YAZARLAR

Bu eserin gözüne girmek ancak izleyicisinden geçiyor

Serkan Özkaya, New York’tan sonra İstanbul’a bavuluyla taşıdığı devasa yerleştirmesi ‘Gözegöz’ ile ‘resim olandan başka’nın peşine düşerek, algıların, duyular ve önyargıların sınırlarını zorluyor. Özkaya, “Şimdi, burada kurumsal eleştirinin muhatabı olabilecek en mutlak kurum, ben; ego, yani bireyliğimiz. Bunu bir şekilde dağıtan, bozan, ona bir tokat atan bir şey olduğunu umuyorum,” diyor...

Yaklaşık 30 yıllık güncel sanat pratiği ile gündemi ulusal ve ulus aşırı seviyede tayin eden Serkan Özkaya’nın ‘Gözegöz- ni4ni’ isimli son yapıtı, ilk gösterimini New York Postmasters Gallery’de yaptıktan sonra, bu kez 22 Ekim’e kadar İstanbul Tepebaşı’ndaki Galerist’te yer alıyor. 21c Müzesi işbirliğiyle hazırlanan, tabiri caiz ise bu ‘psikedelik’ yerleştirme, Galerist’teki beşinci sergisini izlediğimiz Özkaya’nın Fransız çağdaş düşünür Jacques Lacan’a göndermesi ile ‘resim olandan başka’nın tanıklığını kovalayan, duyuların, önyargıların ve bilincin kesiştiği, uyarıcı bir nevi ‘sinerji içeceği’ etkisi veriyor.

Yapıt, izleyicinin imgesiyle beslenen devasa bir algı mıknatısı vazifesi de görürken, Özkaya bizleri bu çekim gücünün sınırlarını test etmeye çağırıyor. Tıpkı, Lacan'ın belirttiği gibi: "Işık olan bana bakar ve gözümün derinliklerinde o ışık aracılığıyla, izlenim olan şey, önceden varolmayan bir yüzeyin parıltısı, uzakta benim için konumlandırılmış bir şey belirir. Bu, tüm belirsizliği ve değişkenliği ile, hiçbir şekilde benim hakim olmadığım bir şeydir. Daha çok beni yakalayan, her an arzulayan ve manzarayı bir manzaradan başka bir şey yapan odur. Resim dediğimizden başka bir şey."

Serkan, bu çalışmanda (da) ‘göze çarpan’ ilk şey yine duygu ve aklın çatışması olarak bende yankılandı. İzleyiciyi yine bir durum içine zerk ediyor; böylece bir nevî bereketli çelişki üretiyor. İstersen buradan başlayabiliriz, ne dersin? Bu göz-kürenin geometrik bir alana hapsolmuşluğu üzerine neler söylemek istersin?

İstersen önce sana kendi hikâyemi anlatayım: Aklıma gelen ilk şey şuydu: Mükemmel bir form olduğunu düşündüğümüz küre, bir ayna ya da göz olduğu zaman, 360 derece, buna her taraftan bir şeyler yansıyor. O anlamda buna bizim görebildiğimizden çok daha fazla şey yansıyor. Böyle bir küre, bir ayna-küre, mekânda anlam kazanabilir mi? Mekân ona dair olabilir mi? Mekânı, objeye dair yerleştirme gibi. Açıkçası işin gözyuvarı ile ilişkisini sonradan kurdum ve ilk başta, bir sürü form denedim. Meselâ Ay yüzeyini denedim. Aslında burada, objeyi boyayacağın yerde Dünyayı boyuyorsun ve objenin üzerinde anlam kazanıyor. Sen içeri girdiğinde artık, sen de manzaranın bir parçası oluyorsun. Tıpkı, Ptolemy’nin bir türlü kafasını yatıramadığı, Dünyanın da güneşin çevresinde dönme fikrinde olduğu gibi, sen artık esas karar veren, algılarla olayı yöneten değilsin; odak noktası senin dışında bir yerde… Sen manzaranın parçasısın. Meselâ Galileo zamanında da, Başpiskopos’la  yazışmaları var, o çok akıllı Başpiskopos da Galileo’ya diyor ki, ‘Yahu tamam, diyelim ki senin dediğin doğru olsun. Dünya tam merkezde dönüyor olmasın, güneşin çevresinde dönüyor olsun.  Ama biz şimdi bunu insanlara ilân edersek, kafaları inanılmaz karışacak ve bambaşka bir şey hissetmeye başlayacaklar. Oysa ki, biz yarın yine uyanacağız. Güneş doğudan doğacak, batıdan batacak… 

Aslında ‘Ortalığı bulandırma,’ diyor. İnsanın veya dünyamızın, kâinatın merkezi olduğu fikrinden ayrılmak, ne kadar zor geldiyse, bence bedenimizin, algılarımızın merkez olmadığı fikrinden kurtulmak da benzer bir sıçrama gerektiriyor. Burada, biraz da ben onu görüyorum…. Bir de ‘Overview effect’ diye bir şey var… Meselâ, astronotlar uzaya çıktıklarında, yaşadıkları yeri, Dünyayı uzaktan gördüklerinde acayip bir aydınlanma yaşıyorlar. Ve çok farklı bir insan olarak geri dönüyorlar. Hatta birisi, bir kampanya başlatmıştı…Dünyayı ‘yöneten’ çok güçlü insanları yollayalım, baksınlar dünyaya, iyicil bir hale dönüşsünler diye bir şey.

Burada bazen, ‘overview effect’vari bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık sen ve senin algıların, bedenin, gözün, kulağın vb., tam olarak merkez değil… Artık sen, anlam kurucu değilsin. Her şey oradaki küreye göre yapılmış. Sen de oradaki küreye göre yapılmışsın. Senin yapabileceğin tek şey ona şahit olmak. Yine, o küre aracılığıyla, o küre olmadan bu mekânı gördüğünü düşün, hiçbir şey değilsin.

Buradan, senin işlerinde hep başvurduğun görsel ve zihinsel illüzyon meselesine gelebiliriz. İllüzyonu üretiyorsun ama, bunu yaparken büyük bir realiteye de yaslanıyorsun. O ‘realite’ dediklerimiz de, bu dünyanın bize yansıttığı onca paradigmaya, bilgiye denk geliyor. Basın tarihi, sanat tarihi, arkeoloji, mitoloji gibi türlü katmanlara yaslanıyorsun ve onları, ‘iyimser’ bir anarşiyle kusarak bambaşka bir durum yaratıyorsun. İzleyene, bir de böyle bakın, bir de şöyle yapalım diyorsun. Bu bana Londra belediyesince desteklenen Dördüncü Kaide geçici kamusal alan heykel projesi ‘Fourth Plinth’i anımsatıyor. İstisna mı kaidedir, kaide mi istisnadır diyen belediye, senin de bildiğin gibi oraya adaylar arasından düzenli olarak çağdaş sanat projeleri yerleştiriyor. Senin bu çalışmanın da ölümlülüğü ve ölümsüzlüğü meselesine gelirsek, izleyici bu işten dışarı çıktığında sence nasıl bir dünyayla baş başa kalıyor olabilir?

Hani benim için ‘kurumsal eleştiri’ alanında çalışıyor filan denir ya; tamam, ona katılıyorum. Ama bu kurumu hep en öteye gitmeye, en mutlak kuruma gitmeye çalışıyorum ve onu bir anlamda keşfetmeye çalışıyorum. Bu, MoMa değil; öte yandan, sanat veya kültür tarihi, ya da Batı sanat tarihi de olabilir. Davut (Özkaya, Michelangelo’nun Davut heykelinin devasa bir kopyasını 9. İstanbul Bienali kapsamında Şişhane Meydanı’nda teşhir etmeye kalkıştı, kaza eseri yerleştirildiği esnada yıkılan heykel daha sonra fikren ve cismen, daha da büyüyüp bir nevi ölümsüzleşerek bu sefer bir belgesel ile (GALERIST) ABD’ye gitti) örneğinde olduğu gibi. Ya da Radikal gazetesi (21 Eylül 2003’te Özkaya ve beş kişilik bir ekip, o günkü gazeteyi elle kopyalayarak okurların karşısına çıktı) örneğinde, gerçeklik ya da tarih kurumu.

Şimdi, burada ise benim için eleştirinin muhatabı olabilecek en mutlak kurum, ben; ego, yani bireyliğimiz. Bunu, bir şekilde dağıtan, bozan, ona bir tokat atan bir şey olduğunu umuyorum. Tabii ki o ‘ben’ içinde bir sürü şey var ama en başta, algılar, nerede durduğumuz, nasıl anlamlandırdığımız, nasıl gördüğümüz. Buna bahşedilen çok büyük anlamlar var ama, aslında biz, ya da ‘ben’ de, manzaranın bir parçası. İnsanlar, buraya girip, çıkıp bunu böyle görecekler mi, onu bilmiyorum. Yerleştirme ile çok içli dışlı olduğum için, belki fazla veya az etkisindeyim. Yani yapıtı az önce gördüğün için bu soruyu ancak sen cevaplayabilirsin. 

Dediğin gibi, o benmerkezci tavır veya o alışkanlığa bir tokat atıp, aslında ‘benherkesçi’, ulvî bir empatiye, neredeyse, belki kişiyi Sufizme, tasavvufa, dahası Erol Akyavaş’a götüren bir durum yaratmış gibisin. O da hep duvarlarla, sınırlarla, temsille, telaffuzla ilgiliydi. Hatta kendisinin İstanbul Bienali’nde, 1989’da Aya İrini Kilisesi’nde sergilediği ‘Fihi Ma Fih’ isimli düzenlemesi doğrudan aklıma geliyor. Yani bir bakıma senin işin için de metafizik denebilir.

Haklısın. İçimdeki sanatçı veya mucit ‘ben’ için şu önemliydi: 360 derecelik bu alan oraya göre modellenebilir mi? Ve orada anlamlı bir şey çıkarabilir mi? Bunu becerdikten sonra denemeye başladım. Göz, hep aklımdaydı. Yaptığım maketi gördükten sonra, bir anda ‘klişe’ sandığım o şey, ‘iris’i, ‘damar’larıyla benim için klişelikten çıktı. Senin dediğin o duygular da, işte bir şekilde benimle orada buluştu ve artık bunu görmemezlik edemedim. Zaten en sevdiğim kırılma noktası da hep o olmuştur. Artık ben işin kölesi oldum. Onu yapmak için elimden geleni yapmaya başladım. Yani, benim kurguladığım, tasarladığım bir şeyden çıkıp, o beni işe koşmuş oldu.

Bütün işlerindeki başka bir katmana da gelebiliriz buradan… Çalışmalarındaki oyuncu hale, çocuksu, masum hale varabiliriz. ‘Sivil’in, bilgisi olmayanın da işin içine dahil olmasına senin tahammül etme durumunun, bu eserde de var olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tabii, hatta senin dediğin de doğru; hani buluşmadan önce bana basın bülteninde işin görselini görünce ‘kendim keşfetmek isterdim, görsele ne gerek vardı,’ demiştin. Elbette birçok kişi de bültendeki görselle gelecektir. Ama, bu çalışmayı şu anda altı yaşındaki çocuğum da biliyor ve bence ne olup bittiğini anlayarak, etkileniyor. Ama tam olarak ne şekilde etkilendiğini bilmiyorum.

Daha önceki çalışmalarında da saygı duruşuna geçtiğin dAdAistler, sürrealistler, Op-Art’çılar gibi, hepsi yine bu eserde yaşıyor da diyebiliyoruz…

Doğrusu biraz da geç keşfettiğim Jacques Lacan, bir bakıma tamamen bunu, mekân içindeki anamorfozu, bakılan ve bakan arasındaki ilişkiyi tarif ediyor. Kafasında form olarak ne var bilmiyorum tabii.

Bu çalışmanda izleyiciyi foto-realist bir derde girmeden, organik bir resmin/pentürün içine düşürüyorsun.

Katılıyorum. Ressam olsaydım da, yapacağım resim bu olurdu. Nesneyi, tuvali, objeyi vb., boyamak yerine, tüm dünyayı boyuyorsun ve nesnenin üzerinde anlam kazanıyor. Ve bunu, boya ile bir mekâna da resim olarak uygulamak istiyorum.

Bu çalışma, diyelim ki fotoğrafla, performansla, yine tabii ki resimle, kendi içinden çok sayıda işi de türetebilir mi? Çünkü eseri görmeye, esere katılmaya gelen her izleyicinin, iş üzerindeki izlenimi bir diğerine benzemez sahicilik ve farkta olacak. Çünkü bu manyetik iş ile bir çağrıda bulunuyor ve bir tür yaratıcı zemin üretiyorsun.

Doğru. Algıya da, mekâna da dair ve başkalarının katılımı için kendini yeniden açıyor tabii.

İşi ortaya çıkarırken desenler mi refakat etti?

İlk başta bu fikir, aklıma tam bu haliyle geldi. Göz olarak değilse bile, form olarak tam bu hali ile geldi. “Bütün mekânı bezeyerek, bir ayna küre üzerinde 360 derece olarak anlamlı bir şey çıkarabilir miyiz?” Evet, önce çizimler, desenler, ardından üç boyutlu maketler. Sonra, birtakım bilim adamlarıyla araştırmalar...

Elbette işin çağrışımları bitmek bilmiyor… Gözetim, gözaltı… Büyük Birader… 2001 Uzay Macerası, HAL 9000 bilgisayarının gözü… Hatta Chicago’daki Anish Kapoor açık hava heykeli ‘Bulut Geçidi’… Ve tabii Van Eyck’in, dışbükey aynalı ‘Arnolfini’nin Portresi’ (Jan van Eyck | The Arnolfini Portrait | NG186 | National Gallery, London) isimli tarihsel çalışması…

Evet, işte klişe dediğimiz şey de bu ki, onun da zenginliği, bir yerde herkesin bir şeyler anlayıp algılayabileceği bir şey olması. Onlar daha ziyade seninle ilgili. Çünkü benim kafam formla ilgili çalışıyor. Ondan sonra gözü niye, nasıl seçtiğimi çok iyi anlatamayabilirim. Ama, görür görmez bunun olmak zorunda olduğunu hissettim. 

Klişe soru belki, ama projeyi ilk kez ABD’de gerçekleştirmiştin. Ecnebiler ne tepki verdi?

Bir kere, hakkında hiçbir şey çıkmadı. Hayatımda ilk kez. Ne yapsam mutlaka hep irili ufaklı tüm işler hakkında bir şeyler çıkar. Bu sefer Dünyanın en gözde yeri NY Tribeca’da bir koca galeride bunu pandemi sonrası kurdum. Çok iyi bir araştırmacı ve ressam bir arkadaşım geldi. İki saat konuşamadı. Dili tutuldu. İnsanlar acayip etkilendi ama hakkında bir tek satır bir şey çıkmadı. Baştan çok bozuldum ama, artık eğlenmek zorundayım, çünkü hakikaten başıma hiç gelmedi bu olay.

Günümüz dijital tembelliğinde, hani sürekli ‘selfie’lerle yaşadığımız bir dönemde, sen bunu da öngörmüşsündür. Sanırım bu işi kimin nasıl paylaştığı ile de ilgileniyorsun…

Bütün mekânı kaplayan, projeksiyonla yapma sergilerle ilgili - meselâ Van Gogh sergisi - bir ‘ekol’ var şu sıralarda. İçine giriyorsun ve sana sürekli bir şeyler sunuyor. Bu işin onlarla da bir akrabalığı var ama, bir yandan da düşmanlığı da var. Çünkü o enstalasyonlarda beni rahatsız eden şöyle bir şey var: Sürekli hareket edip, oynuyorlar. Bir saniye bile bir şey durmuyor. Dursa, millet anında sıkılıp, çıkacak. Bu yüzden hiç durmuyor. Zerre kadar zaman tanımıyor. Bu iş de o yüzden onlarla bir yandan kardeş, bir yandan tam tersi aslında.

Sergiyi nasıl kurdun, hangi materyallerden faydalandın?

Bütün sergiyi ABD’den bavulla yanımda getirdim. Neredeyse tamamı Çin’de üretildi. Top PVC ve şişme, pompasını da yanımda getirdim. Duvar baskıları, milimetrik ölçülere göre polyester. Sonra, bir duvar dosyası yanlış gelince burada birini bulup, en baştan bastırdık. Ama ben mekâna girmeden önce, içine kafes cinsi bir şey yapıldı ve içten içe ölçüleri alındı. Her şeyi uçakta getirdim.

Pandemi bu işe ne kadar sebebiyet verdi? Neticede yine bir hücreye giriyoruz… Akabinde büyük bir narsisizm patlaması herkeste yaşanıyor…

Doğru, aslında bu tür projeleri de çok seviyorum. İş pandemiden sonraya ait. Düşünsene, aynaya bakmamazlık edemezsin yani, ancak arkanı dönmen lâzım.

Tamam, sen yurt dışında yaşıyor veya bunu seçmiş olabilirsin ama, bu iş senin. Ama aynı zamanda da ‘ben-im’. Bu meseleyle rahmetli Balkan Naci İslimyeli de çok ilgilendi ve eserlerinde tarihi, arkeolojiyi, sanat tarihini bir sahneye dönüştürerek kimi zaman simetrik, kimi zaman asimetrik biçimde, kendi sureti veya asıl olma biçimini, izleyen nezdinde karşı karşıya getirdi.

Evet, harika. Dediğin gibi, ben bu esere adını koyduğum esnada, ‘Gözegöz’ yani, ‘An eye for an eye’ / ni4ni, onu şöyle düşündüm. Oradaki ‘eye’ denen şey aynı zamanda ‘ben’. ‘Ben’e ben. Sen içeridesin ve senin ‘ben’in, diğeri de esas odak noktasının ‘ben’i, onunla çarpışmak bu, senin dediğin gibi. ‘Ben-im’ şeklinde senin dediğin gibi bile çevirebilirdik…


 Aynı anda hem iç, hem dış mekân üretebilen, aktif bir iş ‘Gözegöz’. Bu işten, başka işler üretmeye hazır, istekli misin?

Zaten ‘O’ diye bir işim var. Ama o bir kristal küre gibiydi. ‘Lens Ball’ misali bir şey. Bunun bir büyüğünü bir müze için yapıyorum. İnsanlar etrafından dolanıp, kendilerinin de baş aşağı olduğunu görebilecekler. Yine bir diğer çalışmam ise, John Ashbery’nin bir şiiri var, şiirin adı, ‘Dışbükey aynada otoportre’. Onu da, Parmeginino isimli bir ressamın otoportresinden yola çıkarak yazmış. Şimdi ben de bir dışbükey aynada otoportre yapıyorum. Ama benimki gerçek ayna. Parmeginino’nun olanı tahta üzeri yağlıboya. Benimki gerçekten, güvenlik aynası gibi bir şey. Bütün mekân yine çizgilerle bezeli ve aynada ‘hayat buluyor’.

İşi ürettiğin süreçte başvurduğun özel, kişisel veya felsefî metinler oldu mu? Benim aklım yine sürekli Oruç Aruoba’ya, Özdemir Asaf’a gitti meselâ… Onların dilde aynı anda hem en az, hem en fazla olabilir seviyedeki görünürlükleri.

Yıllar önce Lacan’ı okumaya çalışmıştım. Hiçbir şey anlamadığıma kanaat getirmiştim. ‘Çok zor, ben psikanalizden anlamam’ gibi haller içine girmiştim ama şimdi, bakış ile ilgili şeyler olduğunu iyi biliyorum. O yüzden tekrar okuyayım dedim, bu sefer okumaya doyamadım, büyülendim. Ne kadar basit bir dille konuştuğunu da fark ettim. Nasıl oluyor böyle bir şey? O herhalde tamamen ‘projeksiyon’. Biz bu zor olmalı diye yaklaştığımız için, buna şartlanıyoruz. Ama eğer içine girmeyi seçersen, harika. O anlamda Lacan’dan etkilendim. Ondan sonra, Paul Riceour’un ‘Oneself as another’ isimli bir kitabı var.  Bunun dışında, görmek ve gözün ötesinde, ben ve ben’in diğerine dönüşmesi, bunun psikanaliz ile yapılması, algılarla yapılmaya çalışılması gibi şeylerle yaklaştım. Tabii gene Oruç Aruoba deyince Wittgenstein aklıma geldi.

Ben galiba İstanbul Üniversitesi’nde Wittgenstein’ı öğrenmiştim ama, ilk kez kavradığımı düşünüyorum. Örneğin kendisinin, ‘Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır,’ veya, ‘Üzerinde konuşulamayacak şey hakkında susmalıyız,’ deyip Tractatus’u bitirmesini, hep Derrida’vari bir şekilde ‘her şeyi metin oluşturur, her şey metnin içindedir,’ diye düşünürdüm… Şu anda şöyle düşünüyorum: Dil dediğimiz şey evet, bizim en büyük icadımız filan ama, her şeyi kapsayan bir şey değil. Onunla oluşturduğumuz bir dünyamız var, evet ama, dile getiremeyeceğimiz de o kadar çok şey var ki, orada da yapabileceğimiz en doğru şey, susmak.

Wittgenstein sanki bunu söyleyerek, diğer duyu organlarına iltifat ediyor. Sanırım felsefenin anadili de susmak. Langır langır konuşmanın manası yok.

Deneyim de, bakış da bir bilgi biçimi ve bu benim yıllardır kafa yorduğum bir şey.  Hani olur ya, birine dalgın şekilde, ondan habersizce bakarken, baktığın kişi de dönüp birden sana bakmaya başlar. Bence, üzerinde konuşamadığımız şey hakkında susalım.