Venedik Bienali'nde hikâye anlatıcısı sanatçılar

Pazartesi, 23 Ekim, 2017
Evet Almanya bu yıl haklı olarak Venedik'i ele geçirmiş. Ama biraz daha sakin bir turda, sanat tarihiyle hesaplaşan sanatçıların işleri ve güncel sanatın kendi hikayesini kurgulayıp anlatan yaratıcıları dikkat çekiyor.

Bugün değil, çünkü kapalı. Ama yarın sabah yine Venedik Bienali’nin gişeleri önünde uzun bir kuyruk oluşacak. Mayıs ayında başlayan dünyanın bu en prestijli sergisi, aylar sonra hala çok sayıda izleyici çekiyor. Yıllarca Venedik Bienali’ni, uluslararası sanat profesyonelleri ve basına ayrılan ilk üç günde gezmiş biri olarak, bizim etkinlikler gibi orasının da sonraki aylarda tenhalaştığını sanırdım. Hiç de değilmiş. Ekim ayının ilk günlerinde Giardini’deki gişelerin önünde uzun bir kuyrukla karşılaştım. Bu kuyruk daha sonra içeride Almanya standının önünde devam edecekti…

BİRAZ POLİTİK, OLABİLDİĞİNCE AZ TİCARİ

Uluslararası sanat endüstrisinin kendini en iyi gösterdiği yerlerden birisi burası. Art Basel Sanat Fuarı kadar değil, evet, çünkü Venedik her zaman biraz politik ve olabildiğince az ticari. Ama modalar, eğilimler, fenomenler ve iletişim kampanyalarının sonuçları bakımından her zaman en birinci gösterge burası. Bilet gişelerinin camlarında kocaman birer yazı asılı, “Almanya Pavyonundaki gösteri 11.00’de başlamakta ve 3 saat sürmektedir” diye. Yani oraya mutlaka gidilmeli, hem de bir an önce! Nitekim biletini alan Almanya’nın kapısındaki kuyruğa ekleniyor. Tam da Bienal’in ilk günlerinde uluslararası basında çıkan yazıların dediği gibi ‘Almanya Venedik Bienali’ni teslim almış’ durumda. Ama daha enteresanı, bunu bileğinin hakkıyla yapmış. Bu Almanya Pavyonu’nu görme histerisinin kabul edilebilir bir sebebi var; o da içeride etkileyici bir performans gerçekleşiyor olması.

Almanya’ya ait yapının tamamı, altı dansçının gösterisine ayrılmış. Cam zeminin altında, duvarlarda, tavanda, bahçede mekanın her yerinde, dansçılar bedenlerini ve birbirlerini zorlayarak gösterilerini gerçekleştiriyor. Onları sarıp sarmalayan kalabalığa aldırmadan, o kalabalığı yarıp dalgalandırıp mekanı kendi bedenleri ve izleyicilerin hareketleriyle doldurarak gösterilerini gerçekleştiriyorlar. Bu bir Faust uyarlaması, küratör Anne Imhof’un yönettiği gösteri izleyicide yarattığı duygularla insan doğasından toplum eleştirisine her tür düşüncenin üzerinde geziniyor. Ve tabii izleyen herkesi büyülüyor.

HİKÂYE ANLATICILIĞININ FARKLI VERSİYONLARI

Bu Bienal’de Batı sanat tarihine yönelik eleştirel işler ve hikâye anlatıcılığının farklı versiyonlarının yaygınlığı bana çok dikkat çekici geldi. Sadece ulusal pavyonlarda ve Arsenale’deki ‘Viva Arte Viva’ temalı uluslararası sergide değil, kentin içine yayılan diğer işlerde de böyle bir eğilim olduğunu söyleyebiliriz. Rusya Pavyonu’nda Grisha Bruskin’in antik sanat ikonlarını harmanlayan çalışması bunlardan biri. Kore Pavyonu’nda sanatçılar, pek çok ünlü Batı sanat eserini, biraz da ironik bir yoruma tabi tutmuş. Mesela bira ve taş parçalarıyla dengede duran bir Calder heykeli, çamurdan Düşünen Adam (Rodin) ve sessizliğe çağıran Çığlık (Munch) resmi gibi hepsi alttan alta Batı sanatının peşinden koşmaktan yorgun düşmüş bir Doğulu sanatçı kuşağının itirazını ihtiva ediyor. Çin Pavyonu’ndaki, kendi sanatçılarıyla Batılı sanatçılar arasında bir soyağacı kuran iş ise, daha pozitif bir yaklaşımla etkileşimi ve eşzamanlılığı vurguluyor. Uluslararası sergideki Guan Xiao imzalı David de adından anlaşılacağı gibi Michelangelo ile diyalog kuran bir çalışma.

İstanbul Bienali’nde halen sergilenen Mahmoud Khaled’in Meçhul Ağlayan Adam Müze Evi İçin Tasarı adlı işi güncel sanatta hikaye anlatıcılığının en güzel örneklerinden biri. Khaled, önyargılar ve hoşgörüsüzlüğün mahvettiği hayatlar, yaşanmamış hayaller üstüne melankolik ama çok etkili bir hikaye kurgulamış. Geçmişin, adeta bir novella gibi detaylı biçimde yazıldığı ve anlatıldığı bu kurgusal hikâyeye, tüm detaylarıyla yaratılmış bir ev eşlik ediyor. Edebiyatın da güncel sanatın kapsama alanına girdiği çalışmalardan biri bu.

Venedik Bienali’ndeki Yunan Pavyonu’nda gördüğümüz Dilemma Laboratuvarı da benzer bir şey yapıyor. Hayali bir deney ve laboratuvar hakkında, videolar izliyor, metinler okuyor ve labirentimsi bir konstrüksiyonun içinde geziniyoruz. Ama aslında bu kurgulanmış hikâyeler dünyasına yine en parıltılı, en ihtişamlı, en pahalı ve tabii ki en dikkat çeken katkıyı Damien Hirst yapıyor. Venedik’te, neredeyse Bienal kadar ilgi çeken sergisi Treasures from the Wreck of Unbelieable (‘İnanılmaz’ gemisinin enkazından hazineler) ile sanat dünyasının en pahalı şakacısı olduğunu bir kere daha hatırlatıyor. Sergi bize bir batıktan çıktığı söylenen, bilinmeyen bir geçmişe ait sanat eserleri sunuyor. Üzerlerinde mercanlar ve deniz kabuklarıyla sergilenen bu heykeller, çok güçlü bir koleksiyonerin hazinesine aitmiş.

ARKEOLOJİK MÜZE ETKİSİ

Serginin girişinde hikâyenin inandırıcılığını artıran, bu heykellerin denizden çıkartılışını gösteren bir video da izliyoruz. Hiçbir yerde bunun kurgu olduğu yazmıyor. Ama tabii, mercanların yapaylığı, heykellerin mükemmelliği ve aralarında Walt Disney ile Mickey Mouse heykelinin bile olması zaten tüm serginin bir hayal ürünü olduğunu bize söylüyor. Sanatçının antik fantezileri, Maya rölyeflerinden Osmanlı kılıçlarına ve Yunan mitolojisine uzanarak neredeyse tüm eski eser kavramını kapsıyor. Punto Della Dogana’yı dolduran kimisi devasa bu sayısız heykel, bir arkeoloji müzesinde gezdiğiniz duygusu uyandırıyor. Antikiteden bugüne koleksiyoncu ve sanat hamisini de işin içine katarak, bunları biriktiren, sergileyen ve gezen hepimizle dalgasını geçiyor. Uyduruyor, yeniden üretiyor, fantezinin sınırlarını zorluyor ve öte yandan sanat tarihini hatırlatıyor. Tam bu noktada iki tema, ‘sanat tarihiyle hesaplaşma’ ve ‘hikaye kurgulama’ kesişip Damien Hirst’ün abartısıyla zirveye oturuyor.

Venedik, Bienal zamanı sonsuz bir sergi alanı. Bunların içinde sanat endüstrisinin yıldızları ve Damien Hirst gibi sesini iyi duyuranlar kendini gösterirken, başka çok iyi buluşmalar tesadüfe kalmış. Şehrin tren istasyonuna yakın uzak bir köşesinde bir Venedik sarayında, Palazzo Mora’da süren Personal Structures adlı sergi, yüzden fazla Avrupa dışı sanatçının müthiş güzel işlerini biraya getiriyor mesela. European Culturel Centre tarafından düzenlenen sergide fotoğraftan resim ve heykele, enstalasyona sayısız işin arasında gezinirken, iyi sanat eserleri görmek için sadece çok parıltılı müze ve galerilere gitmek gerekmediğini insan bir kere daha anlıyor.

Ama bu, kendini moda ve histerilerden ne kadar uzak tutabilirsen ve merakını ne kadar canlı tutabilirsen o kadar mümkün.

YAZARIN DİĞER YAZILARI