İttifak günlükleri

Cumartesi, 29 Eylül, 2018
Yerel seçimde yapılacak ittifakın özel ihtiyaçlar açısından bazı sıkıntılar yarattığı varsayımından yürürsek, geçen hafta Bahçeli'nin söylediği "zafer hırsızı olmamak" ve "safız ama aptal değiliz" sözleriyle, Erdoğan'ın "siyasette yeri yok" ve "taban küserse toparlayamazsınız" değerlendirmeleri bazı ipuçları veriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki gün önce New York’tan ayrılırken gazetecilere yaptığı açıklamalarda ilk kez yerel seçim ve ittifak konularında konuştu. Bahçeli ile ne zaman görüşeceği sorusuna karşılık, AKP’den Mehmet Özhaseki ve MHP’den Sadir Durmaz’ın yapacağı çalışmaları değerlendirmek için buluşabileceklerini söyleyen Erdoğan, ittifakla ilgili çıkan kulis haberlerine değindi: “Piyasada konuşulan şeyler falan bunlar siyasette olacak şeyler değil. AK Parti milletvekili sayısı ve oyuyla bir numaralı parti. Son seçimlerde birinci olduğumuz yerde aday çıkarmamayı nasıl anlatırım tabanıma? Seçmen tabanı küserse toparlayamazsınız.” Bahçeli’nin İstanbul için aday göstermeyebileceklerini söylemesinin hatırlatılması üzerine de, “Onu bir nezaket olarak değerlendiriyorum” dedi.

Söylenenleri ilk anlamlarıyla okuyunca şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Öncelikle, Erdoğan en yetkili ağız olarak ittifak görüşmelerini doğrulamış oldu. Kulislere yansıyan ittifak formüllerinin hangilerini kastettiği belirsiz olmakla birlikte, bazılarını “siyasette olacak şeyler değil” diye niteledi ve pek başvurmadığı bir mazereti, “tabana anlatamam” ifadesini kullandı. AKP-MHP ilişkisi açısından son beş yılda yaşananlar “siyasette olmayacak şey” bulunmadığının en güçlü kanıtı. Ayrıca Erdoğan, hiçbir hukuki veya siyasi gerekçe açıklamadan milyonlarca oy almış belediye başkanlarını görevden almayı tabanına anlatmış bir siyasetçi. Bahçeli’inin İstanbul çıkışı “nezaket” ise, Erdoğan’ın şimdi oturduğu makam hangi “inceliğin” eseri sorusu da ortada. Son olarak da; ortak aday veya lehte çekilme yoksa ittifak nasıl olacak, olmayacaksa neyi görüşüyorsunuz?

Bu açıklamalar, daha önce Bahçeli’nin sözleri ve çıkan kulis haberleri gibi yine çok kesin ve açık sonuçlar olarak algılanıyor, yorumlanıyor. Daha önce, “ittifak tamam” şeklinde atılan başlıkların bir kısmı hemen tersine çevrildi, bu yeni duruma uygun yorumlar ve kulisler derlenmeye çalışılıyor. Ancak son yıllarda AKP-MHP ve Erdoğan-Bahçeli arasındaki ilişki pratiği ve yaşananlar, bu konularda aceleci olmanın çok doğru olmadığını, hemen kesin sonuçlara varmamak gerektiğini gösteriyor. Bu ilişkide, açık olması gerekenler sadece iki kişi arasında görüşüldüğünü, ikilinin kendi aralarında halledebilecekleri ulu orta konuşulması gerekmeyen meselelerin de basın yoluyla gündeme geldiğini sık sık görebiliyoruz. Bu hal, fırtınalı ve dengesiz bir ilişkinin değil, daha çok genel ve özel ihtiyaçların bir sonucu.

Çok geriye gitmeden yakın zamanlarda yaşananları hatırlayalım. Her iki partinin de tabanında sıkıntılar yaratan ittifak önerisi ortaya atıldığında, iki lider de, “tabana anlatma zorluklarına rağmen” konunun tartışılmasını yasaklamış ve bütün operasyon çok dar bir çevrede tamamlanmıştı. Ancak, ittifaka doğru ilerleyen süreci başlatan ilk hamle, Bahçeli tarafından “baraj yüksek” şeklinde çok dolaylı bir şikayetle basın aracılığıyla iletilmişti. Yine seçime çok kısa bir süre kala Bahçeli, ittifak ortağı AKP teşkilatlarını ve bazı yöneticilerini basın önünde çok sert eleştirmiş hatta suçlamıştı. Dolayısıyla bu ikili ilişki, ilerlemek için kapalı, yönetmek için açık tartışmayı sıkça deniyor diyebiliriz. Bu anlamda, Bahçeli’nin nezaketinin de, Erdoğan’ın tereddüdünün de hem teşkilatlarına hem de birbirlerine ulaşan farklı anlamları var.

Daha bir süre devam edeceği anlaşılan mesaj, demeç trafiği durumu netleştirmekten çok, kafaları karıştırmaya hizmet edecek. Tek taraflı teslimiyet gibi görünen bir hamlenin açık yönlendirmeyi hedeflediğine de, belirgin bir endişe gibi dile getirilenlerin olası direnç için ön almaya yaradığına da tanık olacağız. Bu yüzden ne olup bittiğini, nasıl bir rotada ilerlendiğini anlamaya çalışmak için, açıklamalardan çok ihtiyaçlara ve konuşmaların satır aralarına bakmak daha doğru. Biraz ters çözümleri öneriyor, bazı çıkarlar açısından ayrışıyor görünseler de, Erdoğan ve Bahçeli’nin uzunca bir süredir yürürlükte olan birbirlerine duydukları ihtiyacın ne kaynağında, ne de biçiminde çok önemli bir değişiklik yok. Hatta bu mecburiyet ilişkisinin arttığı ve pekiştiği de söylenebilir. Ancak, “ittifak” ilk gündeme geldiği zaman pek revaçta olan yorumlardaki gibi bir “dükkan kapatma” durumu olmadığı için, süreç yönetilmesi gereken bir mesele olmaya devam ediyor.

Aslında Bahçeli, geçen hafta gazetecilerle yaptığı kahvaltıda iktidar blokunun toplam gereksinimini etraflıca anlatmıştı. Geçen hafta bu köşede yer alan “İktidarın yerel seçim rotası” yazısı da, bir savunma stratejisi olarak biçimlenen bu yaklaşımı konu alıyordu. İktidar blokunun genel ihtiyaçları ve niyetleri konusunda bir değişiklik işareti görülmüyor ama aynı yazıda değinilen “özel” ihtiyaçlar konusunda ise bazıları kamuoyu önünde, bazıları kapalı kapılar ardında bir müzakerenin yürüdüğü, yürüyeceği, durumun o kadar net olmadığı anlaşılıyor. Durumun aslında net olup, zemini hazırlamak için belirsiz tutuluyor olması ihtimalini de her zaman yedekte tutmak gerekir. Çünkü, iki lider de erken kabul yaratmak için zayıf itiraz formülünü seven ve uygulayan bir tarza sahip. “Gündemimizde yok” açıklamasıyla başlayan af tartışmasının “bir bakalım” noktasına gelişini, Merkez Bankası ile yürütülen faiz tartışmalarını hatırlayalım.

Yerel seçimde yapılacak ittifakın özel ihtiyaçlar açısından bazı sıkıntılar yarattığı varsayımından yürürsek, geçen hafta Bahçeli’nin söylediği “zafer hırsızı olmamak” ve “safız ama aptal değiliz” sözleriyle, Erdoğan’ın “siyasette yeri yok” ve “taban küserse toparlayamazsınız” değerlendirmeleri bazı ipuçları veriyor. “Taban küserse toparlayamazsın” sözü, bir süredir düzenli bir erimenin izlendiği AKP oylarında tahammül sınırına yaklaşıldığını ve kriz konjonktüründen endişeyi gösteriyor. 24 Haziran’da “iktidardan olma” riskiyle motive edilen seçmenin aynı enerjiyi göstermemesi ihtimali önlem almayı gerektiriyor. Erdoğan, bu özel sıkışmanın “nazik” ortak tarafından takdir edilmesini ve ortaklık payını artırmak konusunda fazla atak olmamasını bekliyor. Bahçeli ise, pek sık müracaat ettiği erken ve oransız kredi açan çıkışlarıyla sınırı biraz daha ileri taşımanın yolunu yapıyor. Muhalefetin fazla hareketsiz olması da, bazı ayar sorunları yaratıyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI