Bahçeli neden 'gerici' oldu?

Çarşamba, 5 Aralık, 2018
AKP-MHP ittifakını değerlendirenlerin öngörüleri pek doğrulanmadı. MHP iddia edildiği gibi “dükkanı kapatmadı, siyaseten daha güçlü bir pozisyon elde etti.

Uzunca bir süredir grup toplantılarındaki lider konuşmaları, siyasetin yakın ve orta vade rotasını çizen ana malzeme haline geldi. Bir süreliğine belirsiz kalan veya yoruma açık bırakılan alanlara ilişkin son noktalar, bu konuşmalarda konuluyor. Bahçeli dün yaptığı grup toplantısında İyi Parti önergeleri karşısındaki tutumlarını açıklarken, bu anlamda çok net bazı noktalar koydu: “Solumuza flu bakıyoruz demedik mi? Cumhur İttifakı’ndan başka her yere kapalıyız demedik mi?” Konuşmanın diğer bölümlerindeki yaklaşımı ve çizdiği siyasi çerçeve de, bazı noktaları iyice netleştirdi. Bahçeli’nin penceresinden bakılınca, Cumhur İttifakı’nın ideolojik patronajının MHP’de (milliyetçilikte) olduğu konusunda bir tereddüt yok. Gezi’nin hesabının verileceğini, gözlerinin çözüm sürecini canlandırmaya kalkanların üzerinde olduğunu söylerken de, ABD’ye müttefiklik gereklerini hatırlatıp nihai hedef belirlerken de bu özgüvenle konuşuyordu. Ancak, konuşmanın çok daha dikkat çekici bölümü, “Biz de gericiyiz” sözüyle ifadesini bulan yeni pozisyon tarifiydi. Bu sözle, siyasi hat (blok) sınırı kalın biçimde yeniden çizilmekle kalınmayıp, söz konusu tabanın (AKP’nin de dahil olduğu bütün sağ blok) siyasi-kültürel temsilinin asli adresi olma niyeti ifade ediliyordu. Baskın bir karşı kimlik haline gelen/getirilen, “yerli-milli olmayan” taraftan bakıldığındaki ismiyle “gericiliği”, zaten çoğunluk olmayan “fesli Kadirlerden” (İslamcılardan) alıp, yeni bir içerikle sahiplenme arzusu da diyebiliriz.

“Gerici diye suçladığı vatan evlatları milli değerlere sahip olanlar ise Kılıçdaroğlu unutmasın ki biz de gericiyiz, gerici kalmaya seve seve hazırız. Zillet şemsiyesi altında buluşanlar bu milletin tarihine yabancıdır. Merhum Cemil Meriç ne diyordu? ‘Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanıp uçmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.” Bu sözlerin, neredeyse beş yıldır açık bir siyasi realite haline gelen siyasi blokları algılama ve kabullenme zorluğu çekenlere dönük bir tarafı elbette var. Ama “murdar bir halden çıkıp maziye kanatlanmak” göndermesinin, “kim kimin çizgisine geldi” tartışmasıyla bir ilgisi olmadığı, yerli-milli blok açısından kültürel taşıyıcılık iddiası içermediğini düşünmek de çok zor. Artık sadece AKP tarafından temsil edilmediği iyice belirginleşen ve kabul edilmeye başlanan iktidarın, “dinci gericilikle” etiketlenmesi ve bu etiketleme dolayısıyla “siyasal İslamcılık” alanına ait sayılmasına itiraz var bu sözlerde. İtirazın siyasi boyutunda da, hem kendisi için “destekçi” suçlamasında ısrar eden muhalefet, hem de MHP’yi “yedekte tutma” havasından vazgeçmeyen AKP yer alıyor. Tek parti dönemi Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a atfedilen meşhur “Komünizm gelecekse onu da biz getiririz” sözünün, “gericilikten bahsedilecekse onu da biz tarif ederiz” versiyonu. MHP’nin iktidar kombinasyonunda da, destekçilikten belirleyiciliğe yükselme iradesi ağırlık kazanıyor. Yerel seçimde ittifak formülüne dönülmesinin aritmetik bir mesele olmadığı iması da gayet belirgin. Ayrıca, ittifakın Erdoğan’ı savunma sınırından, bu iktidarı taşıyan tabanı da kollama aşamasına yükseleceğini işaret ediyor.

Muhalefet cephesinde -özellikle CHP çevrelerinde- ve iktidar değişikliği için blok konsolidasyonunun çatlamasına umut bağlayanlarda, -defalarca tersi gösterilmiş, söylenmiş olsa da- MHP’nin olmaması gereken bir yerde durduğuna dair sarsılmaz bir inanç var. İttifakın devamına dair her yeni gelişmede tazelenen bir hayret hiç bitmiyor. Bu inanç büyük ölçüde, AKP’nin ilk yıllarında BOP eş başkanlığı, AB’ye fazla taviz ve çözüm süreci gibi konulardaki konjonktürel pozisyonlara fazla önem atfetmekten kaynaklanıyor. Elbette, Bahçeli’nin de bu yöndeki beklentileri besleyen çok sayıdaki sözünü hatırlamak gerekir. Bu yorumu haklılaştıran bir başka unsur da -sonuçta İyi Parti’nin doğmasına neden olan- artık büyük ölçüde parti dışına çıkartılmış olsa da MHP’de de bu görüşün temsil edilmiş olması. Bu inancın uzantısı olarak, MHP’nin AKP ile yol arkadaşlığı konusu, “koltuk değneği”, “sığınma” gibi benzetmelerle kışkırtıcı aşağılamalarla ya da “gönül koyma” şeklindeki dozu değişen kırgınlıklarla ifade ediliyor. MHP’nin “olması gereken çizgisiyle” yakınlığı olduğuna inananlar ihanete uğramış gibi tepki verirken, herkese aslında ne yapması gerektiği ve yeri konusunda akıl vermeye memur olduğunu düşünenler de devamlı “bitiş uyarıları” yapıyorlar. Bir yaklaşım MHP’yi böyle davranarak biteceğine ikna etmeye çalışırken, diğer yaklaşım ise kendi şaşkınlığını yatıştırmaya çalışıyor. Ancak, “Aynılar aynı, ayrılar ayrı yerde” diye bakıldığında, bütün tarihsel ve kadrosal gerilimlere rağmen mevcut ittifakın derin ve anlaşılmaz bir yanlış olduğunu söylemek çok zor.

Bahçeli’nin Erdoğan hakkında eskiden söylediklerinin mi gerçek ve “olması gereken”, bugün düşündüklerinin mi doğru ve farklı değerlendirme olduğu tartışması hiç bitmiyor. Komplo teorileriyle yapılan açıklamalar da rağbet görmeye, durumu tarif için kullanılmaya devam ediyor. Evet, 7 Haziran 2015 itibarıyla MHP blok tercihini farklı kullanmış olsa, -nasıl olurdu kestirmek son derece güç olsa da- Türkiye’de siyaset başka türlü biçimlenirdi. Ancak süreç “yanlış yerde durma” tezine göre AKP-MHP ittifakını değerlendirenlerin öngörülerini pek doğrulamadı. MHP iddia edildiği gibi “dükkanı kapatmadı”, siyaseten daha güçlü bir pozisyon elde etti. AKP MHP’yi yutarak büyümedi ve tek başına sağın patronu olamadı. Ayrıca, anayasa değişikliği hamlesiyle siyasal İslamcı bir rejim inşa edildiği düşüncesi, hayli önceden başlayan İslamcılığın krizi tartışmalarını önemli ölçüde perdeledi ama kriz derinleşmeye devam etti. Savunma refleksinden başka hiçbir motivasyonu kalmayan, ideolojik ve siyasi kaderini kişiselleşmiş Erdoğan iktidarının lütuflarına teslim etmiş İslamcılık, bir akım olarak da zayıflıyor. İslamcı hareketin merkeze yerleşen bütün entelektüel birikimi iktidar için görevden uzakta kalamadıkça, kimin kime hizmet ettiği giderek muğlaklaşıyor. Bu arada da, Bahçeli’nin “solumuza flu bakıyoruz” sözünden hareket edersek; MHP, sağına ve sağ kalabalığın yeni tarifi olarak önerilen “gericiliğe” bakışını netleştiriyor. Bu çıkış, Bahçeli’nin stratejisinin AKP’yi -aslında Erdoğan’ı- bir çizgiye çekme, zorlama çabasından, doğrudan toplumsal tabanına konuşma/yönelme aşamasına geçtiğini gösteriyor. Erdoğan lideri olarak kalabilme karşılığında iktidarın da, tabanın da giderek daha azıyla yetinmek zorunda kalabilir.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI