Aydın Selcen
Aydın Selcen

İleri demokrasi mi, demokratik cumhuriyet mi?

Çarşamba, 27 Mayıs, 2020
Sayalım: Ermeni Soykırımı ile yüzleşemiyoruz. Kürt meselesini çözemiyoruz. Sınırlarımızı komşu ülkelerin içine girerek koruyoruz. Eciş bücüş de olsa anayasa yapıyoruz ama o metni uygulamıyoruz. “Devlet” denilen yurttaşa hizmet için kurulu teşkilâta kutsallık atfediyoruz. İfade özgürlüğüne din, milliyet vs gibi soyut ve göreli kavramlar üzerinden kısıtlamalar koyuyoruz. Girişim eşitliğini, kamu elinden ihaleyle zenginleştirmeyle bozuyoruz. Vergi toplayamıyoruz. Meclisi işletemiyoruz. Ne yargı bağımsız, ne medya özgür. Fakültelere kıyım, belediyelere kayyum. Siz listeyi uzatabilirsiniz. Bakınız yine “demokrasi” demedim. Hele hassasiyet, kardeşlik, hoşgörü hiç demiyorum. Bezeme yapmayalım, tasarım yapalım. Cephe kaplama, dekorasyon konuşmayalım, statik hesabı, hendese konuşalım. Kendi cesedini sırtında taşıyan bir ülke görünümünden artık kurtulalım.

Türkiye’yi, tarihini, siyasetini açıklayacak en yerinde tek cümlelik yönetici özeti belki: “Hiç bir şey olmadı ama yine de bir şeyler oldu” olabilir. Taslak için birkaç kalın çizgi çekelim sayfaya: Karanlık ve kanlı 1990’lardan bugüne. Aralıksız savaşarak ve sürekli savunmada geçen çeyrek yüzyılın ardından cumhuriyete. Çokuluslu, çokdinli imparatorluktan üniter-seküler cumhuriyete. Kürt meselesinin siyaseten çözülemeyip, daimi güvenlik sorununa dönüştürülmesine. Sözkonusu ezelileşen güvenlik sorununun, devlette iktidarı ebedileştirmesine. Bireye, anayasal yurttaşa, topluma ulaşılamayıp hep çocuk kalmaya, tebaa, toplam olmaya zorlanmaya. İktidarını paylaşamayan patrimoniyal mutlakiyetin ademimerkeziyetçilikle, çoğulculukla, katılımcılıkla biteviye çekişmesine.

Fırtınanın ardından yürüyüş yaptığımız kumsalda bir lodosçu yaklaşımıyla dışarıdan bakış rastgele topladığımız bu kırık kalasları, bilinmez batıklardan karaya vuran kimi parçaları alıp işliğimize dönelim. El yordamıyla bir heykele, bir anlamlı bütüne ulaşmayı deneyelim. Hilmi Yavuz’un dizelerindeki gibi: “her şey bâtıni! göl kendi dibindeki batıktan başka nedir?” Öyle sanki ve buradan başlamak “yalnız ve güzel ülkemizi” anlamak ve onu ortak yurdumuz kılmak için doğru bir çıkış yeri de olabilir. Bizimki gibi imparatorluk bakiyesi, köklü tarihi olan, zamanında peş peşe varoluşsal badirelerden geçmiş devletlerde dolapların iskeletlerle dolu olması da şaşırtıcı ve öyle çok kendine özgü bir durum değil.

Bizim buralardan rastgele birinin önüne bir düz beyaz A-4 kağıt koyup eline bir kalem vererek kendini ifade etmesini istediğinizde gelişigüzel süslemeler karalayarak bezeyecektir boşluğu. Bu işe de düşünmeden, kafasında bir tasarım biçimlenmeden girişecektir ki bir önce bu sınavdan kurtulsun da “asıl işine” baksın. Oysa çağdaş birey oraya örnekse dört birbirini dik kesen çizgi çekerek bir kare, perspektife uygun olarak da beş çizgi eklediğinde bir küp ortaya çıkartır. Küp seçimini yahut küpün boyutlarını beğenmeyebilirsiniz, “neden küp?” diye sorabilirsiniz. “Tam olmadı” da diyebilirsiniz. Ancak küpün tanımını tartışamazsınız, zira küpün “ne” olduğu, tanımı bellidir. Başka deyişle “kıvırma payı” yoktur ve beğenin, beğenmeyin birey kafasındaki tasarımı, sorunuza yanıt olarak kağıda dökmüş, kendini ifade etmiştir. Kağıda çizdiği tasarım, çizenin birey olduğunun da kanıtıdır.

Çoğulcu, seküler, katılımcı, etkin yerinden yönetimi önceleyen, hukuk devleti niteliğini haiz parlamenter bir cumhuriyetin eşit anayasal yurttaşları olarak insan gibi birlikte yaşamak istiyor muyuz, istemiyor muyuz? Bakınız, cümlede “demokrasi” sözcüğü geçmedi. “Sol” da demedim. Bir ortaklık sözleşmesi önerdim. Diyelim bir lokanta açacaksak birlikte, tedarik/satın almaya bir, ocağa/mutfağa bir, muhasebe/kasaya/personele bir, hizmet/servise bir kişi gerekir. Bir garson dört masaya bakar. Dört masalık bir yer açacaksak, dört arkadaş doğru iş bölümüyle işin altından kalkarız. İkiye bölelim desek, mutfak ile satınalmayı bir, servis ile kasayı bir de düşünebiliriz. Olmayacak olan aşçıyı servise çıkarmak olur. Seçkinciysek, tek uzun masalı, rezervasyon zorunlu ve menüsü şef-patron tarafından önceden belirlenecek bir işletme de tasarlayabiliriz: O zaman şef-patron tek başına her işi yapar belki. Bu anlattığıma “çok keyifli bir proje” yorumu mu yaparsınız: İşlevsel evet, keyfi her birinize kalmış. Sandalye, masa, badana bunlar sonraki işler. Ama hijyen sonraki iş değil, o da “esasa müteallik.”

Sayalım: Ermeni Soykırımı ile yüzleşemiyoruz. Kürt meselesini çözemiyoruz. Sınırlarımızı komşu ülkelerin içine girerek koruyoruz. Eciş bücüş de olsa anayasa yapıyoruz ama o metni uygulamıyoruz. “Devlet” denilen yurttaşa hizmet için kurulu teşkilâta kutsallık atfediyoruz. İfade özgürlüğüne din, milliyet vs gibi soyut ve göreli kavramlar üzerinden kısıtlamalar koyuyoruz. Girişim eşitliğini, kamu elinden ihaleyle zenginleştirmeyle bozuyoruz. Vergi toplayamıyoruz. Meclisi işletemiyoruz. Ne yargı bağımsız, ne medya özgür. Fakültelere kıyım, belediyelere kayyum. Siz listeyi uzatabilirsiniz. Bakınız yine “demokrasi” demedim. Hele hassasiyet, kardeşlik, hoşgörü hiç demiyorum. Bezeme yapmayalım, tasarım yapalım. Cephe kaplama, dekorasyon konuşmayalım, statik hesabı, hendese konuşalım. Kendi cesedini sırtında taşıyan bir ülke görünümünden artık kurtulalım.

İlk olarak 1934’te piyasaya çıkan Tatra

Bizim yaptığımız arabanın camından belimize kadar sarkıp, elimizdeki ay-yıldızlı bayrağı sallayarak “Türkyaaa !!!” diye bağırmak ve gözlerimizi belerterek dönüp yüzlerine dik dik baktığımız cümle âlemin dehşete kapılarak, korku ve saygıyla bize alkış tutmasını beklemek. Oysa bakın, yukarıdaki “Tatra” marka otomobil henüz 1934’de Moravya’da tasarlanıp, üretilmiş. Moravya o zamanki Çekoslovakya’da, şimdi Çek Cumhuriyeti’nde. İlerlemecilik, aydınlanma, Batıcılık, özgürlükçülük: Hepsi tu-kaka oldu, en güzel duygular silindi gitti. Ama mevzu o değildi. Üzümün var pekmez, sirke yaparsın, komşun Gürcistan’ın şarap ihracatı senin 20, komşun Moldova’nınki senin olur 10 katın. 2020’de yerli üretim otomobilden söz edersin, yatırım-maliyet-pazarpayı-kâr analizini tutturmana olanak yok, işte 1936 model Tatra’nın zarafeti ve modernitesi yukarıda. Başları çevirtip, dönüp ardından bir kez daha gıptayla baktıracak olan Tatra kafasıdır. Bizim kafalar da yıl 2020 olsa da ancak koşup koşup gidip duvara tos vurmaya yarar.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI