Nefret dili ve AVM psikolojisi

Cumartesi, 9 Mayıs, 2020
Dinden etnik farklara, sınıf ayrımından coğrafi uzaklığa, kimlik tercihlerinden cinsel yönelime kadar insanları birbirinden ayıran her çatlak genişletiliyor, sorunları aşmaya değil mesnetsiz suçlamalara siyasi liderlik yapılıyor. Başka insanların (ülkelerin) yaşadığı acılar, empatinin değil sevimsiz kıyaslamaların hatta “oh olsun” seviyesine varan çirkinliğin kapılarını açıyor.

Dünyanın eskisi gibi bir yer olup olmayacağını tartışırken, eski -yani korona virüsü öncesindeki dünyanın- nasıl bir yere dönüşmüş olduğunu daha iyi idrak ediyoruz. Hepsi bildiğimiz, duyunca hiç hayret etmeyeceğimizi sandığımız sürüyle şeyin, bizi ve çevremizi nasıl biçimlendirdiğini, kuşattığını hatta ele geçirdiğini daha iyi anlıyoruz. Eşitsizlik, adaletsizlik ve yoksulluğun, zayıflıkları yüzünden azınlık muamelesi gören kocaman kalabalıkları nasıl çaresizlik kıskacına aldığını daha iyi görüyoruz. Eskiden en parasız memlekettekilerin çıkışsızlığını seyrederken, şimdi en paralı memleketlerdeki en parasızların nasıl ölüme mahkum edildiğini anlıyoruz. Yakın geleceğin çetin koşullarında kimlerin işinden, ekmeğinden ve belki de hayatından olmaya devam edeceğini tahmin ederken kalabalıkların fikri esaretinin derinliğini daha iyi görüyoruz. En sarsılarak fark ettiğimiz şey; zehirlenmiş, kirlenmiş, teslim alınmış zihinler ve bütün mantıki, vicdani zeminini kaybetmiş akıl yürütme biçimleri. İzolasyon şartlarında bunu en çarpıcı biçimde sosyal medyadan takip edebiliyoruz.

Bu şaşkınlığı yaşayanlardan biri de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres. Hayrete ve dehşete düşen bu insan, bitişinin 75’inci yılını idrak ettiğimiz 2. Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti olarak ortaya çıkan –yetersizlikleri bir yana- halen dünyanın en geniş örgütünün başında. Guterres, internet ortamında yabancı düşmanlığının yükselişe geçtiğini, sokaklarda Yahudi düşmanı komplo teorilerinin yayıldığını ve Müslümanlara karşı Covid-19 bağlantılı saldırılar meydana geldiğini belirtiyor. Göçmenlerin ve mültecilerin bir virüs kaynağı olarak suçlandıklarını ve sonra tıbbi tedavi göremediklerini anlatıyor. Yaşlıların en gözden çıkarılabilir grup olduklarına dair alçakça internet şakaları gördüğünü söylüyor. Gazeteciler, sağlık çalışanları, yardım çalışanları ve insan hakları savunucularının hedef alındığından bahsediyor. Salgınının yarattığı nefret ve yabancı düşmanlığı, günah keçisi bulma ve korku tüccarlığı tsunamisini durdurmak için topyekûn çaba çağrısı yapıyor. Hiçbiri yabancı, şaşırtıcı gelmiyor nedense. Daha fenası, galiba bunlar eskiye göre daha az mesele ediliyor.

Salgınının ardından kıtlıktan yoksullaşmaya, ekonomik buhrandan siyasi krizlere kadar çeşitli artçı şoklar bekleniyor. Hepsinin sırayla sahne alacağı, bazılarının şimdiden etkilerinin görülmeye başlandığı da ortada. Ancak BM Genel Sekreteri’ni bile teyakkuza sevk eden, bizim her gün sosyal medya akışında takip ettiğimiz en erken sonuçların, nefret dalgası şeklinde belirginleşmesi üzerinde ciddi kafa yorulması gereken önemli bir gösterge değil mi? Uzunca bir süredir ölçüsü kaçmış bencilliğin kucağına itilmiş, kendi sığ kimlik alanlarında yalnızlaşmış insanlık, “ölüm korkusunun” bu kadar yakınına geldiği anda bile, içine gömüldüğü bataklığı terk etmeyi düşünmüyor. Ne vicdanı ne imanı ne de insafı öne çıkıyor. Uydurulmuş, öğretilmiş, kışkırtılmış düşmanlıklar ve “yalan sebepler”, iftira mahsulü suçlular daha revaçta. İnsanların tür kardeşleriyle fiziki, sosyal mesafesiyle birlikte bütün bağları zayıflıyor. Makul/mantıklı neden sonuç ilişkileri kurarak ve hak ölçütüne göre iradi kararlar vermek yerine sürüklenmeye meyyal kalabalıklar, etkileme gücü olanların gösterdiği yöne doğru hareketleniyor. Popülist otoriterler sadece karmaşadan doğan yönetim fırsatlarını değil, sıradan kötülüğün sağladığı imkanları da kullanıyorlar.

Virüsün (salgının) adını koyarken bile ayrımcılık yapmaya çalışmak, kendi adamlarını iknada bile zorlanan komplolar uydurmak için niyetlerinden fazlasına ihtiyacı olmayan “etkili” aktörleri seyrediyoruz. Dinden etnik farklara, sınıf ayrımından coğrafi uzaklığa, kimlik tercihlerinden cinsel yönelime kadar insanları birbirinden ayıran her çatlak genişletiliyor, sorunları aşmaya değil mesnetsiz suçlamalara siyasi liderlik yapılıyor. Başka insanların (ülkelerin) yaşadığı acılar, empatinin değil sevimsiz kıyaslamaların hatta “oh olsun” seviyesine varan çirkinliğin kapılarını açıyor. “Yardım” (edebilmek) gösteriş, üstünlük veya güç kabul ettirmenin yarış alanına dönüşüyor. Yardımın yaygınlığı/etkinliği, kimin kontrol edebildiğinin önüne bir türlü geçemiyor. Tohumları ekilmiş, ilk birkaç hasadı yapılmış nefret ve düşmanlıklar, başıboş bırakılmakla yetinilmeyip yeniden köpürtülüyor. Yerel, ulusal ve küresel seviyede zaten yürürlükte olan gayri nizami mücadeleler, olağanüstülük koşullarında hız kazanıyor.

Aç kaldığını söyleyen birine “geber” yazan, açlık grevinde ölenin ardından “gebermiş” etiketi açanlar var. Gücü yetenin her şeyi yapmasına razı olanlar, teşvik edenler var. Beladan kurtulmaktan önce sahte suçlular yaratıp yargısız infaz peşine düşen bir vasat var. Ne ölüye ne diriye ne hayata ne acıya saygı duyan var. Bu kadar nefretin biriktirildiği ve galiba “yeni normalde” daha artacağı bir dünyanın, bir ülkenin hakimi olmanın kimin ne işine yarayacağı elbette çok tartışmalı. Ancak şimdi herkes, ellerindekileri ne pahasına olursa olsun korumaya odaklanmış durumda. Sonraya kalacak olanı düşünmeye kimselerin vakti yokmuş gibi. Artık aynı kalmayacak bir dünyanın neye benzeyeceği, onu biraz daha güzel yapabilmek için bir imkan olup olmadığını düşünmeden önce, salgının tuttuğu aynada bugünün aksini görmek daha sarsıcı. Örneğin AVM’lerin açılması tartışmasında sektör sözcüsü, “para önemli değil, zaten çok müşteri gelmez ama insanların psikolojisi için önemli” diyor. Yani şimdiye kadar normal olan, “AVM’ye intikal ile psikolojisini dengeleyen” bir kalabalıkmış. Böyle bir dengede duran psikoloji için fazla umutlu olmaya imkan yok. Başka bir psikolojik, ekonomik ve siyasi “normalleşme” mekanı/alanı, böyle bir dil ve akıl yürütme biçimi yaratılamazsa eğer.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI