Pasaportlarda gezinen gölgeler

Pazartesi, 19 Aralık, 2016
Yani kapitalizmin neticede evlatlarını da yiyeceklerini ve herkesin aslında Alan Kürdi'den farkı olmadığını söylüyor fotoğraf. İşte burada bir yerde, insanı rahatsız eden bir yanı var bu işin.

Pasaportların sayfalarında siyah gölgeler geziniyor. Kucağında bir çocuk, karnında bir bebek, sırtında bir çanta olan insan gölgeleri, bir sayfadan diğerine atlıyor, birbirinin elinden tutup çekiyor, bir mührün altında gözden kayboluyor ya da bazen hiçbir yere tutunamayıp sayfadan aşağıya düşüyor… Kaybolup gidiyor.

Güney Afrikalı sanatçı William Kentridge’in ırk ayrımına karşı çıkan gölge figürlerinin çok benzeri bir iş, Salt Galata’daki ‘Kim Kimi Güverteden Atar?’ adlı sergide karşımıza çıkıyor. Aslında bu biraz şakacı gölgeler, yurttaşlık ve ulus devlet meselelerini sorgulayan uzunca bir videonun unsurlarından biri. Diğer unsurları, Barcelona’nın göçmenleri ile ünlü felsefeci ve siyaset teorisyenleri; Sandro Mezzadra ve Antonio Negri. Afrikalı ve Latin Amerikalı göçmenler Barcelona’dan memnun. Belgesiz yaşamanın onların hayatını nasıl da kısıtladığını anlatıyorlar. Bir ülkede vatandaş olmamanın bazı haklardan yararlanamamak ve eylemlere katılırken daha dikkatli olmak anlamına geldiğini söylüyorlar. Onların bıraktığı yerden sözü siyaset teorisyenleri alıyor ve günümüzde ulus devlet fikrinin nasıl da yetersiz kaldığını, baskı ve totaliter uygulamaların simgesine dönüştüğünü anlatıyorlar. 21. asrın temel çatışması da hafiften dile geliyor: Onca suç ve kabahatin sebebi olan ulus devletin yerine koyacak bir başka kavram var mı? Sınırları kaldırmak, adına ulusal dediğimiz o tekçi kültürü yerinden etmek aynı zamanda sosyal devletten ve bireylerin güvenlik arayışından geriye ne kaldıysa onu da yerinden etmek anlamına gelir mi? Gelebilir. O nedenle geçen asrın güçlü ulus devletleri, şimdi kendi ülkeleri yaşanabilir olmayan milyonlarca göçmeni ağırlıyor, ama bu durum geçiciymiş, bir gün eski düzen yeniden kurulacakmış gibi davranmayı sürdürüyor. Sanki o sınırlar sımsıkı kapatılırsa, istenmeyen giremez, onların da böyle bir derdi olmazmış gibi. O nedenle her yıl binlerce kişi bu sımsıkı kapıların altından üstünden geçmeye çalışırken hayatını kaybediyor…

Sergi Oliver Ressler’in işlerinden oluşuyor. Sözünü ettiğimi videonun adı ‘Geçiş Hakkı’. Ressler’in Zanny Begg ile birlikte ürettiği bu iş, yanında ‘Bu bir yurttaş değildir’ yazan bir ekranda gösteriliyor. Yaşadığımız şeyin gerçeküstü haline, Magritte aracılığıyla yapılmış bir gönderme.

Serginin ana işi ise Türkiye’de üretilmiş bir video. ‘Türkiye’de Suriyeli mülteci yok’ adlı bu iş Batıdan siyasi mülteci olmayı talep etmek yerine Türkiye’de kalmayı seçenleri anlatıyor. Türkiye ve Avrupa politikalarına dair eleştiriler de içeren bir film. İstanbul’da yaşayan bir Suriyeli, “Avrupa’ya gittiğinizde en az bir yıl bekliyorsunuz. Bir mülteci kampında o devlet size bakıyor ve o süre boyunca hiç bir şey yapamıyorsunuz. Burada ise insanlar hiç değilse çalışmak için çabalıyor. O nedenle biz Avrupa’ya gitmek istemiyoruz. Daha tembelce bir şey oraya gitmek.” diye anlatıyor. İlk bakışta insana züğürt tesellisi gibi gelen bir fikir. Ne de olsa Avrupa’da hiç değilse bir hukuki statü sahibi oluyor insanlar. Türkiye’de kayıtlara bile geçmeyen bir misafirsin ilelebet. Fakat Avrupa’nın sımsıkı sisteminin göçmen bireyleri bunaltacak denli sarıp sarmaladığını, bunun da bir özgürlük olmadığını söylemek mümkün. Halen Türkiye’de milyonlarca Suriyeli, aldırmazlıktan beslenen bir özgürlük içinde yaşıyor. Çoğu kez sefalet ve felaketle sonuçlansa da Ressler’in videosu bunu da tercih edenler olabileceğini gösteriyor…

cemgorsel

Katlar arasında bir fotoğraf serisi görüyoruz. Kıyıya Vurmuş ortak başlığı altındaki bu fotoğraflarda sahilde yüz üstü yatan takım elbiseli adamlar var. Serginin adıyla doğrudan alakalı bir seri bu. Tanıtım metninde ‘şirketlerin kar etmesi ve insanların ölmesi dışında bir alternatif olmadığını iddia edenlerin önce işten sonra güverteden atılmasının olası sonuçlarını irdeler’ diye anlatılıyor. Yani kapitalizmin neticede evlatlarını da yiyeceklerini ve herkesin aslında Alan Kürdi’den farkı olmadığını söyleyen bir fotoğraf. İşte burada bir yerde, insanı rahatsız eden bir yanı var bu işin.

Burak Delier’in Hür Budalalar ve Kurnazlar Cemiyeti adlı sergisi için düzenlediği yuvarlak masa toplantısında en çok tartıştığımız şeylerden biri Ai Weiwei oldu. Uzun süredir takip ettiğimi ve çok sevdiğim bir Çinli sanatçı. Ama öte yandan kendisi artık uluslararası sanat dünyasının mega starlarından biri. Dolayısıyla enine boyuna tartışılmayı hak ediyor. Ama onun kendini Midilli’nin kumsalına atıp iri gövdesiyle Alan Kürdi pozu vermesinde insanın içine sinmeyen bir şeyler var. Hayır, aynı pozu Trabzonlu ülkücülerin de vermiş olmasından değil… Ai Weiwei’nin bir dergi için verdiği pozu bir sanat eserine dönüştürmekte ve satılabilir hale getirmekte bir beis görmemesi insanı rahatsız eden. Dolayısıyla dünyanın gözüne siyasi duruşuyla giren bir sanatçı, küçücük bir çocuğun trajedisiyle akıllara kazınan imgeyi taklit ettiğinde obez bir egoya dönüşebiliyor. Dolayısıyla, Ai Weiwei’ye bile yakışmayan bu metafor, Trabzonlu ülkücülerin eyleminden Avusturyalı sanatçının fotoğraflarına kadar her yerde kullanıldığında artık bir klişeye dönüşüyor. Trajediyi değil ama onu taklit edenleri hafifleten bir klişe.


* Sergi, 15 Ocak’a kadar Salt Galata’da görüebilir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI