevre, bilim ve teknoloji, millilik, az da olsa spor, ekonomi, insan ilişkileri… Örneğin iktidar dışı çevrelerde de sevilen bir eğitimci bakan olduğunda, “Artık çocuklarımızın geleceği emin ellerde. Teşekkürler sayın Cumhurbaşkanım, başarılar sayın bakanım,” yazmıştı. On dört bin layk, on üç bin yüz elli retwit almıştı bu satırlar. Anayasa referandumunda yeni sistem kabul edildiği akşam, “Daha güçlü bir Türkiye yolunda, hayırlara vesile olsun,” dökülmüştü tuşlardan. Sabah, twitinin yalnızca iki bin yedi yüz layk almış olmasına şaşırıp memleketteki kamplaşma ortamına yormuştu. Hiç bir dini ve milli bayramı atlamıyor, sıklıkla sağlığın önemine dikkat çekiyordu. Sağlık ve eğitimle ilgili twitler en yüksek layk kategorisindeydi.

Twitlerinde küstahlık yapmamaya özen gösterip elinden geldiğince müşfik bir dil kullanıyor, fazla belli etmeden takip ettiği sol ve sağ görüşlü bir takım hesapların üsluplarını kavramaya çalışıyordu. Sağ ve milliyetçi hesaplar fazla sığ ve tutucu görünüyordu. Takipçilerini kızdırabilirdi. Kimi solcu yazarların yazdıkları ise didaktik, çok muhalif ve fazla eleştireldi. Üstelik takipçi sayıları arttıkça daha da sertleşiyor ve ‘günün cümlesini’ kurmak için gereğinden fazla enerji harcıyorlardı. Kendi tarzının daha kapsayıcı olduğunu fark etmişti. Özellikle “Aynı gemideyiz,” ve “İdeolojiler değil, insan önemli,” “Daha çok üretmeli, innovasyona öncelik vermeliyiz,” temalı twitler büyük beğeni topladığını gözlemlemişti. Dikkat ettiği bir diğer husus ise twitlerinde kendisinden ‘biz’ ifadesiyle söz etmesiydi. Yazılana belirgin bir ağırlık katıyordu, biz… Arada bir paylaştığı şöhretli düşünürlerin sözleri, ‘uçağa bindim,’ ‘havalimanındayım,’ ‘şimdi hamsi zamanı’ nevi twitler ise binlerce layk almasa da takipçileri canlı tutmak için son derece yararlıydı. İktidar sahipleri, rektörü ve diğer rektörlerin twitlerini paylaşmak ise önemli prensiplerinden olmuştu. Bu paylaşım bir gün ‘erozyon’ beriki gün ‘hayvan hakları’ ya da ‘emekliler’ hakkında olabiliyordu. Ülkede tartışmaya ve gerilime neden olan hemen her konuda, tüm güç ilişkilerini gözeten twitler yazıyordu. Örneğin yüzlerce meslektaşının meslekten atıldığı gün, “Üniversitelerimizin evrensel standartlara ulaşması için hepimiz elimizden geleni yapmalıyız, daha çok çalışmalıyız. Bu devlet hepimizin”; onlarca yurttaşın öldüğü tren kazası ardından “Demiryolu medeniyettir, kazada yaşamını yitirenlere Allah’tan rahmet…” yazıyordu. Kürt sorunu bağlamında anadil tartışmalarının yoğunlaştığı günlerde, yabancı dil öğrenmenin, İngilizce bilmenin ne denli hayati olduğuna dair uyarılarda bulunmuştu takipçilerine: “Yarın öleceğini bilen insan bile, elindeki fidanı dikmeli ve mutlaka dil öğrenmeli.” Yedi bin iki yüz on layk almıştı bu twitle.

Zaman zaman topluma yön vermeye yönelik, anlaşılması zor aforizmalarla bezenmiş olsa da binlerce layk ile karşılanan cümleler de kuruyordu: “İnsan insanın kurdudur demiş bir düşünür, ne büyük talihsizlik ama önce insan olabilmeli ve kalabilmeli,” “Bir insanı ancak onun çevresini, o çevreyi ancak o insanı bilirseniz, tanıyabilirsiniz,” “İnsan denize benzer, bazen sığ bazen derin ama hep mavidir,” “İdeolojiler anlamlı ve yararlı düşünceler üretseydi keşke ama olmadı, olamazdı. Çünkü önce insanız.”…

O gün çok yoğundu. Gündemi takip edememişti. Eve geldiğinde, soyunup dökünürken bitkin gözlerle neler olup bittiğine bakıyordu sosyal medyada. İlk kez duyduğu Afrin’e sınır ötesi harekat ile ilgili bir tartışmanın döndüğünü fark etti. Takip ettiği hesaplara bakınca kafaların biraz karışık olduğunu gördü. Hiç bir zaman girmediği, dahil olmak istemediği tartışmalardı bunlar. Kendi takipçileri arasında da muhalif birileri olduğunu anlayınca kapsayıcı bir twitin anlamlı bulunacağını düşünerek; “Yurtta sulh, cihanda sulh…”

Yemek masasından kalktı. TV karşısındaki koltuğa kurulup zigon üzerindeki telefonu eline aldığında… Kan ter içindeydi, elleri titriyordu… Sınır ötesi harekat yapılırken nasıl böyle bir şey yazardı! Allah’ım… Akıl almaz ağırlıkta hakaretler, vatana ihanet ithamları, savcıları göreve çağıranlar, ailesine küfredenler… hemen twiti sildi ama belli ki artık çık geçti. On binlerce takipçisinin terk ettiğini, sayacın geriye doğru hızla işlediği görüyor, çaresiz hissediyordu. Bacağına vuran sızı dayanılmazdı. Çalan telefonun ekranında, daha önce yalnızca iki kez görüşme şansına eriştiği rektörün adı belirdi…

TV programının iptal edildiğini ve bölüm başkanlığı görevinden alındığını öğrendiği günün akşamında, son derece mutsuz bir yüz ifadesiyle oturduğu yemek masasında tek sözcük sarf etmedi, eşi ve çocuklarına… Bitkindi. Eline kumandayı alıp kanallar arasında gezinmeye başladı. Hepsinde eski askerler ile kravatı gevşek kirli sakallı gazeteciler harekatı değerlendiriyordu. Dinleyemiyor, öylece bakıp bir sonraki kanala geçiyordu. Eşine sadakatinin ve çocuklarına olan sevgisinin sembolü olan zigon sehpanın üzerindeki telefona, yorgun gözlerle baktı. Sosyal medya hesaplarını kapatmıştı. Yalnız hissediyordu. Boğazına gelip yerleşen yumruyla, “Neden?” diye soruyordu kendine, neden olmamıştı, nerede hata yapmıştı, nasıl olur da yılların emeği…

Layk, özen istiyordu, layk dostluktu, emekti…


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI