Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Fırsattan 'istif'ade: Bir Türkiye kolajı

Pazar, 17 Haziran, 2018
Hakan Gürsoytrak, Evin Sanat Galerisi'nde yer verdiği yeni kolajlarını kendisi, Osman Nuri İyem ve Ece Balcıoğlu'nun yapıt okumaları eşliğinde kitaplaştırdı. Sanatçının yıllardır biriktirdiği ve çoğunluğu kâğıt malzemeyle yapılmış 101 kolajını buluşturduğu 'İstif' sergisi, 24 Haziran arifesinde, anlamlı bir Türkiye kolajı önermesinde bulunuyor.

İstanbul Bebek’teki Evin Sanat Galerisi, ressam ve akademisyen, bağımsız ve güncel Hafriyat sanat topluluğu eski kurucu – üyesi, ‘Doktor’ Hakan Gürsoytrak’ın yapıtlarını bir araya taşıyan özel bir yayın hazırladı.

Sanatçının 26 Nisan -26 Mayıs 2018 tarihleri arasında sunduğu, ‘İstif’ sergisine ait özel yayında, kendisinin çoğu ‘İsimsiz’, mukavva üzerine 2018 tarihli kolaj yapıtları kayda geçerken, bu çalışmalara Gürsoytrak ile Osman Nuri İyem ve Ece Balcıoğlu’nun da metinleri refakat etti.

Bunlar arasında ağırlığı, elbette ‘Doktor’un ‘İstifra’ başlıklı yazısı çekiyordu. Kolajların, ferah ve özgür bir yerleştirme ve çerçeveleme ile sergilendiği, benim de izleme fırsatını yakaladığım bu ‘kafası, gönlü güzel’ serginin, Türkçe ve (yine eski bir Hafriyat ‘amelesi’, Nâzım Dikbaş tercümesiyle) İngilizce basılmış böylesi bir yayın ve okuma bütününe dönüştürülmesi, çok yerinde ve gerekli göründü.

İstif sergisinden kolaj

Özellikle de bu eserlere, Türkiye’nin başucunda duran kitlesel ‘istif’ eylemi, seçim atmosferini kattığımızda, bu kolajlar, kafamda ve gönlümde sürekli biçim, anlam ve değer dönüştürdüler de denebilir. Serginin de, kitabın da adı ‘İstif’ti. Bir yanıyla Türkiye gibi, bir çoğumuzun hiç istifini bozmadan yaşadığı, ancak maddî manevî menfaatimize dokunulduğu zaman ses çıkardığımız bir coğrafyada, bu kolajlar, bakarken neyi görmez hale geldiğimiz veya getirildiğimizi ya da neyi başucumuza asarken, neyi ayaklar altına almak konusundaki basiretsizliğimizi, beceriksizlik ve vizyonsuzluğumuzu da, olabilecek en masum ve anarşik halde, kupkuru, kaskatı, ‘leş-i-güzel’ kolajlarla önümüze koyuyordu.

İstif

Bir yanıyla çocukluğumuzda önümüze konulan ahşap geometrik oyuncak formlarının, binbir olasılık ve biçimli lego’ların ya da düpedüz, sokakta bulup ‘değer’ ve ‘anlam’landırdığımız, özneleştirdiğimiz tüm nesnelerin, hayal güçlerimize ettiği neyse, ‘İstif’ sergisinde de aynı çocuksu bağımsız his ve omuz omuzalık ile mevzubahisti. Bu yüzden tüm eserlere de yukarıda üzerini biraz eşelemeye çalıştığım ilgili – akraba okumalar refakatinde bakabiliyor olmayı manâlı buldum.

Nitekim, Hakan Gürsoytrak da ibretlik metninde sözü Fransız şair, yazar ve düşünür Paul Valery’e yaslayarak, şöyle konuşuyordu: “…’Zavallı nesne, gezerken bulduğum bir şey, kurmakla tanımak arasında bölünen düşüncenin başlangıcı olmuştu.’ Bu seride, atık malzemeler kullanıldı. Bunların bir kısmı oradan, buradan, sokaktan toplandı, bazıları ise, tüketilen mallar, malların ambalajları, paketleri. Basit, yalın, sade biçimleri olan şeyler, nesneler. Sıradan, bildik, gündelik şeyler, herkesin elinden gelip, geçen, geçmiş olan detaylar…”

Gürsoytrak, lezzetinden bitirmek istemeyeceğiniz demli metninde çok önemli bir vurguda daha bulunuyordu: “…Muhayyilenin, yani hayal gücünün, söz konusu edilen müdahalesi, bu serinin ilgi odağındadır.”
Sanatçının ‘İstif’lediği imgeler, hayat matematiğinden çakan ‘bağzı’larımız için, soyut birer muhasebe dökümü kadar yoğun olabildiği gibi, günümüzün ‘Drone’atik, Google’gillere haiz ‘uydu’ kuşbakışlığına da sahipti.

Kendisi buna katılır katılmaz, bilemiyorum ama, içi boşaltılmış gri konut yığınlarına, gittikçe duyarsızlaştığımız, çarpık kentleşmeyle adeta tüm sinizmiyle ve umarsızlığı, duyarsızlığıyla rekabet eden, içler acısı görsel değeriyle utanç vericileşen ölüm toplu konutlarına, yani mezarlıklara bile adeta gönderme yapar bir halleri vardı bu kolajların. Kimi birer ‘enteryör’/’iç mekân’ hayaletine, kimiyse hiyerarşi, duygu ve değer gibi kavramları görsellikte sınayan birer dilsiz imtihan kâğıdına dönüşmüş gibiydi.

Bir şey ne zaman değer kazanır, ne zaman kaybederdi? Bir şeye baktığımız zaman, ille de baktığımız şeyin karşısına aldığı öteki şey ile ilişkisinde herhangi bir alışveriş zorunluluğu, yükümlülüğünden söz edilebilir miydi? İmge, izleyenine ne derece yabancılaşma veya onu ne derece sahiplenme hakkına sahipti ? Bunu yaparken aynı imge, ‘yaratıcı’sından dahi bağımsızlaşmayı, ne kadar becerebilmişti? Gürsoytrak’ın ‘istif’lediği kolajlarda, travmatik ve gayrimeşru bir ruhsal mimarinin de nefesi gizliydi sanki. Sıkışık, dengesiz, teklifsiz, ama tam da bu pozisyonunun uçuculuğu yönüyle kendi ‘kişiliksizlik’ kişiliğinin ayırdında ve bunun iktidarının farkında, berduş, eczane nöbetçiliğinde bıkkın bir istifti gözümüzdeki. Unutkan ama yine de grafik hiyerarşinin, dünyevî olandan soyutlanıp, ıstırap çekilerek edinilenin verilmekte olan farkındalık kavgasının delilleriydi, Gürsoytrak’ın istifade ederek, ‘İstifra’ başlığı altında bu yayında, ya da sergisinde bize sevk ettiği.

Hakan Gürsoytrak

Tabii: Rûya gelişigüzelliği, bu ‘İstif’in neredeyse kavramsal ‘sim’i gibiydi. Kalıcı ve geçici olanın menfî rekabetiydi, izlediğimiz bu kolajların bukalemunsu, her an kendine ihanete hazır ‘ten’indeki. Keza, Osman Nuri İyem’in de dediği gibi: “…Gürsoytrak, yıllarca yaptığı istifin, istifi ile karşımızda. 101 adet, küçük birer camekân-coğrafya…”

‘Hakan Gürsoytrak sanatı’nın neredeyse kan grubu gibi özdeşleşmiş ‘ironi’si, yaratıcının dünya ile, hatta çokça kendiyle dahi herhangi bir nimet uğruna uzlaşmak istemezliği ve yapıtlarındaki şizofrenik algı – aktarım bereketiyle de tabir edilebilir miydi peki ? Bu imgelerin ele geçmezlikleriyle birbirleri arasında ürettikleri anlam imecesi, bu evren-projenin içine adeta iltica etmemizi düşletecek ötekiliğine bir parça tarif getirebilir miydi?

Hadi tüm bu laf kalabalığını geçtim: Her şey ille de tariflenmek zorunda mıydı ki?

Bir şeyi yeniden yapmak için, mevcut olana da – her seferinde aynı koşulsuzluk ve önyargısızlıkla – yeniden bakmak ve onu böyle devralmak… İşbu sergi – yayının bize devrimci bir çocuksulukla fısıldadığı önemli bir tembih olarak kayda geçirilemez miydi?

Yine, ‘Doktor’u dinleyelim: “…Hayallerin üzerinden, gerçeğe bir dönüş yapılırsa şayet: Bu nesnelerin, biçimler olarak bahsi geçenlerin bir o kadar da biçimsiz oldukları, el değmiş, kirlenmiş, yağlanmış, kırılmış bilinir, bilinmez şeyler; tesadüfî ve mütevazı; çıkma, yama ve omurgasız; çer ve çöp, atık, kullanılmış, yeniden dönüşememiş, ‘trash’ ve ‘junk’ oldukları görülür… Tırt’tır bunlar. Zaman içinde de değişecek, dönüşerek solacak şeylerdir. Biçare kendileri atıl olmadan evvel, içlerinde kıymetli hazineleri saklamışlar: Kendi güzelliklerinden içindeki kıymetlinin değerine, değer katmışlardır. O halde, dimağlardaki hafıza coğrafyalarında dolaşarak, gerçekliğin nasıl olup da çok okumalı, çok anlamlı olabildiğine ve hemen peşi sıra ‘değer’in ve değerli olanın ne olduğu sorularına yönelebiliriz…Her ne kadar, tesadüfî öğeler taşıyor olsalar da, her tertip gibi, bunlar da birer kurgudurlar. Seyirci, kendi imgeleminde kurduğu coğrafyalar üzerinden bu işlere dair kendi okumalarını yapacaktır.”

Hepsini geçtim, Gürsoytrak’ın sanatındaki avangart – Dadaist tavrı da burada anmamak, ayıp olur. Bu kolajlarda, ilgili sanatın ‘Merz’ akımıyla tarihe mal olmuş ‘baba’larından Kurt Schwitters’ın da şifalı ‘tükürüğü’ hissedilmiyor değil. Anımsayalım: Schwitters (1887-1948), ‘her şeyin’ bir sanat malzemesi olacağını söylemiş ve kolaj ile, en ‘saf hali’ yakalayabileceğine inanmıştı. Malzemelerin her birine eşit önem veren sanatçı, bu duruşunu da bir keresinde, “Boya veya bir tren bileti benim için eşit önemde malzemedir” ifadesiyle somutlaştırmıştı. Schwitters’ın sanat görüşü öylesine ‘özgün’ ve dobraydı ki, yine bir seferinde de (Sanat Karavanı isimli blog’dan aktararak söylersek,) “Sanatçının tükürdüğü her şey sanattır” diye, sanatçının gereksindiği özgürlüğe atfettiği tarihsel bir cümle dahi kullanmıştı. Tükürük ve sanat ilişkisinin Türkiye’deki öyküsü ise, zaten yine malûmumuz, o yüzden ona burada yine girmeyelim… Yine, her şeyin sanat olacağı iddiasını, ilerideki yıllarda Joseph Beuys ile Andy Warhol ve Ai Weiwei gibi sanatçıların da tekrarlamış olduklarını, burada kayda geçmiş olalım…

Hakan Gürsoytrak’ın İstif sergisinden kolaj

Hakan Gürsoytrak’ın İstif kitabının ön kapağında, atık bir kâğıdı tutan el grafiği, arka kapağında ise ‘Fabrika Depo Palet Dizilimi’ ibaresi refakatinde, soluk mor pötikareli bir yönerge-grafik tembih var. Her sıraya 13 koli, istif sayısı, 11 sıra yazılı. Hani sanırsınız, yaklaşan referandum sonuç grafiklerini temsil eden bir ‘kâhin-imge’.

Tam da bu detaylar, bana niçin bu sergiden büyük bir keyif ve feyz aldığımı daha berrak bir şekilde hissettiriyor aslında. Yaklaşan Türkiye seçimlerinde her oy sandığı da, birbirinden bambaşka ‘kâğıt’ benliklerin yeniden ‘geri dönüştürülecek’ kaderlerinin çerçeve/evi olarak alınabilir, pekalâ. Bizler, teker teker ve birbirinden apayrı, özgün ve totaliter denetimden hür bireyler olarak, bu kolajların yine hem özneleri, hem nesneleri olabilir ve ortaya bu kez de benzersiz bir kolajlar kolajı çıkarabilir miyiz?

Bu kitap ve sergideki kolajları asıl zenginleştirenin, onları tüm sıradanlıklarıyla değerli atfedip, oldukları gibi kabul eden, yan yana getiren ve çeşitliliklerinden ötürü birbirlerini değerli kılan tek tipleşmemiş tercih ve varoluş imkânları olduğunu hissediyorum. Bu da sanatçının dünya görüşünün bir tabiri olarak alınabilir sanıyorum.

Bu kitlesel ‘İstif’teki basit kâğıtlar / seçim bölgeleri / mahalleler / beldeler belki de oy pusulalarının ta kendileri olarak, her birimizin vereceği oyların bize göstereceği engin ebattaki demokrasi kolajının, tüm özgür iradesiyle dünyayı yeniden anlamlı kılacağına, koşulsuz güveniyorum.

Yoksa, bu kolajlara baktığımda, bir ‘yapım aşaması’ değil, ama yıkımın ta kendisini görüyor olurdum. Bu yüzden de, en azından 24 Haziran’a kadar, bu kolajlar kolajına ‘bu güzel kafayla’ bakma hakkımı sizlerle birlikte, umut ve neşe içinde kullanıyorum.

Bilgi: http://www.evin-art.com/exhibitions/194-hakan-gursoytrak-solo-exhibitionhttp://www.evin-art.com/exhibitions/194-hakan-gursoytrak-solo-exhibition

YAZARIN DİĞER YAZILARI