Bir oğlu en iyi babası anlar

Pazartesi, 4 Haziran, 2018
Ahlat Ağacı'nın o uzun diyaloglarında sanki film kahramanları yönetmenin onlara söylettiklerini değil, kendi içlerinden gelen sözleri söylüyor gibiler. Her biri etkileyici ve gerçek karakterlere dönüşüyor ve film insanın temel meselelerini iyi anlatan o büyük sanat eserleri arasında yerini alıyor. Bu nedenle Nuri Bilge Ceylan filmleri için 'roman gibi' sözü, en isabetli benzetmelerden biri.

Nuri Bilge Ceylan’ın konuşkan ve uzun son dönem filmleri için kullanılan ‘roman gibi’ benzetmesinde isabetli bir yan var. Sosyal medyada birileri kızmış, iyi bir sinema yapıtının övgü olsun diye bir edebi türe benzetilmesini abuk bulmuş. Oysa hiç de öyle değil, Nuri Bilge Ceylan’ın sinemada yaptığı şeyi çok iyi izah eden bir benzetme bu. Bir Zamanlar Anadolu’da, Kış Uykusu ve Ahlat Ağacı’nın hiç değişmeyen hepimizin aşina olduğu duygular, ilişkiler ve haller üstüne söyledikleri yani insanı anlatmakta gösterdiği başarı, artık klasikleşmiş o büyük romanları çağrıştırıyor. İnsan doğasının derinliklerinde gezinen kamera değil de karakterlerin söyledikleri sözler sanki. Kamera, o uzun ve yüklü senaryoyu hafifleten ve bizi perdeye bağlayan ikinci bir enstrümana dönüşüyor adeta. Filmlerin uzun sürelerinin de o büyük ve kalın romanlar gibi olması ise bu benzetmenin sarkastik yanını oluşturuyor diyebiliriz.

Uzunluğu ile göz korkutan Ahlat Ağacı’nı seyrederken hiç sıkılmadığımı hatta ilk yarının nasıl da geçtiğini anlamadığımı söylemeliyim. Maceraların birbirine eklendiği eski yolculuk romanları gibi farklı karakterlerle karşılaşmalar ve her biriyle konuşmalar şeklinde ilerliyor film. Yıllar sonra köyüne dönen genç kahramanımız bu karşılaşmalarla çevresini yeniden tanıyor ve sınıyor. Filmi etkileyici kılan tüm bu kahramanlarda yönetmenin değil de kahramanın sesini duyuyor olmamız. Sanki senaristin onlara söylettiği sözleri değil, yaşadıkları hayatın içinden bir şeyleri söylüyor, düşünüyor ve hissediyor gibiler. Hatice, öğretmen baba İdris, müteahhit İlhami, taşralı yazar Süleyman takındıkları hal, tavır ve anlattıkları ile tam da içinde bulundukları ruh halini hatta yaşadıkları o koca hayatı ve belki de pek iyi bildikleri kaderlerini bize anlatıveriyorlar. Onları tanıyor, çoğuna aşinalık hissediyor, hatta seviyor ya da nefret ediyoruz. Yani hepsi inandırıcı birer karaktere dönüşüyor. Bir önceki filmi Kış Uykusu’nda tumturaklı ve uzun konuşmaların sahipleri Kapadokya’da sıkışmış entelektüellerdi ve o nedenle inandırıcılık sorunu yaşamıyorduk. Bazen, bu çok konuşan kasabalı karakterlerin hele ki baş karakterimiz Sinan’ın bunca sözü bir araya getirme becerisini şüpheyle karşılıyoruz. Ama sanıyorum ki, diyalogların içine kattığı gündelik laflar, küfür, şaka ya da anlık bir reaksiyonla tüm bu konuşmalar garip bir doğallık kazanıp kendisini dinletebiliyor. Ve tabii ki neredeyse hiç birinin tek bir mekana hapsolmayıp kameranın konuşanlarla birlikte bazen dağ bayır gezmesi, esas hareketin görüntüde olması da filmin yükünü hafifletip izleyiciyi rahatlatıyor.

Ahlat Ağacı’yla ilk filmlerinden biri olan Mayıs Sıkıntısı’na, memleketi Çanakkale’ye dönüyor Nuri Bilge Ceylan. Onun gibi biraz komik, çokça duygusal bir film bu da. Ama daha az metaforik, doğa bu kez başrolü insanlara vermiş. İlk filmde alttan alta işleyen ‘çocukluğa ve memlekete özlem’ duygusu bu kez yerini çok daha güçlü biçimde taşra sıkışmışlığına bırakmış. Doğanın tatlılığı, yavaş yavaş yürüyen kaplumbağaların yerini ‘diktatör olsam nükleer bomba atarım buraya’ sözleri eşliğinde gösterilen, irili ufaklı evlerden oluşan puslu bir kasaba manzarasına bırakmış. Çünkü ne de olsa Mayıs Sıkıntısı’nın genç yönetmen adayı Muzaffer filmini çekip büyük kente dönecekken, Ahlat Ağacı’nın öğretmen adayı Sinan ömrünün burada geçeceğini biliyor…

Garip şekilde hep kendi temalarına sadık kalarak her defasında yepyeni ve şaşırtıcı bir film çıkartabiliyor Nuri Bilge Ceylan. Bu filmdeki Sinan da Uzak’taki Mahmut, İklimler’deki İsa gibi yönetmenin küçük kötülüklere meyilli anti kahramanlarından biri. Neredeyse her filminin içinden geçen ‘baba’ bu filmin ise ana aksını oluşturuyor ve belki de edebiyatın ve her tür anlatının en temel meselelerinden biri olan ‘baba-oğul’ kavramında Ceylan artık noktayı koyuyor. Biz oğullar ancak onun yaşına yaklaştıkça babalarımızı anlar ve kabulleniriz. Bu kabulleniş, ne kadar çırpınırsak çırpınalım sonunda babamıza dönüşeceğimiz bilgisinden başka bir şey değildir. Sinan’ın neredeyse utandığı, bütün dünyayla birlikte karşısında cephe aldığı babası aslında onu en iyi anlayacak kişidir. Aynı yollardan geçtiklerini, aynı tutkuları ve aynı hayal kırıklıklarını yaşadıklarını ve yaşayacaklarını anladıkları an oğul da babaya dönüşür. Sinan’ın isyanı, kuyuyu kazmaktan vazgeçen babasının “Bu kez bari haklı çıksaydık, iyiydi… Ama olmadı, n’apalım” dediği teslim olmuşluğa karşı çıkışı. Babasının münzeviliğine ve yenilmişliğine bir son vermek isteği, aslında kendi kaderine de bir karşı çıkış, direniş gibi…

Ahlat da tıpkı incir gibi gevrek bir ağaçtır. Kırılgan dallarına tırmanması dikkat ve beceri ister. Ama kasabalı çocuklar yine de ne yapar eder çıkarlar o ağaca. Nuri Bilge Ceylan ahlat ağacının eğik bükük kuru dalları arasında büyük bir beceriyle en tepeye tırmanıyor bir kez daha. Ama bir başka kural daha vardır, bir ağaçtan inmek, her zaman çıkmaktan daha zordur…

Hayranı olduğumuz Nuri Bilge Ceylan sineması, bakalım bundan sonra nasıl bir yere sıçrayacak?

YAZARIN DİĞER YAZILARI