YAZARLAR

Sahne Işık’ın hayatında bir gün

Işık, günlerce üzerine düşünerek tasarladığı sarı renk planının patladığı konserin ardından dönüş yolunda camdan dışarıyı seyrediyordu. Belki de artık geminin burnunu çevirme zamanıydı. Belki de artık bu işleri bırakıp, kimseye beğendiremediği ışık planları yerine hayalini kurduğu sahil kasabasına taşınma planını devreye sokmasının vakti gelmişti.

“Abi sarıyı düş! Sarıyı düüüüş! Sarı nereden çıktı ya?”

Önceki bir yazıda sizlere tanıştırdığım sahne teknisyeni (roadie) Temel yoldaş bağıra bağıra sahneden atlayarak koşar adım geldi Işık’ın yanına. Konserin ikinci şarkısıydı ve grubun “ışık tasarımcısı ve teknisyeni”, hadi biz bizeyiz, “ışıkçısı” Işık kimseye haber vermeden sürpriz niyetine planladığı şekilde sahneyi cart bir sarıya boyayıvermişti. Nakaratta sapsarı ışığı suratına yiyen grubun solisti sahne kenarında dikkatle dikilen Temel’e kaş-göz yaparak ışıkları işaret etmiş, “ne ayak?” dercesine ağzını yüzünü eğe büke derdini anlatmaya çalışmıştı. Tepkisi öyle güçlüydü ki tam bunu yaparken şarkının “uuuuuu-puzuuun” diye başlayan nakaratını, dudaklarını ‘e’ ve ‘a’ harflerine uygun büktüğünden doğru düzgün söyleyememişti. Panik içinde sarı lambaları kapatıp maviye ve genel beyaza doğru kaydı Işık. Bıkmıştı.

Grupla çalışmaya başladığı günden beri ışık tasarımına dair yaratıcı fikirleri mutlaka en az bir kişiden veto yiyen Işık sabrının sonlarındaydı. Yedi seneye yaklaşmıştı grupla birlikteliği ama hala istediği düzeni oturtamamıştı. Ne konser operasyonunda, ne prodüksiyonda ne de yaratıcı tarafta umduğunu bulabiliyordu. Elinden, aklından geldiğince ilerici ve özgün bir sürü fikri vardı ama bunları uygulamada sürekli bir, bazen de bir sürü engelle karşılaşıyordu. Hiçbir sorun veya engel çıkmadan yaptıkları bir tane dahi konser hatırlamıyordu. Araya 1-2 tane sıkıştıysa da belki kendisi biraz alkollüydü, hafızası kaydetmemişti. Oysa hep en iyisi, en güzeli olsun diye çırpınıyordu. Seyirciye en etkileyici, müziğe en katkı verici konser aydınlatması fikirlerini hep canlı, kendisini de hep hevesli tutmaya gayret ediyordu. Bu sefer de, ışıkçılarca pek tercih edilen bir renk olmasa da, inşaat talanından ve rantından bahseden şarkıya inşaat makinelerini çağrıştırarak hizmet edeceğini düşündüğü sarıyı basmıştı ama anında olumsuz tepki almıştı; hem de aslında en fazla takdir göstermesi gereken şarkı yazarından. Bıkmıştı.

Bir gün Kayseri’de verecekleri bir belediye konserinden günler önce yapılan prodüksiyon toplantısında organizatörden özellikle rica etmişti MX-5 model robotlardan (ışık masasından hareketleri elektronik olarak kontrol edilebilen, 360 derece döner kafalı lambalar) altı adet sağlamalarını. Grubun ilk defa o konserde çalacağı şarkı için kendince harika bir tasarım uygulayacaktı. Oldukça hareketli şarkının en vurucu yeri olan kreşendosunda kullanacaktı MX-5’leri. Teknik ekiple birlikte ses ve ışık provası için erkenden sahaya geldiğinde MX-5’lerin yerinde yeller estiğini, yerlerine gruplanmış PAR-64’lerin (sahne lambaları arasında en sık rastlanan modellerden biri) asılı olduğunu gördü. PAR-64’ler sabit ışıklardı ve yalnızca açma-kapama ve güç ayarı fonksiyonları vardı. Günlerce üzerine titrediği bu fikri de suya düşmüştü. Oysa daha iki saat önce sorduğunda bile robotların geldiği bilgisi verilmişti ona. Alanda organizatörü bulup nedenini sorduğunda şu cevabı almıştı: “Abi dün gece mal Malatya’da festivaldeydi, senin istediğin robotları sahnede gören Bulut’un menajeri bu geceki kendi konserleri için tutmak istemiş onları, çocuklar tam kamyona yüklerken yalvar yakar indirtmiş. Ama onun yerine sana bu PAR’ları getirttik. Onlar da aynı işi görüyormuş dediler.” Bıkmıştı.

Kadirşinastı aslında. Yaratıcı olarak en iyisini, en fazlasını sunmaya çalışırdı ama imkanların el verdiği doğrultuda koşullara ayak uydurmak konusunda fena değildi. Neler görmüşlerdi geçmişte! Ne imkansızlıklar içerisinde ne sahneleri kotarmışlardı hep birlikte. Ne olursa, başlarına ne gelirse gelsin gösteri devam etmeliydi ve konser yapılmalıydı. En unutamadığı anılarından biri, senenin en yağışlı aylarından ekimdeki bir konserde, masraftan kaçmak için açık hava konserlerinin olmazsa olması ses-ışık çadırı (ses ve ışık masalarının yağmur vb. etmenlerden korunması için kurulan üstü kapalı portatif yapı) getirilmediğinden ışık masası bir miktar yağmur yiyince, sahneyi “genel” aydınlatmak için kullandığı beyazların bağlı olduğu kanalda meydana gelen arıza nedeniyle yaşadığı elektrik çarpmasıydı. Her şarkı arasında mecburen sahneyi aydınlatması gerektiğinden 18 + 3 bis şarkılık konserde en az 21 defa çarpılınca konserden sonra doğru hastaneye kaldırılmış ve serum bağlanmıştı. Günlerce kendisine gelemese de o elektriğin kendisine iyi geldiğini savunmuş, müteakip konserlerde gençleştiğine dair bazı işaretler vermişti. Ta ki sekiz ay sonraki Konya konserinde yanlış voltaja bağlandığından ana güç düğmesine bastığı anda patlayarak yanan ışık masasıyla karşılaşana kadar. Bıkmıştı.

Aksi gibi migreni vardı. Saatlerce tek bir noktaya şahin konsantrasyonuyla bakmak gözlerini ve zihnini çok yoruyordu. Eskisi kadar dirençli de değildi. Özellikle sahneye uzak bir mesafeden bakmak zorunda kaldığı büyük festival konserlerinde henüz provanın sonlarında migreni tetikleniyordu. İlaç falan fayda etmediğinden ağrıya ancak içkiyle çözüm bulabildiğini keşfetmişti. Provadan konsere kadar geçen birkaç saate aralıksız içince neredeyse her büyük konsere sarhoş başlıyordu. Bu durumdan yalnızca Temel’in haberi vardı ve onu kolluyordu. Bu halde çalıştığı konserlerden birinde şarkı sıralamasındaki piyano baladını gözden kaçırıp hemen ardından gelen çok yüksek tempolu metal şarkısının ışık programını devreye sokunca, yumuşak Fa Minor dokunuşlarıyla başlayan şarkıda birdenbire sahnedeki tüm ışık unsurları, ki bunlara epilepsi tetikleyecek kadar baskın ve şiddetli “strobe” lambaları da dahil, tam tekmil devreye girmiş, solistin solo seslendirdiği ve platonik aşkına yazdığı o narin şarkının ilk notalarında sahnede “yıldız savaşları” yaşanmıştı. Yıldızını rezil etmenin paniğiyle programı kapatıp manuel kullanıma geçeyim derken yanlışlıkla bir sonraki şarkının programını aktive edince her şey daha da birbirine girmiş, yüksek maliyetlerle video kaydı yaptırılan o konserin zirve anlarından biri çöp olmuştu. Bundan ötürü zaten kendini çok mahcup hissediyordu, menajerden duyduğu bir kamyon dolusu fena söz tuz-biber olmuştu. Bıkmıştı.

Başlarda bahsettiğim vetolara da tahammülü kalmamıştı artık. Üstelik bu vetolar sadece grup elemanlarından gelmiyordu. Aklına esen sahne ışıkları konusunda her türlü fikrini beyan edebiliyordu. Göze görünen, üzerine yorum yapması ve tercih belirtilmesi en kolay şeydi ya, duruma göre menajer, menajerin asistanı, mekân sahibi, prodüksiyon amiri, hatta ekipman minibüsünün şoförünün dahi sahnede hangi renklerin ve nasıl bir ışık skalasının daha iyi gittiğine dair tercihleri vardı ve bunu özgürce ifade etmekte hiçbir problem görmüyorlardı. Bu fikirlerini özellikle şarkı akarken, yani Işık da hummalı bir performans sergilerken anlatırlardı genelde. Sivas’ta bir otelin balo salonunda gerçekleşen bir konserdeyse genç bir delikanlının burnunun dibine kadar sokulup “Abi şu sahnenin kenarlarındaki ışıkları kullanmasan olur mu? Kız arkadaşımın gözlerini çok rahatsız ediyor.” demesini asla unutamıyordu. Benzer şekilde, kendisiyle diğer ışık ve ses teknisyenleri haricinde kimsenin kesinlikle girmemesi gereken prodüksiyon çadırından kaç defa seyirci çıkartmak zorunda kalmıştı acaba? “Işık Bey, bizim ufaklık yoruldu, malum boyu da kısa, bir şey göremiyor zaten. Şuracıkta senin önünde (!) dursa olmaz mı?”… “Pardon, konseri sevgilimle birlikte sizin yanınızdan seyredebilir miyiz? Sizi rahatsız etmeyiz, söz.” Bıkmıştı.

Işık, günlerce üzerine düşünerek tasarladığı sarı renk planının patladığı konserin ardından dönüş yolunda camdan dışarıyı seyrediyordu. Belki de artık geminin burnunu çevirme zamanıydı. Belki de artık bu işleri bırakıp, kimseye beğendiremediği ışık planları yerine hayalini kurduğu sahil kasabasına taşınma planını devreye sokmasının vakti gelmişti. Konserin hemen ardından kuliste yanına gelen solistin kız arkadaşının “Ay Işık iyi ki o sarıları hemen kapattın, sevgilim korkunç görünüyor o renkle. Hele bu yeni turuncu-yeşil kostümüne hiç yakışmıyor. Aman sen onu bi’ daha kullanma olur mu, beyazda kal beyazda” deyişi kulağından gitmiyordu. Bıkmıştı.

Ama bıkamazdı. Bırakmalıydı. Ama bırakamazdı. Kulağından gitmeyen onca ses gibi, onun ışıldattığı onlarca şarkının sonundaki on binlerce seyircinin alkışı da kulağından gitmiyordu. İşin kötüsü, sadece kulağından değil, yüreğinden de gitmiyordu. Aydınlatmaya devam etmek zorundaydı Işık. Bıkamazdı, bırakamazdı.


Can Sertoğlu Kimdir?

1975 yılında İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi’nden mezuniyetinin ardından The University of Texas at Austin’de Radyo-Televizyon-Sinema ve Ekonomi alanlarında çift lisans aldı. New York’ta Atlantic Records bünyesinde önce Arif Mardin’le, sonra A&R (Artist & Repertoire) departmanında Tori Amos, Stone Temple Pilots, Led Zeppelin, Jewel, Kid Rock gibi sanatçı ve gruplarla çalıştı, eş zamanlı olarak Brooklynli grup World/Inferno Friendship Society’nin menajerliğini yürüttü. 2005 yılında mor ve ötesi’nin menajerliğini üstlenmek üzere Türkiye’ye döndü, grubun üyeleriyle birlikte kurduğu Rakun Müzik’in Genel Müdürü olarak çalıştı. 2015-2018 Puhu TV’nin İçerik Direktörü olarak görev aldı. Türkiye Eğlence Sektörü Derneği (TESDER) üyesi ve derneğin ilk Menajerler Komitesi Başkanıdır. Halihazırda Ferment Records’un kurucu ve yönetici ortağıdır. Bugünlerde, müzik ve müzik sektörü hakkında bildikleri, düşündükleri ve hissettiklerinden yola çıkarak yarı-kurgusal bir metin çalışmasına hazırlanmaktadır. Not: Yazarın eski yazılarına bit.ly/GD-CSe bağlantısı üzerinden ulaşılabilir