YAZARLAR

Bir Fransız sömürgesinde hayat: ‘Bir şeyler için yaşamak gerek’

Marguerite Duras’ın, 'Pasifik’e Karşı Bir Bent' adlı kitabı, Can Yayınları tarafından basıldı. Duras’ın metni her karakteri kendi dünyasında bir başkahraman olarak yaratıyor. Bu nedenle hepsi açısından yaşananlar ayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor ama bana kalırsa bu metnin önemli yanı sömürge topraklarında yaşanan varlık çabasını, yoksulluğu, beyaz insan ile diğerleri arasında yükselen eşitsizlik duvarını canlı bir şekilde bize sunması.

Sömürgecinin bakışı, kendine ait olmayan her şeye incelikli yöntemlerle el koyarken, insanın varlığını belki de en değersizleştiren konumu içinde taşır. Öyle ki sömürülen kendi varlığını unutur, onu sömürenin bakışıyla âdeta yeniden biçimler. Başka halkların topraklarına yayılan sömürgeci kendini o yurdun ilâhı sanırken, zenginleştikçe sömürdüğü toprakların halkları yoksullaşır. Geçmişte kalmış bir durumdan söz ediyormuşuz gibi görünsek de sömürgecilik başka şekillerde devam etmenin yolunu bugünlerde de sürdürüyor. Liberal demokrasiler Apartheid (ayırma ve köleleştirme) politikalarıyla sömürgeci tahayyülleri sürdürmenin de yolunu açıyorlar. Belki direkt gidip toprakları işgal etmiyorlar ancak daha incelikli savaş yöntemleriyle, hem sömürgeciliği devam ettiriyorlar hem de buranın yaşayanlarını mülksüzleştirip, yurtsuzlaştırıyorlar. Bu nedenle dünyanın sömürge pratiği üzerine hâlâ düşünmek gerekiyor çünkü sömürgeciliği tarihin bir ânı olarak görmek yanıltıcı olacağı gibi, günümüz Neoliberal demokrasilerinin asıl yüzlerini görmenin de önünü tıkayabilir.

Sömürgeci bakışın ve ona maruz kalanın durumunun edebiyat metinlerindeki önemli temsillerinden biri de Marguerite Duras’ın, 'Pasifik’e Karşı Bir Bent' adlı kitabı. Bir anne ve iki çocuk, babaları genç yaşta ölmüş, Fransız Sömürgesi olan Çinhindi’nde yaşıyorlar. Duras’ın metni karakterleriyle, sömürgede yaşamanın anlamını sorgulatırken, gittikçe zenginleşen beyaz efendilere karşı, daha da yoksullaşan halkların trajedilerine bakmayı sağlıyor. Kitap, karakterler anlatısı olarak da görülebilir çünkü yazar neredeyse her karakterin öyküsüne ayrı bir sayfa açmış. Yine de bir başkahramandan söz etmek gerekirse, Anne karakteri olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra metnin sömürge topraklarında yaşamın ayrıntılarını tüm canlılığıyla aktarabildiğini belirtmeliyiz, sömürge memurlarının insanı nasıl kendi varlığına düşman ettiğine, hayattan soğuttuğuna, mutluluğunu, umudunu elinden aldığına, yaşamın her ânının bir mücadeleye dönüştüğüne, varlık çabasına… Sömürgeci önce mülksüzleştiriyor, kendi mülklerinde onları köleleştiriyor, sonra orada yaşayanların ruhunu ve bedenini denetliyor, onların varlıklarından dolayı zaten hakları olan yaşamı ellerinden alıyor ki metinde buna tanık oluyoruz. Duras’ın hikâyesini anlattığı insanlar için de bu böyle ancak yazar karakterlerini kendince sömürge memurlarına karşı direnmenin yolunu bulmuş insanlar olarak tasvir ediyor, yoksulluk karşısında geliştirdikleri stratejiler, kendi dünyalarının alaylı bir ifadesine dönüşüyor. Bu alaycı üslûp Duras’ın metninde, gülümsemeyi sürdürmenin bir yöntemi olarak karşımıza çıkıyor çünkü yaşanan çaresizlik ve trajedi o kadar büyük ki onun karşısında ancak kahkaha patlatılabilir. İşte Duras’ın metninin önemli yanlarından biri bu bana kalırsa, yaşananlara rağmen insanların varlıklarını hiçleştirmemek, onlara her durumda kendince direnmenin, umudu çağırmanın bir yolunu buldurmak, kapıyı tamamen kapatmamak.

İNAT VE VAZGEÇMEME

Sözünü ettiğimiz gibi bu kitabın bir başkarakterinden bahsedilecekse o Anne olabilir. Bir eğitimci olarak başladığı yaşamına Çinhindi’nde devam etmeye karar verdikten sonra eşini kaybeder Anne, iki çocuğu ile kalakalır. Onun için söylenebilecek şey, inandıklarından asla vazgeçmeyen, hasta olacak kadar kendini hayatı sürdürmeye adayan, çocuklarını yoksulluğun en sert koşullarında hayatta tutmayı başaran bir karakter olması. Her ne kadar bu çabası bazen çocuklarının yaşamını zora sokacak kadar ileri gitse, okurda kızgınlık yaratabilecek noktaya gelse de Anne'nin sömürgeci banka memurlarına ve tabu memurlarına karşı gösterdiği direniş, vazgeçmeden hep bir yol bulma çabası ona hayran olmak için yeterli sebep diye düşünüyorum. Anne’nin derdi, zorlukla elde ettiği topraklarını korumak, onlardan iyi ürün elde etmek ve tapusunun sahibi olmak olarak özetlenebilir. O bu topraklar için her şeyi feda etmeye hazırdır ancak Pasifik’in yükselen suları buna izin vermez, tüm varlığını bankalara ipotek ettirerek bir hayalin peşine düşer Anne, Pasifik’e karşı bir bent kurmak.

Pasifik'e Karşı Bir Bent, Marguerite Duras, 267 syf., Can Yayınları, 2003

DİRENMENİN İMGESİ BENT

Bu bent metinde hem sömürgecilere hem de okyanusa direnmenin imgesi olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bent, yapılan sulara dayanamayıp yıkılınca Anne'nin sağlığı olumsuz etkileniyor, bundan sonraki süreç tekrar bir bent inşa etmenin âdeta bir ütopyaya dönüşmesi olarak değerlendirilebilir. Bu durum aklıma Max Frisch’in 'Sessizliğin Yanıtı' kitabının dağcı karakterini getirdi. Sahip olduğu her şeyi geride bırakarak, Nordgrat adlı tırmanması neredeyse imkânsız bir dağa çıkmayı hedefliyordu karakter, bu dağa tırmanmak onun için neredeyse varlığını gerçekleştirmek anlamına geliyordu. Tıpkı bu karakterde olduğu gibi, Anne’nin çabasında da benzer bir yan var, gerçekleşmesi imkânsız bir düşe her şeyiyle bağlanmak. Sömürgecinin varlığını değersizleştiren bakışının önüne dikilmek, hiçbir şey yapmayacaklarını bile bile onlara devamlı mektuplar yazarak, ne olduklarını hatırlatmak, bu inat, direnmenin ve vazgeçmemenin inadı, bir hiç gibi kenara atılmaktansa ısrar ederek varlığını egemene dayatmanın inadı… Kitapta bu memurlara yazılan mektuplardan biri yer alıyor şöyle diyor Anne; “Hırsızsınız siz. Ölen çocukların geri gelmeyeceği gibi, ben de paramı, gençliğimi geri alamayacağım. Beş hektarı bana vermeniz gerek, yoksa bir gün yol boyunca uzanan ve yapımında çalışan mahkûmları diri diri içine gömdükleri çukurlardan birinde cesetlerinizi bulacaklar.” Bu onun son mektubundan, oğlu Joseph bu mektubu göndermiyor belki gönderdiği yüzlerce mektuba cevap alamamasından belki de annesinin asla vazgeçmeyeceğini fark edip kendine başka bir yol çizmenin arzusuna kapılmasından. Ancak Anne’nin mektubunda şu yan dikkat çekici, efendiye ne olduklarını göstermesi ve korkusuzca ne kadar değersiz olduklarını yüzlerine vurması. Bu mektubun son cümleleri de onun her şeye rağmen vaz geçmeyeceğine işaret etmesi bakımından önemli bana kalırsa: “Size son kez söylüyorum, bir şeyler için yaşamak gerek ve belirsiz bile olsa, yeni bentlerin umudu değilse, cesetlerin, hatta Kam’daki üç tapu memurunun aşağılık cesetlerinin umudu olacaktır bu. İnsanın yiyecek hiçbir şeyi yoksa her şey kolaydır.” Bu cümleler metindeki yoksulluk anlatısıyla düşünüldüğünde daha anlamlı hâle geliyor, öyle bir yoksulluk ki bu kaybedecek hiçbir şey bırakmıyor.

MUTLAK İNANÇ

Anne’nin mücadelesi var kalmak ya da yok olmak ikiliğinde sıkışıp kalıyor, çaresi olmayanın çare arayışı bir adanmışlığa, hırsa, gözünün başka bir şey görmemesine neden oluyor çünkü “bir şeyler için yaşamak gerek.” Anne için yaşamın tek anlamı hâline geliyor bu mektuplar ve tekrar başlamak için her şeyi yapabileceği bent inşaatı. Bu nedenle onun mücadelesi çocukları için kâbusa dönüşebiliyor, onları dövüyor, bent inşaatına yeniden başlayabilmek için kızını zengin bir insanla evlendirmeye çalışıyor, bu da metnin diğer karakterleri olan Joseph ve Suzanne’ı kendi özgürlüklerinin arayışına itiyor. Çünkü Anne'nin mutlak bir şekilde inandığı bent ve beş hektarlık toprak her ne kadar çocuklarını yanında tutmak gibi bir anlam içerse de çıkışsız bir yolda kendini gerçekleştirme çabasına dönüşüyor. Bunun üzerine düşününce, inanmanın, vazgeçmemenin ne kadar kıymetli olduğunu kabul etsek bile, iyimser bir umutla düşünmenin zararlarının da olabileceği. Çünkü bazen bardak boşsa boştur ve onun dolu tarafını görme çabası, yaşamındaki diğer insanların üzüntüleri pahasına bir şey de diretmek, olmayacak olanın boş umudunu hayatın gayesi hâline getirmek, her şeyi daha da çıkmaza sokabilir ki Anne'nin hikâyesi yer yer bunu da düşündürüyor. Bu konuda kitabın şu cümlelerine bakabiliriz: “Yaşamı delicesine sevmişti; annenin tükenmez, onulmaz umuduydu yaşam ve onu şu anki duruma, umuttan umudu kesmiş biri hâline getirmişti. Bu umut onu yıpratmıştı, yıkmıştı, öyle âcizleştirmişti ki, bu çırpınmalar içinde onu dinlendiren şu uyku, hatta görünüşe bakılırsa ölüm bile, artık ona vız geliyordu.” “Umuttan umudu kesmek” ama hâlâ diretmek ve öfkelendikçe etrafını görmez hâle gelmek, Anne karakterinin yaşamının özeti gibi.

Marguerite Duras’ın, 'Pasifik’e Karşı Bir Bent' adlı kitabı, Can Yayınları tarafından, Nedret Tanyolaç Öztokat çevirisi ile basıldı. Açıkçası başta da bahsettiğimiz gibi Duras’ın metni her karakteri kendi dünyasında bir başkahraman olarak yaratıyor. Bu nedenle hepsi açısından yaşananlar ayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor. Ama bana kalırsa bu metnin önemli yanı sömürge topraklarında yaşanan varlık çabasını, yoksulluğu, beyaz insan ile diğerleri arasında yükselen eşitsizlik duvarını canlı bir şekilde bize sunması. Bir de anlatının sinemayla zenginleştirilen, gerçeklik ile kurgu arasında bireyin kendi anlamını nasıl kavrayabileceğini gösteren yanını da eklemek gerek.


Emek Erez Kimdir?

Çeşitli gazete, dergi ve online sitelerde, kültür-sanat alanında on yıldır yazılar yazıyor.