Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Yeni Türkiye’nin yeni kanaat önderleri

Pazartesi, 7 Ağustos, 2017
Televizyonlardaki tartışma programlarına çıkan uzmanların gerçekten o konuda bilgi sahibi olması önemli değil. Hükümete yöneltilen eleştiriler CHP’nin vesayetçi olduğu, FETÖ’cü olduğu, darbeyi desteklediği; falancanın terörist olduğu iddialarıyla savuşturuluyor.

Televizyonlardaki tartışma programları, son zamanlarda yalnızca izleyenin sabrını sınamakla kalmıyor, Yeni Türkiye’nin yeni kanaat önderlerinin nasıl olduğu konusunda epeyce de bilgi sunuyor bizlere. Bu programlar sayesinde Yeni Türkiye’de artık üniversitelerden alınan hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi ya da iletişim diplomasının hiçbir geçerliliğinin olmadığını bir kez daha görüyoruz. Bu diplomalara sahip olsalar dahi, ‘uzman’ kimliğiyle programlara katılanlardan beklenenin alanıyla ilgili bilgiyi güncel tartışmalara aktarmaları değil, bir tür biat kültürüne hizmet etmeleri olduğunu anlamak için birkaç programı izlemek yeterli. Böylece, tartışma programlarında iktidar partisi kontenjanından bir sandalye kapmaları ve konu ne olursa olsun hükümetin icraatlarının ne denli doğru, buna getirilen eleştirilerin ise ne ölçüde mesnetsiz olduğunu savundukları sürece bu sandalyelerini güvence altına almaları mümkün.

Uzunca bir süreden beri, bu türden programları sonuna kadar izlemekte zorlanıyorum; ekran başına büyük bir kararlılıkla oturduğumda bile, ancak bir kısmını izlemeye tahammül edebiliyorum. Oysa biraz sabredebilsem, şu son bir hafta içinde kendisini hukukçu sanan üniversite hocasının linç meşrudur, bana silah doğrultanı ben de linç ederim deyişine, sonradan bir İletişim Fakültesi’nde ders de verdiğini öğrendiğimiz tecrübeli gazetecinin sen benim şahane ülkeme nasıl iğrenç dersin tartışmasının ardından stüdyoyu terk edişine, eski AKP MKYK üyesinin ‘biz yeni bir devlet kuruyoruz, Erdoğan da onun kurucu lideridir’ diyerek alenen suç işleyişine şahit olabileceğim. Bense daha söylediklerinden tek kelime hukuk bilgisinin olmadığını anladığım hukukçuyu, hükümet yanlısı muhafazakâr STK’ların kurduğu bir platformun da başkanı olduğunu öğrendiğim konuşmacının karşı tarafı konuşturmamak adına savurduğu hakaretleri dinledikten sonra değiştiriveriyorum kanalı. Bir diğerinde boy gösteren ‘gazeteci’nin maşalı kızıl buklelerinin ardındaki o sentetik görüntüsüne, konuşulan konu her ne olursa olsun suçu hep başkasında bulma haline tahammül edemediğim için o kanala hiç geçmiyorum zaten. İşte sonra hep belgesel, hep neyşınıl ceografik izliyoruz…

Niyetimin nerede o eski tartışma programları gibi bir nostaljinin peşinden gitmek olmadığını, eskinin tartışma programlarının da bir zamanlar iddia ettikleri gibi ‘demokratik bir tartışma ortamı’ filan sunmadıklarını peşinen belirteyim. Yine de daha birkaç yıl öncesine kadar böyle değildi diye düşünmeden edemiyorum.

Tartışma programları ile tanışıklığımız 1990’ların ortalarına, özel televizyon yayıncılığının palazlanmaya başladığı yıllara rast geliyor. Televizyon yayıncılığı üzerindeki devlet tekelinin ortadan kalkmasıyla birlikte ardı ardına açılan özel televizyon kanalları, kendi konumlarını bir tür özgürleşme söylemi ile meşrulaştırmaya başlamışlardı. Henüz yerli dizi furyası başlamamıştı. Akşam haberlerinden sonra Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı, Reha Muhtar’ın Ateş Hattı, Fatih Altaylı’nın Teke Tek’i başlar, çoğu zaman belli bir konu etrafında bir araya gelen konuklar sabaha kadar hararetli tartışmalarla izleyiciyi ekran başına bağlardı.

Ertesi sabaha uykusuz başlamak olağandı; işlerin falanca programın geç bitmesi nedeniyle aksaması, öğrencinin derse Siyaset Meydanı’nı izledim, o yüzden sabah uyanamadım diyerek geç girmesi makul görünürdü. O zamanlar sosyal medya da olmadığından, programlarda konuşulanlar ertesi günkü gündelik sohbetlere konu olur, kimi zaman gazetelerin, köşe yazarlarının gündemini oluştururdu.

Neredeyse her gece bir kanalda bu programlardan birisi yayınlanır, haftanın gündemi ne ise hemen hemen her program aynı gündemle açılır, bazen tamı tamına aynı isimler her konuda görüş beyan etmek üzere bu programlardaki yerini alır, bazen ise aynı isimler bir hafta boyunca bir kanaldan ötekine dolaşıp dururdu. Bu programlarda da şimdiki gibi erkekler ağırlıktaydı; sunucuları, bir şekilde ün kazanmış erkek gazetecilerdi. Her programda, erkekler kadar söz verilmese de kadın konuklar da olurdu. Çoğu zaman tartışılan konuyla ilgili iki ayrı görüşteki uzman, gazeteci, siyasetçi katılırdı bu programlara. Stüdyoyu dolduran izleyiciler, programların kamusallık iddiasını güçlendirir, ancak çok az ve sınırlı söz kullanma imkânı bulurlardı. Her ne kadar Ali Kırca, Siyaset Meydanı’nı ‘burası siyasetin meydanı, burası bir demokrasi platformu, burada dileyen herkes görüşlerini özgürce dile getirebilir’ sözleriyle açsa da, gerçekte olup bitenler bundan epeyce farklıydı. Gündemin nasıl belirlendiğinden tartışmanın nasıl çerçevelendiğine, söz sırasının ve süresinin nasıl dağıtıldığına kadar, ekranda duyulması istenenler ve istenmeyenlere ilişkin önceden yapılandırılmış programlardı bunlar. Yine de öngörülemeyen şeyler de oluyor, hararetli tartışmalarda farklı görüşler dile getirilebiliyor, bir dereceye kadar çokseslilik hâkim olabiliyordu.

Siyasetçileri saymazsak, çoğunlukla bu tartışmaların tarafları olan uzmanlar, uzmanlık bilgilerini en azından tarafsızmış gibi görünen bir dille sunmaya çalışırken, hem her konuda görüş beyan edebildikleri hem de beklenmedik bir şey söylemedikleri için programların yapımcıları tarafından tercih edilirler, döngü böylece sürüp giderdi.

Bourdieu, Televizyon Üzerine adlı kitabında neden televizyon programcılarının hep aynı kişileri ekranlara çıkardıklarını açıklarken konuyla ilgili görüşleri önceden kestirilebilen, sansasyonel, ancak tümüyle kontrol dışı olmayan, radikal görüşler dile getirmesi durumunda bile kurulan genel çerçeveye uyumsuz düşmeyecek bu türden uzmanları ‘fast thinker’ olarak adlandırır. Bunlar, bolca ve hiç güçlük çekmeden konuşurlarken, tıpkı bir fast-food zinciri gibi hemen hemen herkesin damak zevkine hitap edebilecek ürünler ortaya koyarlar. Bunu yaparken de uzmanlık bilgilerine dayanırlar. Kendilerini bir konunun en çok bileni olarak allayıp pullar, ancak ortalamanın ötesinde bir şey söylemekten kaçınırlar.

Şimdilerde ise sadece siyasetçiler değil, programlara uzman sıfatıyla, akademisyen, hukukçu, gazeteci sıfatıyla katılanlar bile açıkça partizan bir tutum almaktan, hükümetin icraatlarını kayıtsız şartsız savunmak ve iktidara yaranmak için karşı tarafa hakaretler yağdırmak dâhil her şeyi yapmaktan geri kalmıyorlar. Belli bir mantık silsilesi izlemeye ya da savlarını kanıtlara dayandırmaya hiç gerek duymaksızın konuşuyorlar. Belli ki programlara konuk olarak davet edilenlerin belirlenmesinde, artık Bourdieu’nun ‘fast-thinker’ benzetmesiyle açıkladığı kriterler yeterli olmuyor. Örneğin CHP ya da HDP’yi temsil eden kimse davet edilmeksizin bu partilerin siyasetleri konuşulabiliyor; ancak konu ne olursa olsun mutlaka iktidar partisi adına konuşma kontenjanından uzmanlar, hukukçular, gazeteciler davet ediliyor. Yine konunun ne olduğundan bağımsız olarak, bunlar hükümete yöneltilen eleştirileri CHP’nin vesayetçi olduğu, FETÖ’cü olduğu, darbeyi desteklediği; falancanın terörist olduğu; AKP’nin ise vesayeti yıkıp ülkeye demokrasi getirdiği iddiaları eşliğinde bertaraf ediyorlar. Karşı tarafı konuşturmamak için suçlamalarını ardı ardına sıralıyor, konuyu sürekli dağıtıyor, sonlara doğru sansasyonel bir söz savurarak tartışmanın belli bir mantık silsilesi içinde ilerlemesini, konuyla ilgili sorunların göz önüne serilmesini tümüyle engelliyorlar. Bu tür sansasyonlar reytingi de artırdığı için olsa gerek, sunucuların herhangi bir müdahalesiyle karşılaşmıyorlar.

Görünüşü kurtarmak adına bile kadınlara söz vermeye gerek duymayan bir garabet hâkim ekranlara. Soru sormaya çekinen, hükümete yönelik sert bir eleştiri dile getirildiğinde dudaklarını kemiren sunucular bir yana… Bağıra bağıra konuşan, hakaretler yağdıran, cehaletlerini gizlemeye gerek duymadan, her ne konuda olursa olsun AKP’nin ve Erdoğan’ın yaptığı her şeyi kayıtsız şartsız güzellemek adına küçük düşmekten çekinmeyen, bütün bu taktiklere rağmen üstünlük kuramadığında ise programın orta yerinde kalkıp gitmekten hicap duymayan adamlarla dolu ekranlar. Sadece erkeklerden oluşan bir tartışmacı grubu ekranda iyi görüntü vermiyor olsa gerek ki, bu programların sunucuları artık genellikle kadınlar.

Belli ki televizyon yayıncılığının yeni kodları, havuz medyasından olsun olmasın, görünüşte bile olsa tarafsız yayıncılığın artık bir hükmünün olmadığını çoktan kabul etmiş. Bu programların bir tür kamusal tartışma alanı oluşturduğu, farklı görüşlerin dile gelmesine imkân tanıdığı, medyanın kamuoyunu bilgilendirme işlevine hizmet ettiği iddiası çok eskilerde kalmış. Anaakım medyanın iktidarla ilişkisini gizlemeye, bu ilişkinin emarelerine bir tür tarafsızlık iddiası arkasında çeki düzen vermeye ihtiyaç duyulmuyor. Her şey öylesine apaçık ortada ki, biz iletişim akademisyenlerinin medya eleştirisi adına yapacağı pek bir iş yok. Söz, artık bu ‘yeni’ kanaat önderlerinin.


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI