YAZARLAR

Harman Yeri Tartışmaları 4: Cihatta ve fetihte de askerin 'dava' ruhunu ateşleyen hep 'ganimet' oldu

Dini ideolojik-politik meşruiyetinin ana kaynağı olarak kullanan bir iktidar merkezinin çeperiyle/halka halka etrafında ördüğü toplumsal ağla (geniş aile) ilişkisine de dinsel zihniyet prizmasından bakmak gerekiyor...

Serinin önceki fasıllarında [1] demiştik ki..

Rejimin “İlham kaynakları arasında İktidar hafızasının tarihsel tecrübeleri”ne olduğunu da sanıyorum…

“İslam ve ecdat pratiklerine…

Cihat ve fetih derslerine uğrayarak…

Erdoğan tipi insan ve toplum tipolojisi yaratmanın ekonomi politiği”nin tarihsel arka planına bakacağımız söylemiştik…”

Tam buradan devam edelim…

Bugün Siyasal İslamcı AKP rejiminde şahit olduğumuz gibi…

‘ECDAT’DA DA MAL İMANIN YONGASIYDI, iddiasında bulunacağız…

TÜM DİN SAVAŞLARI TARİHİN MOTORU SINIF SAVAŞLARININ, TOPLUMSAL ÇELİŞKİ VE ÇATIŞMALARIN UHREVİYAT ZEMİNDE KILIÇ KUŞANMIŞ, KUTSAL HALELERE BÜRÜNDÜRÜLMÜŞ TEZHÜRLERİDİR, diyeceğiz…

Savunumuzun tarihsel örneklerini sunacağız- günlük bir yazı çerçevesinde elbette…

Böylece...

Saray rejiminde tanık olduğumuz Siyasal İslamcı pratiğin tarihsel referanslardan beslendiğini, kapalı devre ilişkilerde ‘ecdat’ tarihinin meşruiyet kaynağı olarak kullanıldığı iddiamızı destekleyecek fragmanlar sunmuş olmayı umuyoruz…

Pekii…

Böylesi bir bakışa, retroperspektife neden ihtiyaç duyuyoruz?

Aslında ilk bölümden itibaren altı çizilmeye çalışıldığı gibi…

İhvan/Müslüman Kardeşler’den Fethullahçılığa…

Siyasal İslamcı parti olarak AKP de…

İslâmcı yordamın pragmatist/konjonktüre uygun formlara adapte olarak ya da onlarla flört ederek türlü kılıkları vitrine çıkarsa da…

Başından beri Siyasal İslâmcı (omurga ve zihniyetli) bir parti…

Vaziyetini sağlamlaştırdıkça portakal soyar gibi konjonktürel kabuklarını çöpe yolladığını biliyoruz…

Dolayısıyla onun başarısını…

Uzun 12 Eylül’de sosyal iktidarını kurması ve buna yaslanarak kuşattığı devleti (seçimleri tasdik ve hukuki meşruiyet kaynağı olarak kullanarak) fethetmesini konuşacaksak…

İslami referanslara/zihniyet yapılarına müracaatla dinsel evrende dolaşmak kaçınılmaz oluyor…

Dini ideolojik-politik meşruiyetinin ana kaynağı olarak kullanan bir iktidar merkezinin çeperiyle/halka halka etrafında ördüğü toplumsal ağla (geniş aile) ilişkisine de dinsel zihniyet prizmasından bakmak gerekiyor...

İşte bu nedenle…

İSLAM TARİHİNİN AVLUSUNA ADIM ATACAĞIZ…

Zira…

Dinine göre yaşamaya çalışan Müslüman da...

Siyasal İslamcılık da:

Esasında modern (benzerleri gibi) bir ideoloji olan, İslâmî kaynakları günün ihtiyaçlarına göre yorumlayarak ‘çağ’a ayak uydurmaya çalışan, fanatik dinci ideoloji İslâmcılık da…

Meşruiyetini İslâmî inanç ve patiklerde arar ve meşruiyet kaynağı olarak göstermeye çalışır, kullanır…

Yüzyıllara dayanan bir (İslâmî) birikimle, teorik-pratik tecrübenin hafızayla etkileşim içinde olmaktan söz etmektir bu…

Nitekim en sıradan haliyle…

- Peygamber efendimiz bir gün gene böyle…

Ya da benzeri profillere referans verilen konuşmalara, hayatın pek çok yerinde ve safhasında rastlarız…

Sadece sokakta değil, siyasete de…

Bkz:

Erdoğan ne diyordu, faiz tartışmaları sırasında, “Nass böyle diyorsa sana bana ne oluyor!”

Denilebilir ki, o gün öyle bugün böyle der(ler); aslında on(un)ların söylediklerinin, yaptıklarının dinle diyanetle alâkaları yok!.. Çıkar.. Hep çıkar…

Dini kullanıyorlar…

İtiraz başım üstüne; tamam…

Söz ve eylemlerin kitaba - sünnete uygunluğunu tartışacak değiliz- ne lüzumu var, ne de işimiz bu, burada; hem benin böyle bir ehliyetim, formasyonum da yok doğrusu; aşar bizi…

Fakat şunu iddia ederim:

İslâm’a uygun mu değil mi, sualine müzakere kapısını açık bırakırız ama…

Bilinsin/hatırlansın isterim…

Neredeyse tüm İslam tarihi bir yönüyle de bu be sevgili okur:

Bilhassa Muhammed Peygamberin ölümünden sonraki süreç, dini, siyasetin/devletin ihtiyaçlarına göre yorumlayıp uydurmak!..

Evet, uydurmak!..

Misal mi?

Emeviler’e ve Abbasiler’e de bakarız icabında ama son hilafet devletine, “ecdat”a bakmakla yetinelim…

Ahmet Yaşar Ocak’ın Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhideler [2] kitabından okuyalım:

“Osmanlı devletinde devlet ve din yan yana iki ayrı daire değildir; din dairesi devlet dairesinin bütünüyle içindedir, iki daire çakışır. Yan, bu özdeşlikte devlet, dini içine alan, kuşatan bir dairedir.” (s. 73, abç.)

Yani:

‘OSMANLI’DA DİN DE DEVLET İÇİNDİR'

[Korsan soru: Peki şimdi?]

Formülasyonuna ulaşan analizin müellifi Ahmet Yaşar Ocak bağlasın sözü:

“Başka bir ifadeyle, Osmanlı resmî ideolojisi demek, devlet ve dinin, yahut siyaset ve İslam’ın ayrışmaz bir biçimde birbiri içine girdiği bir zihniyet demektir. İşte, Osmanlı devletinin ideolojisi de temelini bu özdeşlikte bulur. O halde bu özdeşliği, Osmanlı devletinde ‘her şey devlet içindir; din de devlet içindir’ şeklinde formüle etmek mümkündür.” (s. 73, abç.)

Kâfi mi?

Âlâ… Öyleyse…

Osmanlı’da iktidar- din terkibi parantezini kapatalım…

Esas problematiğimize dönelim:

AKP’NİN SİYASAL İKTİDARININ YASLANDIĞI SOSYAL İKTİDARIN KAYNAĞI NE?

Özetle, savunduğumuz ne idi?..

İslamcı ideolojinin domine ettiği…

Din iman / vatan millet retoriği ile ülke sathına yayılmış çıkar ağının örülmesi…

Asıl olanın ekonomiden sosyal statüye…

“İş”e/iş güç beklentisine kadar uzanan geniş skala içindeki “çıkar”a endeksli ekonomi politik tatmin (ve tatmin ihtimalinin yarattığı beklenti) olduğu…

Bunun bugünle ya da bizle sınırlı olmadığı düşüncesi…

Tarihten güncele (kendi şartlarında kendini üreten) zihniyete ve zihniyetin mühürlediği pratiklere işaret ediyoruz…

Tabii böyle yaparak değişmez donuk bir zihniyet tablosu resmetmediğimiz, anlaşılıyordur umarım…

İnsan, zihniyetiyle, düşüncesiyle çağının, maddi yaşamın ürünüdür, elbette…

Ama belirlendiği o çağa, o maddi/ekonomik şartlara beyaz bir sayfa olarak gelmez…

Öncesinden hatta daha daha… önceki kuşaklarından devraldığı mirasla gelir ve çağıyla harmanlanır, filan…

Bugün olduğu da bu…

Nitekim İlahiyat hocası…

Prof. Dr. Ahmet Akbulut da ”Müslüman siyasal zihninin oluşum süreci”ne dikkat çeker…

‘MÜSLÜMAN SİYASAL ZİHNİNİN OLUŞUM SÜRECİ’

Bilvesile daha sonra yine döneceğimiz Sahabe Dönemi İktidar Kavgası [3] kitabının önsözünde, önerdiği yaklaşımın sorun çözücü işlevine işaret eder:

“Müslüman siyasal zihninin oluşum sürecini inceleme[nin] sahip olduğumuz siyasal bilinçaltımızı çözümlememizi kolaylaştıracaktır.” (s. 12)

Bunun aktüel tartışmamıza, savunageldiğim Erdoğan’ın/AKP iktidarının sigortasının, kendi suretinde yarattığı insan ve toplum olduğu iddiayla ne ilişkisi var?..

Şu:

İktidar…

İktidarın ulufelerinden /fethin ganimetlerinden pay almak; tüm iktidar (merkez-çeper) ilişkilerini oluşturan da dağıtan da bu; bekanın nabzını elinde tutan (geniş anlamıyla) çıkar hazinesi olarak, İktidar…

İslâm… Hayır “bozulduğu/rayından çıkarıldığı” devrelerde değil sadece…

İslam tarihi (de) en başından beri böyle…

Dahası da var:

İslâm’ın hep baz, örnek alınan “altın çağı” ilk dört halife devrinde başlar; o devrin zihniyet ve tatbikleri kriterler belirleyerek sonrasının temellerini atar bir bakıma...

İslam tarihinin İç Savaşlar tarihi olması da…

İlk dört halifeden Ebubekir hariç, üçünün de rakip Müslüman gruplarca işlenen cinayetlere kurban gitmesi (“Dört Halife üç cinayet”) de bundandır…

İlahiyatçı Hoca, Prof. Akbulut da yukarıda referansımız olana kitabında, bu siyasal kültürün orijinine dikkat çeker:

“Müslüman siyasal kültürünün oluşmasında Hz. Peygamber’in vefatının ardından gerçekleşen ve ‘Benî Sa îde Hadisesi’ olarak tarihe geçen ilk halife seçiminin özel bir yeri vardır.”

Derken?

Şöyle, Hoca’ya göre:

“Hz. Peygamber zamanında dinin güdümünde olan siyaset, Benî Sa îde’den sonra dine egemen olmuştur.” (s. 12)

Nedir bu ‘Benî Sa’îde’ hadisesi?

İslâm aleminde ilk siyasi iktidar “kavgası”:

Halife kim olacak?!..

Hoca anlatsın, “Sahabe arasındaki siyasi çekişme” nin yaşandığı “Benî Sa’îde hadisesi”ni [4] :

“Hz. Peygamber’in vefat haberi öğrenilir öğrenilmez Ensar, Müslüman devletinin başına kendilerinden birini seçmek için Benî Sa’îde gölgeliğinde toplandı. Ensar için aday, Hazrec’in lideri Sa’d ibn Ubâde idi.”

Ensar’ın adayı halife olmayı çok arzular:

Toplantıda hilafetin Medinelilerin hakkı olduğunu belirten bir konuşma yapar…

“… ‘konuşmasından öyle anlaşılıyordu ki, Ensar bu işe Hz. Peygamber’in vefatından önce hazırlanmıştı…”

Tıpkı bugün aynı parti ya da şirket içinde filan yaşanan çekememezliğin benzeri, o vakitte Ensar’da yaşanır...

“Ensar’dan Sa’d’ı istemeyen iki kişi Hz. Ebubekir ve Ömer’e, Ensar’ın Sa’d ibn Ubâde’yie biat etmek üzere toplandığını haber verdiler.”

Muhtemelen duyunca telaşla…

Ebu Bekir ve Ömer, yolda karşılaştıkları bir yârenlerini de peşlerine takarak, halife adayının çardağına gider ve:

Muhacirlerin [Muhacir: Muhammed Peygamber’in Medine’ye hicretinden onu takip edenlere verine ad] ileri gelenlerinden bu zatların toplantıya katılmaları ile siyasi çekişme [Halife kim olacak?!] başladı.

Nasıl ama?!

Zaman tüneline ışınlanmışız gibi; çok tanıdık değil mi?..

Anlaşılan, tablo şu.

Muhammed Peygamber’in cenazesi ortada…

Sahabelerinden bir kısım, Ensar, teşbihte hata olmaz, İmamoğlu ve taifesinin yaptığı CHP içi iktidar hazırlığı toplantısının bir benzerini, zoom olmadığı için hurma ağaçlarının gölgesinde, çardakta yapıyor…

Zoom’un sızdırılması misali, Ensar’ınki de Ebu Bekir ve Ömer’e ispiyonlanıyor…

Ve baskın basanındır, kıvamında, halife kim olacak?, “siyasi çekişmesi” başlıyor…

Sonuç mu?

Mevzumuz bağlamında biz burada ilgilendiren, İslâmî gelenekte İktidar/çıkar kavgasının boyut ve önemi [5]…

Peygamber’in -muhtemelen daha vücudu soğumadan ve hattâ daha hayattayken, onun yerini kim alacağı hesaplı itiş kakışının başlaması...

Ve elbette “dünyevi” olanın önceliğini göstermesiyle bir nevi gelenek oluşturan, o İslâmî geleneğin bugünlere de sarkan, tartışmaya çalıştığımız hâllere dair norm oluşturacak pratiklerin sergilenmesi…

Niye bu, bu kadar önemli?

Gibi naif bir soru gelecekse, el cevap:

İktidar!..

Yani:

Toplanacak vergi ve zekâtları idare etmek, eldekileri çoğaltmak için yeni cihatlara kılıç kuşanacak ordulara kumanda etmek…

Yani:

İslâm alemini, Peygamber’e (hattâ kimi iktidarların yorum ve eylemlerinde zımnen Allah’ı) temsilen yönetmek…

Bu mudur?..

Pekâlâ…

Peygamber devrini, Peygamberleriyle yaşamış sahabeler…

Mümin ahali nasıl karşılamış?

Kimi İslam tarihçisi ve yorumlarına bakılırsa pek nahoş görmemiş olmalılar…

Kim bilir belki de eşyanın tabiatın uygun bulmuşlardır...

Gerçi, din dairesinde, olmadı sünnetlere müracaatla, yapılanı meşrulaştıran bir izah tarzı her daim bulunur- alimler, Osmanlı’da şeyhülislamlar bunu için yoklar mı?

Uzatmayalım...

Zira Muhammed Peygamber de kimileyin ahaliye “dünyalık”lar vaat ederek Cihat uğruna at bindirip, kılıç kuşandırıyormuş; tarih böyle diyor…

Malın/dünyalıkların nasıl dinin yongası olduğunu…

Ancak, ganimet vaadinin cihat için kalabalıkları yola düşürebildiğine dair bir misal anlatması için, saygın bir İslâm tarihçisine misafir edeceğim sizi….

Mukaddesatçı muhafazakâr dünyanın tanınmış simalarından, İslâm Hukukçusu, Prof. Dr. Salih Tuğ çevirmiş…

M.Ü. İlahiyat Fakültesi basmış…

Künyesi, referansları sağlam görünen bu eserde…

Prof. Dr. Ph. K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi [6] adlı kitabında, evvela altını çizer:

“’İslam’ yeni bir savaş çağrısı, uygun bir derlenip toparlanmaya vesile ve yürütülen davanın parolası olmuştur.” (s. 205-6)

Sosyal rolüne dikkat çeker:

“O hiç şüphesiz evvelce asla birleşmemiş darma dağınık halk yığınları için bir araya getirici ve kenetleyici bir âmil rolü oynamış ve sürücü bir kuvvetin en geniş bir kısmını temin etmiştir.” (s. 206)

Ve dikkat çekmek istediğimiz hususa gelir:

Fakat [İslâm’ı yayma uğruna-era] gerçekleştirdiği Fütûhatı [fetihleri-era] izah hayli zor olmaktadır. Bedevi aşiret ve yığınlarını harekete getirecek olan şey, bir fanatizm’den çok, iktisadi zorunluluklar olmalıdır ve gerçekte de Fetih orduları, kıraç iskân mıntıkalarından kuzeydeki cazip ve bereketli ülkelere doğru olmak üzere, Bedevi’ler arasından teşkil edilmiştir.” (s. 206)

Tüm fetihlerde ana motivasyon bu mu?

Hepsi mi böyle?

“Bunların bazılarında, Âhirette Cennete gitmek hırs ve arzusu tahrik edici bir rol oynamış olsa bile diğer bazılarında, Basra Körfezi’nden İskenderiye’ye doğru uzanan yay üzerinde kalan medeni bölgelerin konforlu ve lüks hayatı aynı derecede harekete geçirici olmuştur.” (s. 206)

Biraz daha açsın tarihçimiz:

“Tarih göstermektedir ki, büyük hareket ve olaylardan olaylardan pek azının akışı ve gerçekleşmesi, bunları harekete getiren kimselerin evvelden tasarladıkları şekilde cereyan etmiştir” (s. 207)

Notunu düşer…

Ve ‘nitekim’ dercesine, hemen ardından ilave eder:

“… daha sonraki askerî seferler (…) ganimet elde etmek maksadına yönelik bulunuyordu.” (s. 207)

Tam burada, iddia edegeldiğimiz görüşün okuyucu nezdinde de sağlamasını yapacak bir yoruma yer vermek için geniş bir parantez açacağız:

Kitabın mütercimi Salih Tuğ, referansımız olan kitap boyunca, tarihçimizin, yazarımızın kimi tespitlerine, inançlarının verdiği hassasiyetle sanırım, “Ama şu da var” babında, dipnotlarla izah edici yorumlarla müdahalelerde bulunur…

Burada da, yukarıdaki son alıntımızda da aynısını yapar…

Ve Hitti’nin bu tespitine dipnot düşerek yorumlu izahat getirir:

“Her ne kadar Resûllah Mekke civarındaki kabileleri İslama davet ederken Bizans İran’ın hazinelerinin ayaklarına serileceğini haber veriyordu ise de onları esas itibariyle Vahdâniyet inancına ve ‘ilâhi kel,metullah gayesine” bağlamaya çalışıyordu. Onun mantık ve muhakemesine göre, dünya nimetleri bu gayeye varmanın bir sonucu olarak Müslümanların ayaklarına serilecekti şeklinde bir yorum yapabiliriz.” (abç.)

Ama bu açılımına rağmen İlahiyat Fakültesi’ndan Salih Hoca da sonuçta, Resûllah’ın cihatçılara “Bizans ve İran hazinelerinin… dünya nimetlerinin ayaklarına serileceği” vaadini kabul ediyor…

Parantezile beraber bu faslı kapatıyoruz:

‘Mal’, İmanın neresine düşüyormuş, misallerini gördük…

YA MİLLİ ECDAT TARİHİNDE?

Osmanlı’da?..

1453 yılının 29 Mayıs’ına uçacağız bu kez…

Mihmandarımız Zweig olacak…

Okumayanlar da bilir; haberdardır hiç değilse…

Biyografi ve monografi literatürünün büyük ustası…

Stefan Zweig, Bizans’ın Fethi’ni (de) yazar [7] …

Sultan Mehmet’e yirmi dört yaşında Fatih unvanını kazandıracak, Peygamber vaadi İstanbul’un fethine giden süreçteki “Büyük Saldırıdan Önceki Gece”yi anlatır …

Karşılıklı hamlelerle sinirlerin gerildiği anda, Osmanlı cephesinde, varlıkla yokluk arasında salınan kritik dönemeci resmeder, Zweig:

“Hemen hemen her gün yapılan ve altı hafta süren bir savaştan sonra Sultan’ın sabrı tükenmek üzeredir.”

Zira “Topları, surların pek çok yerini yıkmıştı, ancak buyurduğu büyük saldırıları hep kanlı kayıplarla sonuçlanmıştı.”

“Bu durumda bir ordu komutanı için geride yalnızca iki olasılık vardır: ya kuşatmayı kaldırmak ya da şimdiye kadar yaptığı pek çok mevzi hücumdan sonra, kesin darbeyi vuracak son saldırıyı başlatmak.“ diye yazar, monografi yazarlığının usta kalemi:

“Mehmet, bütün paşalarını toplayarak bir savaş meclisi kuruyor. Ateşi ile yanıp tutuştuğu utku arzusu, bir anda bütün duraksamaları yeniyor. En büyük ve kesin saldırının 29 Mayıs’ta yapılmasına karar veriliyor. Sultan her zamanki kararlılığıyla hazırlıklara başlıyor.”

Ve serde delikanlılık..

Hedefte berraklık…

Yürekteki inanç, beyinde dönen zekâ çarkında fır dönerken, zafere kilitlenmiş Padişahın kazanma arzusuyla bilenen hırsı zembereğinden boşanmış, sığamıyor bir yere:

“Mehmet sabahın erken saatinden gece yarılarına kadar, bir an bile olsun dinlenmiyor. Muhteşem atına binmiş, Haliç kıyılarından ta Marmara Denizi’ne kadar devam eden büyük karargâhı boyunca bir çadırdan ötekine koşturuyor, uğradığı her yerde komutanlarını ve askerlerini yüreklendiriyor.”

Nasıl?

“İyi bir psikolog olarak da, bu yüz elli bin insanın savaş isteğini son haddine nasıl çıkaracağını biliyor.”

Ve bizim okuru ‘Fetih’ günlerine götürmemize sebep olan o sahneyi, -biz sadece Zweig’in yalancısıyız- tarih kaydediyor:

“Böylece, askerlerine, insanı dehşete düşüren bir söz veriyor ve bunu, bütün onuruyla, en kusursuz bir biçimde yerine getiriyor. Davullar çalıp borular öttürülerek bütün karargâhı dolaşan tellallar, Sultan’ın bu sözünü duyuruyorlar:

‘Mehmet, Allah’ın, Hazreti Muhammed’in ve dört bin peygamberin adını anarak, babası Sultan Murat ve bütün atalarının aziz ruhları üzerine yemin etmiştir ki, alınışını izleyen üç gün boyunca, kenti yağmalayabileceklerdir. Surların içindeki her şey, her türlü ev ve ziynet eşyaları, sikkeler ve paha biçilmez mücevherler, erkekler, kadınlar ve hatta çocuklar bile, savaşı kazanan askerlerin malı olacaktır.”

Hayal ve beklentisi Sultan’ının dilinde vaade dönüşünce ne olursa o oluyor:

“Askerler, Sultanlarının saldırı buyruğunu, coşkuyla karşılıyorlar. Binlerce askerin sevinç haykırışları ve Allah Allah sesleri, Bizans’ın göklerinde yankılanıyor. Davullar çalınıp borular öttürülerek Sultan’ın verdiği yağma sözü kutlanıyor.

Sonuç?

Söz bir Allah bir; Sultan Mehmet’in dediği dedik:

“Savaşın galibi Mehmet, sözünü tutuyor ve katliamdan hemen sonra bütün evleri ve sarayları, kiliseleri ve manastırları, erkekleri, kadınları ve çocukları savaş ganimeti olarak askerlerine sunuyor. Gözü dönmüş binlerce yağmacı, ganimet için âdeta birbirleriyle yarışıyorlar.”

Bu anı Zweig, “Tarih bazen rakamlarla oynar. Roma’nın Vandallar tarafından, belleklerden çıkmayacak bir biçimde yağmalanmasından tam bin yıl sonra, Bizans’ın yağmalanması başlıyor” diye yazar…

***

Malın imanın da yongası olduğunu...

Erdoğan’ın başarısının kaynağının bu ekonomi politik realitenin idraki çerçevesinde ördüğü politik-pratik hatta dayandığını az da olsa gösterebilmiş olmayı umuyorum…

Bu bizi, Harman Yeri Tartışmaları yazı serisine yönelten asıl soruya bağlamalı:

Öyleyse ne yapmalı?

Nasıl yapmalı?

Eğer takip etmişse burjuva muhalefetinden birileri, mesela bir CHP kurmayı, sağa açılma/AKP taklidi politikalarının isabetini teyit ettiğimizi düşünür mü?

Hiç şaşmam…

Korkarım, daha fazlası olabilir; biz de ganimet dağıtmalıyız demek ki, noktasına savrulacak olanlar dahi çıkabilir...

Öyle bir sonuç çıkarılacaksa, yırtıp atalım bu yazdıklarımızı, daha evla olur…

Zira resmetmeye çalıştığım bu Saray rejimi hattını aşacak…

İddialı bir laf sayılmasın; yeni bir toplum ve insanı oluşturacak/kuracak bir müdahaleye ihtiyacın olduğunu düşünüyorum…

Bu müdahale komünistlerin, sosyalistlerin DEVRİMCİ MÜDAHALESİ olmak zorunda…

Hayat bas bas bağırarak devrimciliği çağırıyor- en son Akbelen Direnişçileri tüm muhalefete, “Konfor alanlarınız terk edin ve buraya gelin” diyerek, devrimcilerin, komünistlerin kanına dokunması gereken bir çağrı yapmadı mı?..

Önümüzdeki yazılarda…

Muhalefetin hallerine bakarak kadim ne ve nasıl yapmalı? sorularını, önerilerimiz çerçevesinde tartışmaya devam edeceğiz..

Hadi bakalım…

Gün ola harman ola…

Dipnotlar: 

[1] Harman yeri tartışmaları 2: Erdoğan’ın kendi suretinde toplum yaratma dinamiği/ekonomi politiği. 

[2] Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15. – 17. YüzyıllrR), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Temmuz 1998, s. 73.

[3] Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası Alevi Sünni Ayrışmasının Arka Planı, Otto [Yayınları], 7. Baskı, Ekim 2019.

[4] Aynı hadise için bkz. (https://islamansiklopedisi.org.tr/hulefa-yi-rasidin)

[5] Esasında gerçekleşen sonucu biliyoruz; Ebubekir ilk halife oluyor… Ama sadece meraklıların merakını gidermek için değil, esasında İslâm’da iktidar/hilafet devrine dair içtihat kapısı açması bakımından da mühimsediğim için nakledeyim, aynı kitaptan: “Muhacirlerin katılması tartışmanın konusunu değiştirdi. Halife, Ensar’dan mı olmalı yoksa muhacirlerden mi olmalı tartışması başladı. Muhacirler adına hareket edenler, halifenin Ensar’dan olmasına karşı çıktılar. Hz. Ebubekir, Ensar’a yönelik bir konuşma yaparak, ‘Biz Muhacirler Peygamber’in aşiretindeniz’, ‘Onun aşiretinden olanlar hilafete daha layıktırlar.’ Araplar bu konuda ‘Kureyş’ten başkasını tanımazlar.’ Bunun üzerine Ensar’dan Hubâb ibn Munzir: ‘Bie emir sizden olsun’ önerisinde bulundu. Bu öneriyi reddeden Hz. Ebubekir: ‘Biz emirler, sizler vezirlersiniz’ dedi.”

Böylece, zannımca, İslâm’da soy-sop, kabile aidiyetleri statü kazanmanın, iktidarla mesafenin ölçüsünü belirler hale geldi… Günümüzün ayrıcalıklı millet/ulus/devlet dayatmalarına kadar gitmez mi?

[6] Prof. Dr. Ph. K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, Marmaar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Eylül 2011.

[7] Stefan Zweig, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Can Yayınları.