YAZARLAR

Borç batağından çocuk oyununa

Squid Game, bütün acayip ve fantezi ürünü sahnelerine karşın, hayatlarına bir gün daha nasıl devam edebileceklerini merak ederek güne başlayan karakterleri ile özdeşleşme imkanı sunuyor. Bütün beklentilere rağmen sürekli geride kaldığımızı hissediyor olmamız parçası kılındığımız ilişkiler bütününü değiştirebilecek güce zaten sahip olmadığımız düşüncesini besliyor, distopik siyasal projeler için mümbit zemin oluşturuyor.

Sadece bir ayda dünyada en çok izlenen ilk birkaç dizi arasına girebilmiş Squid Game’in başarısı tartışılıyor. Borç batağından kurtulabilmek üzere hayatları pahasına çocuk oyunları oynayan, geride bıraktıkları cehenneme dönme şansı kendilerine tanınmış olsa da teker teker öldü(rüldü)kleri distopyada kalmaya devam eden bir grubun başından geçenleri izlediğimiz dizinin özel bir incelemesini sunmayacağım. Neden Squid Game’in bu kadar konuşulur hale geldiğine ve ilgi çektiğine değineceğim. Söz konusu “başarı”nın arkasında borç siyaseti olarak adlandırabileceğimiz bir dönüşüm ve bu siyasetin vaatlerinin iflası yatıyor.

Kapitalizmin yirminci yüzyıl sonundaki dönüşümüne, 21. yüzyılın bireyi borca sevk eden ve gözetleyen borç siyasetinin bağlamına değinerek açıklamaya çalışayım.

O ZAMAN DANS!

Küresel Kuzey’de 1970’lerde daha da belirginleşen 'haneleri yatırımcılara dönüştürme' uğraşı gerileyen kâr oranlarını telafi etme amaçlı bir kampanyanın da parçası oldu. Kamu hizmetlerini metalaştırma yönlü dönüşüm sürerken, emekçiler temel ihtiyaçlarını karşılamak için kredi kullanımı planlamasına itildiler. Bu sürecin finansın demokratikleşmesi olarak da sunulduğunu hatırlamak gerekli. Güney’de ise finansa erişimin önündeki engelleri kaldırma uğraşı olarak da tanımlanan finansal içerilme düşüncesi yüzyıl dönümünde belirgin bir proje haline geldi.

Bu dönemde aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkeler sermaye girişlerini cazip kılabilmek amacıyla uyguladıkları para politikasının yan etkilerini pek hissetmiyorlardı, çünkü 2000’lerde küresel piyasalarda dolara erişim kolaylığı bir yandan rezerv birikimini mümkün kılıyor, öte yandan da iç piyasada faizlerin görece düşürülebildiği bir canlılık penceresi sunuyordu. Bu dönemde bankaların uzun erimli projelere destek olmasını sağlayacak düzenlemeler ve yönlendirici müdahaleler uluslararası finansal kurumlardan gelen tavsiyelerle örtüşmüyordu. Rekabetçiliği teşvik eden düzenlemelere verilen uluslararası desteğin diğer yüzü, Anglosakson ülkelerden mülhem bir finansal mimarinin oluşması için çaba gösterilmesiydi.

Kısacası finansal derinleşme, risklerin, bunları elinde tutmak isteyen yatırımcılara kayacağı ve dolayısıyla rasyonel bir şekilde yönetileceği mekanizmaları sunacaktı. Bu düşünme tarzı özel bir sanayi politikasını devre dışı bırakıyordu. 2008-09 krizi sonrası Güney’de yeniden belirginleşen arayışlar çeşitli melez stratejiler yarattı, ancak iç tüketimi canlandırmaya dayalı bir politika çerçevesinin yüzyıl başında çok müspet kabul edildiğini teslim etmeliyiz.

21. yüzyılın başında borç temelli büyüme modelleri birçok Güney ülkesinde toplumsal sınıflar arasındaki kavganın sermaye lehine ve bir süreliğine pürüzsüz yönetilmesine izin veriyordu. Daha özel teşvik politikaları, kur müdahaleleri ve yatırım programları ile pro-aktif bir hatta yer alan politika yapıcılar dahi birçok örnekte şirketlerin ve hanelerin borçlarının artmakta olduğunu gördüler. Dönemin kalkınma evrenindeki ana vurgu milyonların kalkınma hikayesine dahil edilmesi gerektiği üzerinden biçimlendi. Finansal piyasaların parçası kılınan milyonların daha önce sahip olmadıkları fırsatlara erişimlerinin ihtimal dahilinde olduğu vurgulandı. Oysa açılan fırsatların ayna imgesi biriken borç ve yeni edinilen yatırımcı/borçlu özne statüleriydi.

Akla şu sorunun gelmesi kaçınılmazdır: Hem hanelerin hem de şirketlerin borçlarının hızla artışını görenler, bunun sonsuza kadar süremeyeceğini bilmiyorlar mıydı? Elbette risklerin farkındalardı. Ancak hem finansal derinleşme ile yoğunlaşan risklerin yönetilebileceğini düşündüler, hem de devlet eliyle risklerin toplumsallaştırılabileceğine olan inançları tamdı. Kısacası müzik çaldığı sürece dans etmek tercih edilesiydi.

HARCANABİLİR TOPLULUKLAR, ARTIK NÜFUSLAR

Birleşmiş Milletler Binyıl Hedefleri’nin üzerine getirilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri 2030 yılında açlık ve mutlak yoksulluğun ortadan kalkması amacını ön plana çıkarttı. Borçlandırma Siyaseti adlı kitabımda bir macera filmi repliğine benzettiğim “kimsenin geride bırakılmaması” sloganı kapsayıcı büyüme adı altında bir coşku seli yaratılırken kullanıldı. Toplumsal eşitsizliklerin borç/kredi mekanizmaları vesilesiyle görünürlüğünün azaldığı bir ilişkiler ağında borçlu ve tüketici konumunda olan kendisini yarının güçlü öznesi kılacak hazırlığa girişmiş birey olarak kabul edilebildi. Piyasanın dışında kalanın, finansın nimetlerinden faydalanmayanın “geride kalan” olacağı argümanı, kalkınma projelerinin menkul kıymetleştirildiği bu yeni bağlamın eşlikçisiydi.

21. yüzyılın başında pazarlanan “kimsenin geride bırakılmadığı” bir kapitalizm düşü ile 2020’lerin resmi arasında uçurumlar var. Daha pandemi öncesinde 2030 hedeflerinin gerçekleştirilemeyeceği ortaya çıkmıştı. Dünya’nın en yoksul ülkelerinde etkili bir Covid-19 aşılama sürecinin ancak 2022 yılı sonunda başlayabileceği tahmini kürenin önemlice bir kesiminin geride bırakılmanın da ötesinde harcanabilir topluluklar konumuna indirgendiğini söylemeye izin veriyor. Dolayısıyla kapsayıcılık beş yıldızlı otellerde düzenlenen konferanslarda, takım elbiseli akademisyenlerin ağızlarında bir sakız olmanın ötesine geçmiş bulunmuyor.

Ancak kapitalist merkezlerde ya da yükselen piyasalarda herkesin içerildiği bir piyasa ilişkiler ağının sorunları çözdüğünü ima etmek de mümkün bulunmuyor. Burada toplumun hatırı sayılır bir kesimi örneğin pandemi dönemi desteklerini gösterdiği üzere harcanabilir bir grup olarak konumlandırılmış değiller, fakat artık nüfus olarak tasvir edilebilecek bir konumda yer alıyor: emek piyasasıyla gel-gitli bir ilişki içinde yer alıyor, modern borç köleliği deneyimliyor, yarınsız bir şekilde hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar.

UZLAŞIYA RAĞMEN

Yoksulluk ve ağır borçluluğun piyasadan dışlanmış bulunma nedeniyle ortaya çıktığı ve ancak piyasaya dahil olma ile giderileceği yönlü kalkınma söylemi 2010’larda yara aldı, ancak ortadan kalkmadı.

Pandemi döneminde halkını en fazla borçlandıran ülkelerden birisi olan Türkiye’de iktidardakilerin çözümlemeleri ayrı yazılarda ele alınmaya değer. 2020-21 yıllarında küresel Kuzey’de mali alanı bulunan ülkelerde ise hane halkı borcunun artışının sınırlanması için bir uzlaşı oluştuğunu gözlemledik. Hane halkı borcu bütün OECD ülkelerinde 2000’den bu yana artıyordu. Her ne kadar artış hızı 2008-09 sonrasında azalmış bulunsa da, politika yapıcılar pandeminin bu seyri değiştirmesini engellemeye çalıştılar. Elbette söz konusu tercih küresel Kuzey’de II. Dünya Savaşı sırasındaki devlet borcu oranlarına ulaşılmasını beraberinde getirdi. Pandemideki ekonomik çöküş, aynı tepkiyi veremeyecek coğrafyalarda da borç artışlarını kamçıladı. Örneğin ödemeleri G-20 tarafından askıya alınabilecek kadar kötü durumda olan ülkelerin borcu sadece 2020’de ortalama yüzde 12 arttı.

Hane halkı borcu GSYH oranı yüzde 100’e dayanmış ya da aşmış birçok ülkede (örn. Güney Kore, Birleşik Krallık, Kanada, İsveç) salgın döneminde artış devam etti. Birçok Kuzey ülkesinde zaten devlet borcundan daha yüksek bir oranda özel borç stoku mevcut ve yaklaşan küresel sıkılaşma dönemi 2021 ortasında hızla toparlanmış görünen hane harcamalarına tekrar ket vurabilir.

Bu ortam, devletler, şirketler ve haneler üzerindeki ağır borç gölgesinin koyulaştığını söylemeye izin veriyor. Devletler zombi şirketlerin hayatta kalmasını sağlayacak maliye politikaları nedeniyle de daha fazla borcun altına girdiler. Risklerin kayba dönüşmesi durumunda bedeli geniş toplum kesimleri ödediler. Lakin, sadece bir nesil önce finansal piyasanın parçası haline gelmenin eğitim ile birleştiğinde büyük bir sıçramaya yol açacağını iddia eden politika paketinin iflası, kapsayıcı büyüme ve menkul kıymetleştirilmiş kalkınma anlayışının yerine yeni bir paradigmanın geldiği anlamına gelmiyor. Alternatif yokluğu ya da güçsüzlüğü altında bu ve benzeri söylem unsurları pompalanmaya devam ediyorlar.

Squid Game, bütün acayip ve fantezi ürünü sahnelerine karşın, hayatlarına bir gün daha nasıl devam edebileceklerini merak ederek güne başlayan karakterleri ile özdeşleşme imkanı sunuyor. Bütün beklentilere rağmen sürekli geride kaldığımızı hissediyor olmamız parçası kılındığımız ilişkiler bütününü değiştirebilecek güce zaten sahip olmadığımız düşüncesini besliyor, distopik siyasal projeler için mümbit zemin oluşturuyor. Modern borç kölelerinin kaçış veyahut kurtulma isteklerinin bu kadar ilgi görmesi, 21. yüzyılın piyasanın parçası haline gelmeyi salık veren borç siyasetinin vaatlerinin çöktüğünün bir başka göstergesini sunuyor.


Ali Rıza Güngen Kimdir?

Siyaset Bilimci, araştırmacı ve çevirmen. Doktorasını ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde tamamladı. 2010 yılında City University of London’da misafir araştırmacıydı. 2013 yılında Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin Genç Sosyal Bilimci ödülüne ve Behice Boran Özel Ödülü’ne layık görüldü. 2014-15’te Queen’s University’de doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmalarına devam etti. Praksis Dergisi yayın kurulu üyesidir. Türkiye’de borç yönetimi, küresel Güney’de finansallaşma ve devlet kuramı alanlarında yayımlanmış çalışmaları bulunmaktadır.