YAZARLAR

Bu krizden fırsat çıkar mı?

Şimdi her türden eleştiri, uyarı ve taleplerin hepsini “nifak” saymayı mümkün kılacak, yeni bir “biz-onlar” parantezi açılmış durumda. Daha ileri önlem taleplerinin hepsi komplo arayışı olarak etiketleniyor. Yerel yönetimler -elbette muhalefette olanlar- “devlet” dışında tanımlanırken, “devletin birliği yani şahsım” şeklinde bir ifade normalleştiriliyor.

Ekonomik ve siyasi yönleri olan çok boyutlu krizler, ortaya çıktıkları koşullara ve zamana bağlı olarak herkesi farklı etkiliyor. Dünyada daha önce yaşadığımız küresel krizlerin çoğunda, ülkeden ülkeye, insandan insana değişen sonuçlar gördük. Kimse bu krizlerin dışında kalamadı belki ama tam olarak aynı şeyi yaşadıkları da söylenemez. Ülkeler, bölgeler seviyesinde de, sınıflar ölçeğinde de, tek tek insanlar için, hatta hayatın çeşitli yönleri açısından da durum böyle. Bu genel kurala rağmen, korona sürecinde meselenin ortak algılanışında tuhaf bir grafik yaşanıyor. Salgının çok hızlı biçimde (5-6 hafta içinde) bir dünya meselesi olacağı anlaşılınca, önce virüsün herkese aynı muameleyi yaparak “eşitlikçi” olduğu düşünüldü. Sonra, devletlerin-insanların etkilenme ve cevap üretme kapasiteleri yüzünden durumun “eşitlikle” yakından uzaktan ilgisi olmadığı fikri öne çıktı. Rakamlar belirginleştikçe ölüm oranlarından ekonomik etkilere kadar her şey ayrıştı. Ancak krize cevap kapasiteleri ne kadar farklı olursa olsun, salgının -başta sağlık sistemi olmak üzere- kapasite duvarlarını kolayca aşabileceği anlaşılınca, konu yeniden “herkesin başındaki ortak felaket” haline dönüştü. Virüsün saraylara kadar sızması, ünlülere ve meseleyi hafife alan siyasetçilere bulaşması, iddia edildiği gibi sadece yaşlıları öldürmediğinin anlaşılması işin rengini değiştirdi. Krizi “herkes için aynı” olarak tarif etmeye dönülmesinin bir diğer nedeni, yöneticilerin performanslarının sorgulanmasını önleme ihtiyacı.

Korona salgınının henüz tepe noktasına varmadığı, dünyanın henüz en kötüyü görmediği konusunda geniş bir mutabakat var. Salgın bir şekilde bitse veya kontrol altına alınabilse de etkilerinin ne kadar süreceğini kimse tam olarak kestiremiyor. Krize cevap verme kapasitesi bakımından, eldeki imkanların tek parametre olmadığı giderek daha net anlaşılıyor. Mesela sağlık sisteminin çürüklüğü yanında, ekonomik kapasite açısından daha avantajlı olabileceği düşünülen ABD’nin, en ağır ekonomik hasarı alacak ülke olabileceği söyleniyor. Buna karşılık salgının ilk darbesini yiyen Çin’in, beklenenden hızlı toparlanmasının mümkün olduğu değerlendiriliyor. Büyük bir karmaşa ve belirsizliklerle ilerleyen süreç, öngörülerin çok sık değiştirilmesine yol açıyor. Giderek daha da artması beklenen bu dalgalanma, sorunun algılanma biçimini de, tariflerini de değiştiriyor. Türkiye’deki iktidarın da çok kısa bir zaman aralığında meseleyi tarifte sert dönüşler yapmak zorunda kaldığını izledik. Önce mesele başkalarının sorunu olarak ele alındı; “biz farklıyız, bizi etkilemez” denildi; hatta fırsatlardan söz edildi. Sonra cevap verme kapasitesini abartan “biz virüsten güçlüyüz” sloganı kullanıldı, buna “biz bize yeteriz” eklendi. Yavaş yavaş “herkesin başındaki ortak bela”, “bütün ülkeleri çökerten kriz” teması yürürlüğe girdi. Şimdi ise “İyimserlik tutmadı, suçlamaya dönüş başladı” başlıklı yazıda işaret etmeye çalıştığım, savunmadan saldırganlığa dönen bir iletişim stratejisi devreye giriyor.

İktidarın CHP’li büyükşehir belediyeleriyle yaşadığı kampanya gerilimi, üst üste oturan iki siyasi ihtiyacın izlerini taşıyor. Öncelikle iktidar, krize cevap verme kapasitesi ve cevap öncelikleri açısından giderek büyüyen sıkıntıları yüzünden, meseleyi hızla siyasileştirmeye ihtiyaç duyuyordu. Ekonomik krizde ve Suriye meselesinde olduğu gibi -dış düşman ve onların destekçisi içerdeki hainler üzerinden- teyakkuza geçirilememiş tabanını hareketlendirmesi ve dikkati kendi sorumluluklarından uzaklaştırması, en bildiği baş etme stratejisini meseleye uyarlaması gerekiyordu. İkincisi, ekonomik çarkların -ki iktidar bunlar üzerinde duruyor- çevrilmesinde ortaya çıkacak acil sorunlar, açık bırakılmış siyasi hesapların hızlıca kapatılmasını gerektiriyordu. Krizin niteliğinden dolayı hızla inisiyatif alabilecek yerel yönetimlerin -ve bu sayede hareketlenebilecek muhalefetin- önünün acilen kesilmesi ihtiyacı doğdu. Bu iki ihtiyaç, meseleyi toplumsallaştırıyormuş havasında bir siyasileştirme ve siyasi zarar yönetimine geçme şeklinde formüle edildi. Hiçbir veriyle doğrulanmayan “dünyadaki diğer ülkeler arasında daha iyi bir durumdayız” iddiasının, hızla tırmanan olumsuz tabloyla kullanılamaz olmasının hemen öncesinde, yardım kampanyası bir fırsat gibi görüldü. Salgın önlemleri konusunda da yapıldığı gibi, yine sorumluluğu millete yükleyerek yaratılan toplumsallaştırma görüntüsüyle avantaj üretmek istendi. Diğer taraftan cevap kapasitesinin yetersizliğini daha görünür hale getirecek alternatif hamlelerin önü kesilecek hatta bu gerilim sayesinde bir de suçlama/kutuplaştırma zemini yaratılabilecekti. Yani mecburiyet ve fırsat üst üste geldi.

Önlemler paketinin de çıktığı kriz zirvesine, sadece AKP yöneticilerini çağıran; her gün kayıplar vererek mücadeleyi yürüten sağlık çalışanlarının meslek örgütlerini muhatap almayan; dağıtılan yardımlara aceleyle makam forsu bastıran iktidar, daha önceki sorunlarda olduğu gibi yine biat koşuluna bağlanmış bir “toplumsal birlik” tarif ediyor. Sorunu “siyaset üstü” ilan edip, herkese itirazı yasaklayan bir “toplumsallaştırma” iddiası, önemli bir kalabalığın seçtiği aktörleri yok sayan, hatta suçlayan bir siyasileştirme ile gölgelendi. CHP’li belediyelerin başlattıkları yardım kampanyalarının hesapları bloke edildi. İçişleri Bakanı, “ben devletim, işkillenirim” dedi. Cumhurbaşkanı, “83 milyonun kampanyasının dinamitlenmesine izin vermeyiz” dedi. Bu sözleri de kendi partisine mensup belediye başkanlarıyla yaptığı toplantıda söyledi. CHP’li belediyeleri üzerlerine vazife olmayan işler yapıp, “devlet içinde devlet” olmakla suçlarken, kendi başkanlarına yoksullara yardım talimatı vermeyi de ihmal etmedi. Salgına dönük yeterli önlemlerin alınmaması, bazı önlemlerin gevşek uygulanması, krizin ekonomik etkileri için çok dar kayırmalarla yetinilmesi, iktidarın önüne getirilen bazı eleştiriler. Tablo ağırlaştıkça yeni başlıklar da eklenecek. Şimdi her türden eleştiri, uyarı ve taleplerin hepsini “nifak” saymayı mümkün kılacak, yeni bir “biz-onlar” parantezi açılmış durumda. Daha ileri önlem taleplerinin hepsi komplo arayışı olarak etiketleniyor. Yerel yönetimler -elbette muhalefette olanlar- “devlet” dışında tanımlanırken, “devletin birliği yani şahsım” şeklinde bir ifade normalleştiriliyor.

Bütün bu gelişmeler, iktidarın “krizden fırsat yaratma” refleksinin yeniden harekete geçmesi şeklinde yorumlanıyor. Krizin ilk günlerindeki kayyım uygulamaları, acele imar değişiklikleri, Kanal İstanbul gibi sorunlu ihalelerde hız kesilmemesi bu şüpheyi güçlendiren unsurlar. Ekonomik pakette “keyifleri” korunanlar ve “çarkların dönmesi” önceliği de; iktidarın lütuf ve kayırma döngüsünü, itaat sopasına dönüştürme niyetini gösteriyor. “Biz bize yeteriz” kampanyasına “bağış” toplama pratikleri, dağıtımında kullanılan etiket önemli işaretler. Tüm bunlar kurumsallaşma zorlukları yaşayan “yeni sistemin” kökleşmesi için krizin fırsat olarak kullanılabileceği düşüncesini güçlendiriyor. Bu görüş, Gazete Duvar’da yayınlanan Doç. Dr. Daphne Halikiopoulou’nun yazısında ifade edilen -ve pek çok siyaset bilimci tarafından paylaşılan- dünyadaki olası trendle de uyumlu: “İnsanlar özgürlüklerini kolektif güvenlikleri için mübadele etmeye razıdırlar. Ama bu rızayı ne zamana kadar sürdüreceklerdir?” Popülist liderleri açığa düşürürken otoriterliği yükselten bu “mübadele”, alıntının son cümlesindeki soruda altı çizildiği gibi, endişe içindeki kalabalıkların çare arayışı ve buna verilebilen cevaplarla ilgili. Olmayan çözüm üretme ve kurumsal kapasitesini otoriterlik fırsatçılığıyla telafi etmek isteyenler, hiç beklemedikleri bir tepkiye de hazırlıklı olmalı. Berbat bir kriz yönetimi sergileyen Trump’ın desteğini artırmış olmasına da bu pencereden bakılabilir.


Kemal Can Kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR