Müjde rüzgarı ve noktalı virgül seçim habercisi mi?

Pazar, 23 Ağustos, 2020
Kafdağı’nın ardında ve bilinmezlerle yüklü da olsa ekonominin düzeleceği umudu pompalayan gaz müjdesi, Sözleşme hakkında yaratılan kafa karışıklığı, bir seçim daha kazandırırsa, sonrası artık pek bilinmez değil.

Çarşambadan cumaya kadar süren bekleyiş esnasında, yerli yabancı pek çok basın yayın kuruluşu, tam isabetli yorumlarla müjdeyi haberleştirse de heyecanın dozu düşmedi malum. Şaşırtıcıydı bu durum. Ahmet Murat Aytaç’ın dün yayınlanan şu satırlarını okuyana kadar anlam verememiştim, bekleyişin coşkusuna. “Gerçekliğin bizim onlara yüklediğimiz anlamlar dışında bir anlaşılırlık koşulu yoktur. İyi tasarlanmış bir propaganda süreci hep beklenen gerçekle yüzleşme anını sonsuza kadar öteleyebilir.” Nitekim beklenen müjde de yine Kafdağı’nın ardını işaret ederek gelse bile sönmedi umutlar. Türkiye’nin, muhtemelen olabilecek en iyimser tahminle yedi sekiz yıllık enerji ihtiyacını karşılayacağı duyurulan rezervin, önemsiz olduğu söylenemez. Söyleyen de yok takip ettiğim kadarıyla ancak sorular çok.

İşletim şeklinin toplum yararını en üst düzeyde gözeteceği yönünde hiçbir umut olmayan rezervin, ekonomiye katılma takvimi önemli bir soru. Her konuda ve her işte ezbere kullanıldığı bilinen 2023 hedefi, bari bu konuda olsun gerçekçi bir takvimleme mi sorusunun cevabını Önder Algedik yanıtlamış. “Sekiz yıllık bir çalışma sonrası” mümkün olabileceğini söylüyor. Ödeme yükümlülüklerimizle birlikte ekonomik açıdan sunacağı faydayı şöyle işaret ediyor: Ama en önemlisi ortada 70 milyar metreküpten fazla gaz alım anlaşmasına sahip ve 50 milyar metreküpünü aşmayan tüketim gerçeği. Elde fazladan 20 milyar metreküp alım anlaşması var. Daha önemlisi bu kadar kapasitemiz ve üstüne “al ya da öde” sözleşmelerimiz de var. Yani bu gaz çıksa bile birkaç kez zarar edeceğiz. Sadece 2019’da tüketemediğimiz miktar için cebimizden çıkacak para 2 milyar dolar seviyesinde.” Algedik haklı görünüyor ama bir de zaten o paranın cebimizden çıkmakta olduğu, bu rezerv bulunmasa da, işletilmese de o sözleşmelerle dünyanın en pahalı doğal gazını tüketmekte olduğumuz ortada. Şu veya bu şekilde bir katkısının olması muhtemel de o katkı halka dönecek olsa tamam. Ancak beş şirket arasında bölüşülme ihtimali hayli yüksek. İşletimin sekiz yıllık bir çalışma gerektirişi ayrı bir mesele zaten. Üç yıllık takvim hiç kimseye gerçekçi gelmiyor. Bu zamanlamanın işaret ettiği tek şey seçimler. Büyük müjdenin rüzgarı erken seçim getirir mi, getirebilir.

Yedi sekiz yıllık doğalgaz rezervi bulunması döviz kurlarını düşürmediği için erken seçim kararı, Erdoğan açısından pek kazançlı olmaz gibi görünse de getirebilir. İyi bir propagandayla ötelenen umudun nelere kadir olduğunu da biliriz. Bizden çok da Erdoğan bilir ve iyi uygular. Dolayısıyla gerek ekonomik gerekse toplumsal sorunlar konusunda kendi açısından en elverişi öteleme trendine ulaşmış gibi görünüyor şu an. Gerçi seçim başarısı getirir denemez. Üstelik seçim işareti olarak görürken yanılma payım yüksek çünkü son zamanlarda bana her şey erken seçimi hatırlatıyor. İstanbul Sözleşmesi deseniz zaten hep aklımda ve ikisini birbirinden ayrı düşünemez oldum.

Hayatın her alanını kuşatan ekonomik zorluklar ve yaşanan hak ihlalleriyle bu ihlallerde çıtayı bir üst seviyeye çıkaracak olan İstanbul Sözleşmesi aleyhine planlanan yol haritaları, puzzle parçaları gibi birbirini tamamlıyor. En büyük ortak özellikleri de nihai kazancın ve kararın öteleniyor oluşu. İstanbul Sözleşmesi hakkındaki kararın bir noktalı virgülle ötelenmesi ama arka planda hızla çalışılarak yol haritaları oluşturulduğu bilgisi, seküler veya dindar ataerkillerin de kadınların da siyasi desteğini kaybetmeden en yakın karaya, yeni bir seçim başarısına çıkma telaşı gibi. Kafdağı’nın ardında ve bilinmezlerle yüklü da olsa ekonominin düzeleceği umudu pompalayan gaz müjdesi, Sözleşme hakkında yaratılan kafa karışıklığı, bir seçim daha kazandırırsa, sonrası artık pek bilinmez değil. Sandıktan beklediği sonuç çıktığı sürece güvenilir bulduğu milli iradeye dayanarak kendisini, beş yıllığına ülkenin işletim hakkını satın almış farz eden demokrasi yorumu, değme monarkları kıskandıracak bir hareket alanı kazandırıyor, ne de olsa.

“Elbette durum umutsuz değil.” Cümlesiyle umudun koşullarını işaret eden Aytaç’a bir kere daha kulak verirsek, kadın hareketinin İstanbul Sözleşmesi dahil bütün kazanımları kaybetmemek için verdiği mücadeleyi mümkün kılan motivasyonu da anlayabiliriz: “Günümüz popülist liderlerinin geliştirdiği duygusal iletişim stratejilerini, insanların bastırılmış arzularına yaptıkları yatırımı daha çok ciddiye almak iyi bir başlangıç noktası teşkil edebilir. Zira otoriter yapıların ne kadar dayanaksız olduğunu, sadece insanları harekete geçiren duygusal mekanizmaları özgürleşme arzusuyla bütünleştirmeyi başardığımız ölçüde görebiliriz.” Kadın haklarına yönelik saldırıları, yıllardır öteletmek, sınırlı bir başarı belki ama son yıllarda bu ülkede hiçbir kesime nasip olmamış bir başarı da aynı zamanda. Şimdi de seçim sonrasına ertelendiği yönündeki tahminime rağmen durmaksızın çalışmak ve kadın kazanımlarını aşındıran her bir girişimin tümüyle sonlandırılması için mücadele ediyor kadın hareketi ve devam edecek. Durmaksızın devam edecek olan bu çabaya, tüm toplumsal kesimlere sorumluluklarını hatırlatmak dahil.

Örneğin Fuat Oktay’ın koordinasyonuyla, İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin çalışmalar yürütüldüğü yolunda, içeriden bilgiye dayalı yorum üzerine yapılabilecek pek çok şey var. Sivil toplumla görüşmeler yapılıyor, Hande Fırat’ın aktarımına göre.  Ve gücü yeten her kişi ve kurumun bu görüşmelerde bağımsız kadın örgütlerinin davet edilmesi yönünde mümkün olan her toplum baskısını kullanması gerekir. Hande Fırat’ın işaret ettiği gibi örneğin: “Sayın Fuat Oktay’a çağrım, tüm bu talepleri değerlendirmesi ve ilgili tüm kadın derneklerinin temsilcilerini, yani bizlerin temsilcilerini dinlemesi. Zaten politik görüşleri ne olursa olsun, tüm kadınlar bu konuda aynı görüşte birleşmiş durumda.”

Evet, Sözleşme kadın emeği yüklü, kadınların gıyabında hüküm kurmayı, kimse aklından bile geçirmesin. Ne bugün ne de başka bir gün, seçim öncesi ya da seçim sonrası…

 


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI