YAZARLAR

Asla yalnız yürümeyeceksin

Modern hayatla, modern toplumla doğan, aynı zamanda onların doğumunu sağlayan “kamusal hayat”, dışarıyı ve dışımızdakileri; insanları, olan bitenleri sessizce seyrettiğimiz “özel hayat” düzenini alırken çekiliriz evlere. Sokaklar ve kent, birlikte yaşanan, paylaşılan değil transit geçiş alanıdır artık.

Eve kapatıldık.

Hayır, yeni değil bu; çoktan kapatılmış, toplum-dışına, yalnızlığa itilmiş durumdayız.

Öteden beri yaşadığımız, mahkum edildiğimiz, şimdi salgın vesilesiyle aleni ve zorunlu hale getirilen kapanmayı nasıl aşacağız, ona bakalım.

Yılı yalnız başınıza uğurlayacak, yenisini tek başınıza karşılayacaksınız, deniyor. Metazori.

Şarkıda olduğu gibi, meydanlarda, tribünlerde hep bir ağızdan söylenegeldiği gibi, kendimize ve birbirimize bir kez daha haykırarak cevap verelim: Asla yalnız yürümeyeceksin!

Asla yalnız yürümeyeceğiz. Çünkü malum, salgın her yönden hayırlara vesile oldu tüm egemenler için. Daha en başta “sosyal mesafe” ilanı, çoktandır savaş açılmış olan, hırsla saldırılıp dağıtılan, parçalanan toplumun ve toplumsallığın ölüm fermanı olarak uygulandı, uygulanıyor dünyanın her yanında.

O nedenle “fiziksel” denmiyor, özellikle ve özellikle sosyal mesafe şart.

Aynı şekilde, çarkların dönmesi de şart. Artık sürücüsüz otonom araçlar yapacak kargo-kurye taşımacılığını. Ama şimdilik o otonom araçların üretimi için canlı aletlere, “insan” denen varlıklara ihtiyaç var, çarkların dönmesi için. “Canlı alet–köle” olduklarından, onlar için sosyal mesafeye mahal yok. Sosyal mesafenin asli adını ve anlamını buradaki ilk yazıda belirtmiştik. Sosyal Mesafe: Sınıfsal Mesafe.

Nitekim, sosyal/sınıfsal mesafeli köle düzenin ilk dört ayı, Nisan–Temmuz 2020 dönemi, dünya tarihinin en hızlı, en büyük servet artışını getirdi. Teknoloji, sağlık, sanayi alanlarında salgının dört ayındaki servet artışı yüzde 36–44’ü buluyor.

Evet, salgın her yönden hayırlara vesile oluyor dünyanın tüm egemenleri için.

Peki, biz kapatılanlara, mesafe mahkumlarına hiç mi hayır çıkmaz bu hal ve durumdan?

DİL SUSARSA…

Eskilerin sözüdür: Kayıplarınızı, en çok kazandığınız yerlerde arayın.

Durum öyle görünüyor. Yakından bakıldığında bugün salgın vesilesiyle ilan edilen “sosyal mesafe” düzeninin başlangıcı hayli coşkulu, şenlikli zamanlara uzanıyor. Fiyakalı, çoğu insana büyü gibi gelen “bilgi çağı-bilgi toplumu” ilanına dek gitmek gerekiyor kapanmanın başlangıcı için.

Alvin Toffler, söz konusu dönüşümü tarım ve sanayiden sonra insanlık tarihinde yeni bir evre; Üçüncü Dalga olarak niteler. Toffler, bu yeni dalgayla kırk yıl öncesinden, daha 1980’de “elektronik kulübeler”e tıkılma yoluna girdiğimizi saptar.

Kişisel bilgisayarların gelişimi ve evlere girmesi, bankalara, mağazalara, resmi kurumlara, işyerlerine, yerel-merkezi resmi kurumlara bağlantılı hale gelmesi, alışveriş, iş-çalışma, aile dahil her tür ilişkinin monitör–ekran denen elektronik kulübe merkez üssünden yürütülmesini, biçimlenmesini getirir. İnsan bedeni, atmosfer ve uzay da dahil bu biçimlenmeye.

Ve dikkat: Sanayiyle canına okuduğumuz doğa–yerkürenin yerine, yanına yeni yapay küre gelmektedir: Bilgi-küre (info-sphere). Cansız ve fakat akıllı küre. Ya da yalnızlık küresi. Sanayi devrimi, yeni kent düzeniyle birlikte “geniş aile”yi parçalayıp “çekirdek” haline getirdiyse, elektronik kulübeli üçüncü dalga da “solo” hayatı getirecektir.

Evet, sosyal mesafe şart.

Toffler’in Üçüncü Dalga dediği yalnızlık düzeninin toplumsal, kültürel ve dahi psikolojik boyutlara da uzanan değerlendirmesini Richard Sennett, henüz elektronik kulübeler icat edilmeden, evlerimizden ceplerimize uzanacak yolculuğun varacağı yeri daha başta saptar: Kamusal İnsanın Çöküşü; 1977.

Modern hayatla, modern toplumla doğan, aynı zamanda onların doğumunu sağlayan “kamusal hayat”, dışarıyı ve dışımızdakileri; insanları, olan bitenleri sessizce seyrettiğimiz “özel hayat” düzenini alırken çekiliriz evlere. Sokaklar ve kent, birlikte yaşanan, paylaşılan değil transit geçiş alanıdır artık. “Yabancı” meçhul ve tehlike kaynağıdır. Seyir düzeninde, politikacıların yaptıkları–programları değil görünümleri; imajlarıdır bizi çeken.

Jean Baudrillard bu durumu Toplumsalın Sonu olarak nitelendirir:

Anlatacak şeyleri olmayan sözcülere karşın sesi çıkmayan (sözsüz) bir kitle vardır. Söyleyecek hiçbir şeyi olmayanlarla, konuşmayan kitleler arasındaki harika “birlik” işte budur. … ayakta duramayan anlamların, olanaksız tarihin ve artık var olmayan temsil etme sistemlerinin kara kutusu kitle: Toplumsalla ilgili her şey unutulduğunda geriye kalan atıktır.

Baudrillard’ın 1978 tarihli Toplumsalın Sonu değerlendirmesi, Sessiz Yığınların Gölgesinde üst başlığını taşır. Kamusallık, kentin fiziksel–mekânsal dokusundan önce doğrudan hayatın içinde, insan ilişkilerinde, davranışlarda, düşüncelerde, nihayet tüm bunlarla birlikte, dilin kendisinde doğar ve yükselir.

Dil sustuğu yerde kamusallık çöker, sosyal mesafe oradan başlar.

DAĞLARDA ATEŞLER YANDIKÇA

Sosyal bir varlıktır insan ve hep kapatılır, kapanır.

Zorunlu kapatılma öncesinde elektronik kulübelere göç ettik, neleri kaybettiklerimize bakmadan kamu dışı–üçüncü dalganın tekno tufanı eşliğinde “özel hayat” sahibi olduğumuz, olacağımız hayaline kapıldık. Osmanlı’nın cihannüma dediği, tepeden etrafa bakınma ev içi mekanı, avuç–içi ekrana dönüştü şimdi. Arada söz alsak, kendimizi gösterir gibi olsak da, sessiz yığınlar içinde seyircileriz çoğunlukla.

Başa dönüp, dili, sözü, yazıyı yeniden keşfetmek, yeniden kurmak gerekiyor şimdi. Unuttuklarımıza, yitirdiklerimize, tarihin içine bakarak…

Bir örnek: Genç subay Xavier de Maistre 42 gün oda hapsine mahkum edilmişti 1794’de. “Beni bir şehri dolaşmaktan men ettiler. Hepsi bu. Ama bütün bir evreni bana bıraktılar: Uçsuz bucaksızlık ve sonsuzluk emrime amadedir” dedi ve eni–boyu toplam 36 adımlık alanda müthiş bir yolculuğa koyuldu. Odamda Yolculuk gibi bir miras bıraktı bize.

***

Bir başka örnek: Gür sesli, uzun soluklu dizeler yerine sessiz denecek sakinlikte, kesik kesik söyleme ustası Behçet Necatigil ev içinden kurar şiirini. Evden de öte, oda içini yeğler. Öğrencisi Hilmi Yavuz’un deyişiyle Odası Dünyadan Büyük’tür. Dört duvar arasından, içinden bakar dünyaya, çevreye. 1951’de yayımlanan ikinci kitabı Çevre’den, yetmiş yıl önceden seslenir bugüne:

Dağlarda Ateşler Yandıkça

Oda karanlık
Odadan dışarı çık
Şehir karanlık
Şehirden dışarı çık
Korkma
Yürü bir hayli yürü
Gördün mü
Dağlar başladı artık.

Korkun dağılır rüzgarda
Bekle biraz
Dağlarda ateşler yandıkça
Karanlıktan korkulmaz.

Dağlar karanlık
Dağlara yukarı çık
Korkma
Yürü bir hayli yürü
Az daha yukarı çık
Birbirinden uzakta
Gördün mü
Ateşler parladı artık.

Şimdi dağlar kaldı yine ardında
Odan yendi karanlığı, ölümü
Dağlarda ateşler yandıkça
Karanlıktan korkulmazmış, gördün mü?

***

Yeni yılınız kutlu olsun.


Zeki Coşkun Kimdir?

Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. Uzun yıllar yayın ve iletişim sektöründe çalıştı. Cumhuriyet ve Radikal’de köşe yazarlığı yaptı. Kültür, sanat, edebiyat alanlarında eleştiri, inceleme ve araştırmalar yayımladı. Radyo programları hazırladı, sergiler düzenledi. MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi. Bilgi Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi’nde ve özel eğitim kurumlarında dersler, seminerler verdi. Uluslararası Pen Yazarlar Derneği ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) üyesidir. Yayınlanmış kitapları: Öteki Sivas (1995), Kılıç Artığı (2000), Ay Olsun Aynam (2004).