YAZARLAR

Ensemizde ölümün nefesini duyarken

Yaşam aynı olmayacak şekilde değişiyor, insanlar ölüyor, hikâyelerini bilmememiz, yaşamadıkları, dostları, yakınları olmadığı anlamına gelmiyor, vardılar yoklar. Her şeyin aynı olmayacağının en önemli göstergesi bu. Kaldığımız yerden devam edemeyeceğiz, onların yokluğuna eklenmeyeceğimizin bile garantisi yok.

Ölüler geçiyor her gün ekrandan, sayı sayı ölüyor insanlar. Yüzü yok ölümün artık, hikâyesi yok ölünün, insanın en eski ritüellerinden biri olan ölü gömme âdeti bile sınırlı: Uğurlama yok, ağıt susmuş, bir yasın üzerine yenisi eklenirken bir önceki ölünün anısı etkisizleşmiş. Devamlı olarak insanın ölümle yüzleşmesinin zorluğundan, sonlu varlık olmayı bilmenin sıkıntısından bahsediyoruz. İnkâr edemeyiz bunu ancak salgın günlerinde ölümün anlamı üzerine düşündüğümüzde, dehşete kapılmadığımız, etkisini hissedemediğimiz, sadece kendi hayatta kalmamız üzerinden yaşamı geçiştirdiğimiz duygusuna kapılıyorum. Dünyada her gün yüzlerce ölüm açıklanırken, soğuk sayılarda kaybolup gidenin hayat olduğunu çok fark edemiyoruz, çünkü içinde yaşadığımız zaman, insan için tarihinin her ânı çok önemli olmuş ölümü bile değersizleştiren bir zaman. Bu da hayatta kalmayı neredeyse dünyanın tek anlamı hâline getiriyor ve bağsız, yaşamı şeyleştiren bir duruma çıkarıyor yolumuzu.

Neo-liberal devlet politikaları, popülist politikacılar, yalan siyasetinin içinde yok olup giden hakikat, istisnanın daimi bir yaşam formu hâline gelmesi, fabrikaların, iş yerlerinin neredeyse “kamp”a dönüşmesi, güvenliğin yaşamı tahakküm etmek için işlevselleştirilmesi, iradesi elinden alınmış, tepkisi içine kaçmış insanın hiçliğinde tükenip gidiyormuşuz hissi. Ve tüm bunların içinde kaybolup giden failler, yaşamı ve ölümü biçimleyen, bunun üzerinden kendi düzenini bina eden politikacılar. Bunca şeyin kıskacında hayatta kalmaya çalışıyoruz, bu önemli ama sadece kendi hayatımız üzerinden biçimlenen bir yaşam arzusunda sıkıntılı bir yan var. Bu nedenle ne yapabiliriz sorusunu sormak bile hiçbir şey yapmamaktan önemli bugünlerde. Çünkü Neoliberal politikalar, sadece kendimiz üzerinden kurduğumuz dünyayı beslerken, aramızdaki bağları koparıyor, başkasına gözü kör hâle geliyoruz. Oysa hayat bu kadar hiçleştirilmişken, dünyada var olmanın da anlamı aşınıyor.

Covid-19’un yaptığı en önemli şey kapitalizmle iç içe geçmiş, patron yanlı devlet politikalarını ve onun şakşakçılarını deşifre etmek oldu, bunu her gün deneyimliyoruz. Ancak biz anormal günlerden geçmiyoruz, uzundur böyle bir hayata mahkûm ediliyoruz. Bugünlerde daha görünür olan şey farkındalığımızı arttırsa da biz yıllardır bu düzenin içinde yaşıyoruz. Bu nedenle şimdilerde sırtımızda ölümün nefesiyle dolaşırken, bu sıkıntı veren yaşamı arzulamaktan çok onu yaşanır hâle getirmenin yollarını düşünmemiz gerekiyor fikrimce. Şu da bir gerçek ki Covid-19 dünyanın son krizi olmayacak, iklim değişikliğinin getireceği daha yıkıcı sonuçların olabileceği yıllardır tartışılıyor, kuraklığı hissetmeye başladık bile, virüsün iklim krizi ile bağlantısı da çok tartışıldı. Örneğin; İklim, Sağlık ve Küresel Çevre Merkezi Direktörü Dr. Aaron Bernstein virüsün hızla yayılmasının, iklim değişikliğiyle ilgisine dair kesin bir kanıt olmadığını söylüyor ama şunları da ekliyor: “(Aoran), iklim değişikliğinin Dünya'daki diğer türlerle ilişkimizi değiştirdiğini ve bunun enfeksiyon riski açısından önemli olduğunu belirtiyor. Aaron’a göre, gezegen ısınırken, karada ve denizde yaşayan çeşitli türler sıcağın artan etkisi sebebiyle kutuplara yöneliyor. Bu da, normalde temas etmemesi gereken pek çok türün temas etmesi anlamına geliyor ve patojenlere yeni türlere yerleşmek için bir fırsat doğuruyor. Ayrıca ormansızlaşma, dünyadaki habitat kaybının en büyük nedeni...”(1) Elbette felaket tellallığı yapmak değil dert ama gerçekler acı ve bugün karşı karşıya olduğumuz şey Trump tipi siyasetçilerin söylediği gibi “uydurma” değil. Tüm bunlardan bahsetmek gerekiyor Adorno’nun bir yazısında söylediği gibi, “karanlık simsarı” olarak yaftalanmayı da göze alarak. Çünkü hakikate en çok ihtiyacımızın olduğu bir dönem içinde bulunduğumuz, aylardır bizi yalan siyasetinin kuyusunda oyalayanların, sorumlu oldukları ölümleri bile “milli” dedikleri çıkar oyunlarına alet edenlerin, iklim krizi bilim insanlarının uydurması diyenlerin karşısına çıkmanın bir yolu hâlâ hakikat.

Dünyanın sonrasını tahayyül ederken de artık başka türlü düşünmenin yollarını aramamız gerekiyor bana kalırsa, Bruno Latour, salgının hemen başında verdiği bir röportajda, virüslerin toplumları nasıl biçimlendirdiğine dair şuna dikkat çekiyordu: “Bazıları bunun doğanın intikamı olduğunu söylüyor. Çok aptalca. Tıp tarihini incelemiş olan herkes, bir virüsün bir toplumun tümüyle farklı hissetmesini sağlayabildiğini bilir. Büyük bir öğrenme eğrisi üzerindeyiz. Bu devasa bir deney. Savaş ya da deprem gibi dışarıdan değil ama içeriden gelen küresel bir felaket. Virüsler tamamen içimizde. Onları tümüyle dışarı atamayız. Onlarla birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz.”(2) Salgınlar doğanın intikamı değildi evet insan türü varlığının başından beri bir takım virüslerle birlikte yaşıyordu, başka virüslerden kaynaklı salgınları da deneyimlemişti. Farklı hissettik, hissediyoruz çünkü hayatımız açlık ve ölüm arasında sıkıştırılmış durumda. “Bir öğrenme eğrisi üzerinde” olduğumuz konusunda da haklı Latour, şimdi içinde yaşarken üzerine konuşmak zor olsa da Covid-19 deneyiminden hem dünyaya hem de bireysel yaşamımıza dair öğrenecek çok şey var, tartacak, sorgulayacak, içine düşürüldüğümüz durumların faillerinin kim olduğunu görebilecek bir “deney sahası”nda yaşıyoruz çünkü. Virüsle yaşamayı öğrenmek zorunda kalırken, bunu içinden çıkılmaz hâle neyin getirdiği üzerine de daha çok düşünüyoruz. Gerekli önlemler alınsaydı, insanlara eşit sosyal haklar tanınarak, açlığa mahkûm ederek değil çözüm sunarak, dünyanın çoğu köşesinde özelleştirilen sağlık sistemleri, azaltılan hemşire ve doktor sayılarının getirdiği sorunları görerek, onları bir kaosa sürüklemeyecek şekilde virüsle mücadele edilseydi, insan türü için ne denli önemli olduğunu bildiğimiz ölüm sadece ekran görüntüsüne dönüşmezdi belki. O zaman sorunun sebebini, hayatlarımızı değersizleştirenleri, bizi bir hiç gibi ölüme terk edenleri deşifre etmek, onlarla yüzleşmek, bunu yaparken kendi türümüzün yapıp etmelerini de sorgulamak gerekiyor. Bu, tür olarak olduğumuz şey olmaktan çıkmakla da ilgili biraz, dünyanın sonrası üzerine düşünmek için artık sadece insan üzerinden kuramayız yaşamı, onlarca kez düştüğümüz hatayı tekrarlayamayız, dünyanın tüm türlerini içine alan, dünya sofrasında eşit bir ortaklık üzerinden başka şeyler düşünebiliriz. Agamben son yazısında, Foucault’dan sonra, bir kere daha insanın ölümünü ilan ediyor ve şöyle söylüyordu: “Günümüzde insan kaybolmaktadır – tıpkı kuma çizilen, dalgaların sildiği bir yüz gibi. Ama onun yerini almakta olanın bir dünyası yoktur artık; iktidarın ve bilimin hesaplarının insafına terk edilmiş, tarihi olmayan, çıplak ve sesi boğulmuş hayattan ibarettir. Ama belki de bu enkazdan başlayarak, ansızın veya ağır ağır, başka bir şey ortaya çıkabilir. Kesinlikle bir tanrı değil, başka bir insan da değil – belki yeni bir hayvan, başka türlü yaşayan bir ruh.”(3) Bu cümleden, geleceğe dair olanın, insan yanlılıktan çıkışla ilişkisini kurabiliyoruz ve bu “enkazdan ağır ağır çıkacak” olan, daha geniş ilişkilenmelerin olduğu bir dünya tahayyülü belki de tüm insan-dışını kapsayan geniş bir ortaklık, bahsetmeye çalıştığım “olduğumuz şey olmamak çabası” biraz bununla ilişkileniyor.

Bruno Latour salgının başında yazdığı başka bir yazıda şöyle söylemişti: “Yapılacak en son şey önceden yaptığımız her şeyi aynen kaldığı yerden sürdürmektir.”(4) Bugüne kadar şimdi gündemi değil, daha önemli şeyler var diye konuşulması lüzum görülmeyen pek çok şey, dünyayı geri dönülmez bir krize çekti bu nedenle hâlâ üzerine konuşacak bir dünya varken susmamak gerekiyor. Yaşam aynı olmayacak şekilde değişiyor, insanlar ölüyor, hikâyelerini bilmememiz, yaşamadıkları, dostları, yakınları olmadığı anlamına gelmiyor, vardılar yoklar. Her şeyin aynı olmayacağının en önemli göstergesi bu. Kaldığımız yerden devam edemeyeceğiz, onların yokluğuna eklenmeyeceğimizin bile garantisi yok. Bu nedenle dehşet hissini geri kazanmalıyız, onu tüm etimizde hissetmeliyiz, ölenlerin ölüp gitmiş olduklarını kabullenmemeliyiz, bize dayatılanı geçersiz kılmak için çabalamalıyız fikrimce. Berger’in bir cümlesinde söylediği gibi: “Direnme eylemi, sadece bize sunulan dünya resminin saçmalığını kabullenmeyi reddetmek değil, bu resmin geçersizliğini duyurmaktır. Cehennem içeriden geçersiz ilan edildiğinde, cehennemliği son bulur.”(5) “Cehennemi içeriden geçersiz kılmak”, yaşadığımız şey cehennem hissi veriyorsa buradan -hâlâ dünya diye bir şey varken- nasıl çıkabiliriz, zor da olsa bahsetmeye çalıştıklarımın sorusu bu.

Dipnotlar

  1. https://cdpturkey.sabanciuniv.edu/tr/content/iklim-coronavirus
  2. https://www.a3haber.com/2020/06/19/fransiz-sosyolog-bruno-latour-bu-iceriden-yukselen-kuresel-bir-felaket/
  3. https://www.e-skop.com/skopbulten/ev-alev-alev-yanarken/5924
  4. https://www.e-skop.com/duyuru/gelecegin-arzulari-var/758
  5. Berger, J., (2017), “Sanatla Direniş”, s. 150, (Çev. Aslı Biçen), İstanbul: Metis Yayınları.

Emek Erez Kimdir?

Çeşitli gazete, dergi ve online sitelerde, kültür-sanat alanında on yıldır yazılar yazıyor.