Lübnan: Devrilmesi gerekenlerin devrimi

Pazartesi, 10 Ağustos, 2020
Kurumlarda her başkan ya da müdür kendi mezhebi-siyasi liderine bağlı. Rızası alınmış bir yolsuzluk düzeni! Macron’un etrafına toplanıp değişim çağrılarına eşlik edenler bu sistemin baronları. Hizmet değil pay dağıtan düzenle birlikte devrilmesi gerekenler çıkmış “devrim” diyor. Başka türlü nasıl sorumluluktan kaçabilirler ki!

Beyrut için yaşar, Beyrut için ölür ama kendi dini aidiyeti için, kendi finansörü için, kendi dış bağlantısı için, ucuz çıkarları için Beyrut’u öldürür. Beyrut kendinde doğanı ölesiye kendine bağlar. Ziyaretçisinin kalbine “Li Beyrut” bırakır. Akşamında aşk, gecesinde ölüm, şafağında diriliş vardır. Herkesin Beyrut’u kendinedir. Benim Beyrut’um her seferinde keder ve öfke bırakmıştır.
Beyrut amonyum nitrat patlamasıyla yıkılınca bu felaketi kaçınılmaz kılan mezhepçi, yoz ve nepotist düzenin de enkazın altında kalması en büyük teselli olurdu. Bir ümitti. Ama hayır. Bu enkazda kendine yeni istismar yolları açmak isteyenler vakit kaybetmiyor. Öfkeyi kendi amaçları ve çıkarları için maniple etmede ustalar. Lübnan’ın duçar olduğu ahlar bazı aktörler için muazzam bir fırsat. İşte insanı nefessiz bırakan nokta budur.

Düne kadar bu çarpık düzen sayesinde Lübnan’a nüfuz edenler bu kez “Yeni bir düzen şart” diyerek Beyrut’a üşüşüyorlar. Kuşkusuz yeni bir düzen gerekiyor; iktidarın hesap verdiği, meclis koltuklarının kotalarla dinlere ve mezheplere göre dağıtılmadığı, cumhurbaşkanlığının Maruni Hıristiyanlara, meclis başkanlığının Şii Müslümanlara, başbakanlığın Sünni Müslümanlara garantilenmediği, kuvvet komutanlıkları, askeri istihbarat, genel güvenlik ve emniyet müdürlükleri, havaalanı ve limanlar başta olmak üzere diğer üst düzey müdürlüklerin partilere paylaştırılmadığı, yani liyakatin esas alındığı, yargının işlediği, rüşvet alanın da verenin de mahkum edildiği, elektrik, su, yol, kanalizasyon gibi temel hizmetlerin görüldüğü, mafyalaşmış siyaset-ticaret sarmalının kırıldığı bir düzen. Bu pek çok devletin ihtiyacı.
Ne var ki Orta Doğu’ya düzen iddiasıyla gelen ABD ve ortaklarının ne istediğini başka bölgelerden biliyoruz. Irak’ta yaptıkları ve Suriye’de yapmaya çalıştıkları şey mezhepsel rejimler inşa etmekten başka neydi? Haliyle bunların Lübnan’daki asıl meselesi güçlü ve işleyen bir devlet değil istenmeyen unsurların elimine edildiği hükmedilebilir bir rejimin devamlılığı. Gerçek bir devlet olmak Lübnanlılara sürekli ayar vermeye kalkışan Amerikan elçisine de “Kapa çeneni ya da defol” demeyi gerektirir. Benzer bir tepki yıllardır Selefi cihadizmi besleyen ve 2017’de dönemin Başbakanı Saad Hariri’yi telefonla ayağına çağırıp, otel odasında hapseden ve istifa ettiren Suudi Arabistan için de geçerlidir, Lübnan’ı başka türden bir hesaplaşma alanına çeviren İran için de geçerlidir. Ve tabii eski sömürgeci Fransa ve Osmanlıcılık oyununa soyunan Türkiye için de geçerlidir.

***

Lübnan gerçekliğinde dayanılmaz bir ‘tahrifat savaşı’ kendini tekrarlıyor. Sarsıcı fecaat karşısında sistemi radikal bir şekilde sorgulamak yerine mesele hemen Hizbullah’ın silahlarına çekildi.
Körfez-ABD-İsrail ekseninden, “Hizbullah yozlaşmış siyasi sınıfın son siperidir. Hizbullah’ı halletmenin vakti geldi” minvalinde mesajlar yağıyor. Daha soğukkanlı duranlar “Hizbullah bu çarpık düzenin sonucudur ama artık reformların önünde en önemli engeldir” hükmünü koyuyor. Biraz daha gerçekçi duranlar “Aynı anda hem yolsuz düzeni hem de Hizbullah’ı halledemezsiniz. Düzen değişirse Hizbullah da birkaç yıl içinde silahlarına veda etmek zorunda kalır” diyor. Mantıklı. Diğer yol iç savaşa çıkıyor.
Hizbullah’ı öne çekmek limandaki fecaati perdeliyor. 6 yıl süren bir ihmaller zincirinden söz ediyoruz. 2 bin 750 ton amonyum nitratın istiflendiği, yanına bir de havai fişeklerin konulduğu 12 nolu hangarın 9 nolu kapısı tamir edilirken çıkan yangın Beyrut’un ciğerlerini söken patlamayı tetikliyor. Resmi rivayet şimdilik böyle. Bu sürede hüküm sürmüş başbakanlar, bakanlar, müdürler, amirler, yargıçlar daha hesap vermeden İsrail’in en çok beklediği gündemin arkasına takılıyor Lübnan.
Lübnan’ı doğru düzgün bilen her kime sorarsanız Beyrut limanında kontrolün Hizbullah’ta olmadığını rahatlıkla söyleyebilir. Hizbullah silahlarını Suriye sınırından sokuyor. Bu yüzden de ABD, UNIFIL’in Suriye-Lübnan sınırını da gözetlemesi için bastırıyor.
Amonyum nitratın 6 yıl boyunca limanda tutulmasında sorumlu aranacaksa önce Körfez-Batı blokunun gözdesi Gelecek Hareketi’nden başlamalı. Yanına Cumhurbaşkanı Mişel Avn’un damadı eski Dışişleri Bakanı Cibran Basil’in liderliğindeki Özgür Yurtsever Hareketi ve diğer partiler de konulmalı. 6 Ağustos’taki yazımda da belirtmiştim, tutuklanan Gümrük Müdürü Bedri Zahir, Özgür Yurtsever Hareketi’yle bağlantılı. Liman Müdürü Hasan Kuraytim de Hariri’nin adamı. Liman yönetiminde Meclis Başkanı Nebih Berri’nin liderliğindeki (Şii) Emel’den bir yetkili de bulunuyor. Diğer bölüm müdürlerinde Lübnan Güçleri ve Ketaib’le bağlantılı kişiler var. Hizbullah’a vergi kıyağı çekecek bir-iki müdür varsa alarma geçeceklerin sayısı kat kat fazla.
Bu bilgileri dün iki farklı kaynaktan da teyit ettirdim. Kaynaklardan biri ayrıca şunları ilave etti:
“Liman bütün yabancı istihbarat servislerine ve Lübnan güvenlik birimlerine açık. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 nolu kararı gereğince UNIFIL de limanda gözlemci. UNIFIL’in limanda bir istasyonu ve denizde botları var. Herkesin gözü burada. Hizbullah’ın silah transferi için limanı kullanmasının hiçbir mantığı yok. Limanda olup biten tamamen yöneticiler, güvenlik şefleri ve yargıçların yolsuzluğuyla ilgili.”
Önceki gün bakanlıkların işgaliyle başlayan öfkenin yönelimine bakılırsa varılmak istenen yer belli. “Devrimin karargâhı yapacağız” diye Dışişleri Bakanlığı’na giren eski askerlerin başındaki Tuğgeneral George Nadir’in bağlantılarına bakmak yeterli. General, Lübnan Güçleri lideri Semir Caca ile ilişkili. Bazı askerler de Dürzi lider Velid Canbolat’la. Amerikan elçisinin keyifle görmek istediği tablo.

***

Lübnan gerçekliği bize başka şeyler söylüyor. Bu patlama, Lübnan’ın yeni bir toplumsal sözleşmeden başka bir çıkışı olmadığını hatırlatıyor. Bu düzeni Beyrut’a sömürgeci bir refleksle giden Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron kuramaz. Fransızlar bu mezhepçi sistemin temelini atıp bugüne kadar da savundular. 1989’da iç savaşı bitirmek için Taif Anlaşması ile güncellenen mezhepçi sistemin temelleri 1920’de atıldı. Fransızların çekilmesinden üç yıl önce yani 1943’te bu sistem ‘misak-ı milli’ halini alıp kurumsallaştı. 1932 nüfus sayımını esas alarak yasama, yürütme ve bürokrasinin bütün kademelerini din ve mezhep ayrımına göre bölüştüren bir sistem kuruldu. 88 yıldır sisteme zeval gelmesin diye nüfus sayımı bile yapılmadı. Bir din ya da mezhep diğerinin üzerine çıkmasın diye getirilen kotalar koltukları belli gruplara zimmetliyor, bu zimmet rant alanlarını garantiliyor, bu garanti hesap sorulmasını önlüyor. Yasama ve yürütme erklerini bırakalım bölüşmenin nerelere vardığını anlamak için futbol federasyonunu ele alalım: Başkan Şii, yardımcısı Hıristiyan, genel sekreter Dürzi, mali sorumlu Şii, hakem kurulu başkanı Hıristiyan. Kurumlarda her başkan ya da müdür kendi mezhebi-siyasi liderine bağlı.
Rızası alınmış bir yolsuzluk düzeni! Macron’un etrafına toplanıp değişim çağrılarına eşlik edenler bu sistemin baronları. Hizmet değil pay dağıtan düzenle birlikte devrilmesi gerekenler çıkmış “devrim” diyor. Başka türlü nasıl sorumluluktan kaçabilirler ki!
Evet, bir devrim gerekiyor. Bunu Lübnanlılar Lübnan için yapabilir, yapmalıdır. 2012’de Libya’dan toplanan silahları Suriye’deki cihatçılara göndermek için Lübnan limanlarını kullanan ABD ve ortakları limanların şeffaflığından, reform yapmaktan, yeni düzenden bahsediyor. Lübnan için kaygılandığını iddia edenler evvela Lübnan’ı Lübnanlılara bırakıp çatışma dinamiklerini tetiklemekten vazgeçerlerse bir iyilik yapmış olurlar.

Gerçekten Lübnan’ın devlet gibi devlet olmasını istiyorlar mı? Mesela Lübnan ordusunun Hizbullah’ın elinden silahlarını alacak kadar güçlenmesini istiyorlar ama devamında “Lübnan, İsrail’e karşı koyacak kadar güçlenemez” diyorlar. İsrail, Lübnan’ın bir parçasını (Şebaa) hâlâ işgal altında tutup tehditlerini sürdürürken, Lübnan ordusunun güçlenmesine izin verilmezken, selefi-cihatçı tehlike varlığını korurken Hizbullah da “Direnişin silahlarına dokunamazsınız” diyecektir. Üç yıl öncesine kadar Hizbullah’ın orduya desteği olmasaydı Nusra Cephesi/IŞİD Suriye’yi aşıp Lübnan’ı yutuyordu! Bu hakikati özel sohbetlerimizde Hizbullah’ın hasımlarından da duymak mümkündü. Elbette bu, bir paralel yapılanmayı Lübnan kurumları açısından sorun olmaktan çıkarmıyor. Lübnan siyasetinin pek çok parçası Hizbullah’ın silahlarını temel bir tehdit ve İran müdahalesi olarak görürken Lübnanlıların yeni bir uzlaşma zemini bulması da zor. Bu da hakikatin öteki yüzü. Biraz hayal de olsa devlette, Hizbullah’ı doğuran koşulları izale edecek bir kurumsallık yakalanırsa işler kolaylaşır.

***

Bir başka gerçeğe dönersek: Sanki herkes reformlar için can atıyor da Hizbullah fren yaptırıyor! Sünni, Şii, Maruni, Dürzi fark etmeksizin hakim gruplar mevcut pozisyonlarını ve ittifak düzenlerini koruyor. Bu gidişatla yeni toplumsal sözleşmenin önü açılamaz. Biri Riyad’dan, öteki Tahran’dan, bir diğeri Paris ya da Washington’dan gelecek işarete bakarken Lübnan kendisi olamaz. 1989 Taif Anlaşması bir yüzleşme değildi. Çatışan taraflar masadan helalleşerek ve geleceği birlikte inşa sözü vererek kalkmadılar. Paylarını alarak kendi hakimiyet alanlarına döndüler. Değişen sokaktaki bariyerlerin kalkmasıydı, zihinlerdekiler hınçla kaldı. İçeride yüzleşme ve barışma, dışarda vasilerden boşanma gerekiyor. Siyasetin baronlarını bunu yapmaya zorlayacak baskı kurulamıyorsa Lübnanlıların alternatif siyasal üsler geliştirmekten başka şansları yok. Siyasetin sivilleşmesi gerekiyor. Böyle bir toplumsal irade var mı? Lübnanlılar köklü değişimi ne kadar istiyor? Bütün sızlanmalara rağmen mevcut düzene dolaylı dolaysız bir rıza var. Kayıtdışı ekonomi, vergisizlik, cezasızlık, hesapsızlık, kolay yoldan iş çevirme, ‘kontrolsüz hayat’ ve ailevi-mezhebi bağlar üzerinden devletten istediğini koparmanın getirdiği bir rıza. Değişim iradesi tabandan yeterince güç alamıyorsa bir gösteriyi karşıt bir gösteri karşılar. Sokaktaki ısrar şiddeti, şiddet 1975-1990’ın ateş çemberini geri getirir. Gösterilerde “Hükümet istifa etsin”, “Liderler asılsın” deniliyor. Bu, radikal değişim talebini karşılamıyor. Liderler gitse de çark aynı çark. Başbakan Hasan Diyab da birkaç aydır oturduğu koltuğa çakılmış değil. O da “Erken seçime gidelim” diyor. Seçime gidilir, parlamento yenilenir ama özünde yenilenmiş olmaz. Aynı aktörler bir iki yeni yüzle pastayı bölüşmek için dönmüş olurlar. Yardımlar akar, acılar kabuk bağlar, bir süre sonra trajedi tekrar perde açar.


Fehim Taştekin kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI