Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

'Başka türlü bir şey'lerin misafirhanesi

Pazar, 2 Aralık, 2018
Çelenk Bafra küratörlüğünde Zilberman Galeri'de 2 Şubat'a dek yer alan 'Yeryüzünde Bir Sürgün' sergisi, dört uluslararası sanatçının Berlin, Suriye ve İstanbul özeline sindirdiği estetik, sosyal ve psikolojik tanıklıkları derliyor. Hayat ve dünyadan her daim 'başka türlü bir şey' isteyenleri İstiklal Caddesi'ndeki tarihi Mısır Apartımanı'nda buluşturan serginin yaslandığı iki değerli kalem, etkinliğe ismini de veren Brezilyalı Juan Goytisolo ve sürgünlükten ne yaşarken, ne de yazarken asla taviz vermemiş Tezer Özlü.

İstanbul Galatasaray’daki Mısır Apartmanı’nın dördüncü katı, şu sıralarda bir nevî sığınak, bir misafirhane vazifesi görüyor. Kendini ‘Yeryüzünde Bir Sürgün’ olarak deneyimleyen çağdaş sanatçılar, Moiz Zilberman idaresinde 10’uncu yılına giren ve İstanbul ile Berlin’de iki ayrı galeride hizmet veren Zilberman Gallery’nin İstiklâl Caddesi’nde yer alan bu tarihi binadaki koridorlarında, küratör ve eleştirmen Çelenk Bafra öncülüğünde bir araya geliyor. Binanın mermer merdivenlerini çıkmak isteyenlere taşlaşmış bir dünya, tüm kayıtsız, toparlak, kül grisi kamuflajıyla daha en başından sizi bekliyor.

Sergiye 2 Şubat’a dek, yapıtlarıyla Antonio Cosentino, Manaf Halbouni, Hiwa K. ve Zeynep Kayan eşlik etmişler. Sergi, video, yerleştirme, kâğıt üzerine karışık teknik, kâğıt üzerine füzen, renkli fotoğraf gibi teknikleri buluşturuyor. Etkinlik, yapıtlardan genel ve ayrıntılı görseller ile, iki ayrı metni bir araya getiren özel bir katalogla da belgelenmiş.

Serginin başlığı, tahmin edileceği üzere ismini İspanyol yazar Juan Goytisolo’nun aynı adlı ve Türkçeye Neyire Gül Işık’ın 1992’de Metis Kitap etiketiyle kazandırdığı derleme yapıtından alıyor. Küratör Bafra için Goytisolo, ‘göçmen ve kimlik ruhunu klişeleşmiş kimlik kalıplarını reddederek irdeleyen ve incelikle sorgulayıp yansıtan’ bir figür. İç savaşlar, ekolojik dengesizlik ve aşırı tüketim ile sosyal özgürlük tıkanıklıklarından mustarip kitlelerin sözcülüğünü enternasyonal bir tavırla sorgulayan sergi, aynı zamanda yine küratör Bafra’nın tabiriyle yaşamı ‘gitmek’ olarak deneyimlemiş ve yıllarını Almanya’da geçirmiş yazar Tezer Özlü’nün kendini yeryüzünün her yerinde sürgün hissetmesi bilgisine de göndermede bulunuyor. Sezer Duru’nun 2016’da derlediği ‘Tezer Özlü, Yeryüzüne Dayanabilmek İçin’ isimli metinden bahsederken, Özlü’nün şu ifadelerini bizlere yoldaş kılıyor Bafra: “Kendimi genellikle yeryüzünün her yerinde sürgün sayıyorum. Ve hiçbir yerinde göçmen saymıyorum. Yazdıklarım göçmen yazını değil. Somut anlamda sürgün yazını da değil. Ben kendi kendimi her an, her yerde için için sürüyorum.”

Zilberman Gallery’deki sergi, izleyiciye kendi içindeki soyut ve somut hudutlarla karşı karşıya gelebilme zemini hazırlıyor. Bu dört uluslararası sanatçının refakatinde çıktığımız yolculuk, dünyada uzun zamandır deneyimlenen vahim, en ufak esinti ve kesintiyle dağılıp gidecek bir varoluşsal örümcek ağı öbeğinin minyatürünü ortaya çıkarıyor. Kimi içeri, kimi dışarı dönük bu estetik, plastik, etik ve sosyal anlatılar, serginin kaşlarını çatmakla birlikte, ürettiği empatik ciddiyetle önümüzdeki dönem için başkaldırı seviyesi yüksek bir görsel tını ortaya koyuyor.

Söz gelimi, Zeynep Kayan’ın sergideki mahzun, yalın ama sabır yüklü serisi, bireyin, içine düştüğü zaman, mekân ve anlamla nasıl tümleşip, parçalar halinde nasıl olup da kendini bir araya getirebileceğini tartışıyor. Görünmez bir zamk gibi, bu kadrajları bir araya umut, farkındalık ve direniş getiriyor bir bakıma. Berlin’de katıldığı sanatçı atölyesinin tavanını, Bafra’nın okumasıyla ‘tesadüf ve kaza’ harcıyla sıvarken, kendi yaratıcılığı, tahayyülü ile bu tavanın da ‘arasına çıkmaya’, orada asıl ‘kendiyle’ buluşmaya, tenini, benliğini adıyor adeta, Zeynep Kayan. Anonim olanın teskin edici her yerdeliğini belli süre ve mekânlarla mukayese ediyor. Belki de bir sanatçı için asıl sürgünlük yeri, çıplaklığı denebilecek anonimliği tecrübe etme cüretini gösteriyor, bir başka gözlemle, maruz kaldığı bu durumdan kendine türlü biçim ve görüntülerle pay çıkarıyor ve bizlerle bölüşüyor.

Zeynep Kayan

Suriyeli sanatçı Manaf Halbouni’nin, iki aylık süresiyle hemen her sergi gibi yine göçebe bir iklimde varolmayı deneyen sergide belgelediği ‘barınağı’ ise, araba ve otobüs gibi gündelik taşıma araçları olmuş. Coğrafya, mahremiyet ve güvenlik sınırlarını kendi bünyesinde barındıran bu nesneler, içinden geçtikleri, içine düştükleri zaman ve durumlar kadar tekinsiz olmakla beraber, içinde ‘üreyen’ insan varlığı sebebiyle de bir o denli organik birer yapı halini almış gibi görünüyorlar. Kayan’ın kendini ve farkındalığını yansıtışındaki yalınlığa zıt karakteriyle, sergide bariz ama duygusal bir kontrast üreten bu çalışmada, sanatçının 2018 İtalya-Milano Trienali, Almanya 2018 Weimar Sanat Festivali ve Belçika Arab Cartoon Festival gibi uluslararası sanat faaliyetlerinin resmî mekânlarında ‘konak’ladığı durumlar, taşıtları ve onların şahsileşmiş bagajlarıyla karşımıza çıkıyor. Arabalar üzerinden birey, gittiği her yeri ‘park’ eyliyor. Yurt dışında, belli bir niyet ve kavrama dayandığında, sanki birkaç yıl öncesinin Gezi çadırlarına selam edercesine, birey her yere tüm kendiliğindenliği ile ‘park’ını yapabiliyor. Ama yine de görünüşe aldanmayan anlatı sahibi, bu yerleştirmelere olanca hüznü ile ‘Hiçbir yer ev değil’ ismini yakıştırmaktan kendini alamıyor. Sırf bu detay için bile Bafra’nın ‘Yeryüzünde Bir Sürgün’ sergisi, hayal gücünden ziyade, hayatın türlü adaletsizliklerden mustarip tahripkâr gücü ve insanın bunun karşısındaki güçsüzlüğünü tartışmaya dahil ediyor. Dahası Halbouni sergide bununla da kalmayarak, yine Almanya’ya, Dresden ve Berlin’e kelimenin, cismin tam anlamıyla ‘diktiği’ otobüsleri, birer kamusal anti-anıt, birer ibret vesikası olarak, bizimle paylaşıyor.

Manaf Halbouni- Kamusal Sanat Yerleştirmesi “Monument 2017”, 2018

Hiwa K.’nın video güncesi ise, Zilberman Gallery’de iki özerk anlatı olarak karşımızda duruyor. Sanatçı ilk videosunda, trajik güzergâhını izleyiciye adeta bir kazazede/’Survivor’ anlatısı ve bilinçli – TV jargonu – belgesel mesafesiyle yaklaştırmayı deniyor. Sanatçı galerideki bu ilk videoda, nihayet yerleşmeyi başardığı Berlin’e giden yolda başından geçenleri bize dinletiyor bir yandan da. Buna karşılık, serginin karanlık salonundaki, belki de serginin başyapıtı denebilecek, sinemaskop lezzetteki gerçeküstücü ikinci video, bize bu günün öteki yarısını, tarihin alacakaranlığını tanıtıyor. Bu videodan, Hiwa K.’nin nezdinde, bir sığınmacının, yetkililere ‘geldiği yeri’ tarif etmeye ve hikâyesini aktarmaya çalıştığına tanıklık ediyoruz. Irak Kürdistanı’ndan çıkıp Türkiye’ye, oradan Atina, Roma gibi bölgelere varan bu hikâye esnasında izleyici, yıkık, dökük nice kalıntıya şahit oluyor. Bu kalıntıların aslında neyin kalıntısı olduğunu keşfetmeniz ise, yapıtın derinliği ve sürprizine duyduğum saygı sebebiyle ancak sergiye gitmenizle mümkün diyebiliyorum.

Antonio Cosentino

Sergide Berlin ve İstanbul’u kesiştirerek ortaya koyduğu sürprizli tarihsel haritaları, temerküz kampı anılarının küllerini genzinize dizen füzen desenleri ve çarpıcı, 2’nci Dünya Savaşı’nın utanç mirası Anhalter Bahnhof’u / Garı yerleştirmesi ile Antonio Cosentino ise, misafir sanatçı programıyla gittiği Berlin’de içine, düşüne işleyen, sinen ne kadar tarihsel, psikolojik ve estetik hesaplaşma başlığı varsa, Çelenk Bafra’nın ‘Yeryüzünde Bir Sürgün’ ikâmetgâhına taşıyor. Cosentino’nun yapıtlarında, her daim bir palyaçonun dünyaya çığlık atan o acı ters yüz anının paylaşım samimiyeti gizleniyor. Geleceğin, dün ve bugünün hep reddedip dışladığı bir ‘travmatik evlât’ olduğu hissiyatı, Cosentino’nun, bir anlatım aracı olarak ‘yarattığı’ bu alabildiğince samimi, dert sahibi ‘oyuncak’ları büyük bir duyarlılıkla kendine bir sanatçı olarak olgunlukla araçsallaştırdığını, bu sergiyle kamuoyuna bir kere daha ilân ediyor.

Çelenk Bafra, arşivlik katalog yazısında mikrofonu son söz olarak yine Tezer Özlü’ye bırakmış: “Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldıramayacak beni. Yaşamı, gitmek olarak algılıyorum.”

Ama durun, serginin o dobra bereketi, bununla da ‘sınır’lı değil. Etkinliğe, son dönemlerde Gözde Kazaz ve H. İlksen Mavituna’nın imzasıyla ve Metropolis yayınları etiketiyle okuduğumuz ‘Bu Ülkeden Gitmek’ isimli sosyal inceleme çalışmalarıyla tanınan Mavituna da özel bir metinle zenginlik katmış. Şöyle değiniyor Mavituna, serginin işaret ettiği sıkıntılara, yine arşivlik metninin bir noktasında: “…Günümüzde Türkiye’den, Irak Kürdistanı’ndan veya Suriye’den Batı’ya, bu sergi özelinde Almanya-Berlin’e yol alanlar benzer bir seyir içindedir. Gidilen yer o kadar karmaşıktır ki, bir duruş, bir başka bakış tesis etmek gerekir. Çünkü, a) Gidilen yer de yekpare değildir; tarih diye sunulan çok-katmanlı ve çok-bakışlı anlatıların yarışıdır – ve buna bir yerinden (ama belli bir yerden) katılmak gerekecektir; b) kişiye gittiği yerde her zaman önden bir rol biçilir, toplumsal-iktisadın gereğidir bu. Kişi kendi hikâyesini anlatmanın kendine has yolunu bulmadığı müddetçe, belli bir işleve tabi olur ve sonuç olarak bu, öznellik de denilen özel konumun, yani bakışın kaybına tekabül eder. Bununla beraber, göç hikâyelerinin bir araf hikâyesine dönüştüğü örnekler artık istisnadan sayılmaz…”

‘Yeryüzünde Bir Sürgün’ sergisi, küresel ısınmadan kaygılı binlerce ergenin sokaklara dökülüp eylem yaptığı, hiper enflasyonun ekonomik bir tsunami gibi dünyayı etkisine aldığı, küçüklü büyüklü siyasal çıkar ve hesapların kitleleri alenen esir aldığı bir dünyada, ilettiği ‘istisnai’ anlatılarla, küresel kaideleri bozmaya aday gibi.

Hani nasıl desek, ‘başka türlü bir şey’, bu serginin – sizden – istediği. Bu sebeple sergiden çıkışta yine o bitkin merdivenlerden inecek olursanız, bina girişindeki o mermer dünyaya bir daha alıcı gözle bakın, çünkü taş gibi dünyanın hepimize kalıcılığı ‘çoktaaan’ tartışmalı görünüyor.

Bilgi: zilbermangallery.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI