Nur Betül Çelik
Nur Betül Çelik

Otorite mi dediniz?

Cuma, 14 Şubat, 2020
Otorite, bir kere bir grup insanın eline verildiğinde nasıl olacak da tüm bir topluluğun elinde olan ve rıza gösterenlerin kurucu rolünün olduğu bir şey olarak kendini devam ettirebilecektir? Otorite bir kez bir gruba verildiğinde o grubun manipülasyonuna açık hale gelir, böylece gerçekte ait olduğu topluluğa bağımsız bir yapıya bürünür. Demokrasilerde seçimler, ideal olarak seçmenin iktidar üzerinde kontrolünü sağlamaktadır; fakat pratikte durum böyle değil.

Şubat ayının başında TÜİK ülkemizin yeni nüfus istatistiklerini açıkladı. Buna göre, nüfusumuz 2019 yılı sonu itibariyle 83 milyon 154 bin 997 olmuş. Çalışma çağı kabul edilen 15-64 yaş aralığında ise 56 milyon 392 bin kişi varmış. 65 yaş üzerindeki 7 milyon 550 bin kişiyi buna ekleyecek olursak erişkin nüfusumuz 63 milyon 942 bin oluyor. Dile kolay ama akla ziyan sayılar… Sizi bilmem ama ben bu büyüklüğü hayalime sığdıramıyorum.

Yeni nüfus istatistiklerinden haberdar olduğum gün aklıma bir soru takıldı. Aslında sorudan ziyade ona eşlik eden tuhaf şaşkınlık hissinin her geçen gün derinleşmesi ilginç. Sorum o şaşkınlığı da tarif ediyor: Nasıl oluyor da bu kadar çok insan, iradelerini tek bir kişiye teslim edebiliyor? Nasıl oluyor da bu kadar çok insan, kendi başlarına gelenlerin çaresinin gene kendi ellerinde olduğunu kavrayamaz? Yoksulluğa razı olmaktan, nedeni belirsiz, akıllara seza bir savaş kapıdayken sınırlarımız dışındaki, üstelik komşumuza ait topraklarda bulundurduğumuz askerlerimizden ölüm haberleri gelirken buna seyirci kalmaya; yaygın bir adaletsizliğin mağdurlarıyken yüksek sesle adalet istemekten kaçınmaktan göz göre göre bizi doğal olayların felaketlere dönüştüğü koşullara mahkum eden politikalara itiraz bile edememeye kadar sayısız sorun karşısında bu kadar atalet nedendir? Bunca insan neden kavrayamaz, kavrasa bile neden harekete geçemez? Neden özgürlükleri birer birer elinden alınırken bekler, bekler, bekler? Soruyorum şaşırıyorum; şaşırıyorum soruyorum… İdeoloji çalıştığım bunca seneye rağmen hala bu sorunun yanıtını arıyor olmaya da ayrıca şaşıyorum.

Değişim Godot gibi… Bekledikçe gelişi erteleniyor. Belki de hiç gelmeyecek. Zaten neye benzediği de meçhul. Sistem veya yapı belirliyor da ondandır bu suskunluk, bu üzerine ölü toprağı serpilmişlik demek içimden gelmiyor. Yapının gücünü abarttığımızda geleceğimizin belirlenmiş olduğu düşüncesinin içerdiği kaderciliğe, belirlenimciliğe kendimizi teslim etmiş oluyoruz çünkü. Bana göre, yapının, yani bütünün, gücüne inancın kaderimizi aşkın bir iradenin belirlediği düşüncesinden pek farkı yok. Oysa her birimiz nüfus sayımlarının sayıya indirgediği bu çokluğun parçasıyız. Her birimizin kendimize ait bir alanımız var. Fiziksel olarak bir yer tutuyoruz; mekanda bir küçük noktayız ama o noktadan fazlasıyız aynı zamanda. Her nokta bir diğerine bağlanıyor, sanki hepsi birbirine doğru akıyor ya da birbirinden kaçıyor. Bireyler olarak ilişkilerimizle o bütünü var ediyoruz, ilişkisellikle var ettiğimiz o bütünse bizden bağımsızlaşarak bir anlamda diyalektik olarak bizi yeniden üretiyor, değiştiriyor. Amacı, türü, yeri ne olursa olsun ilişkiler sonuçlar yaratıyor.

İlişkiler, nüfusu, kitleyi, kalabalığı ortaklaşmalara dönüştürüyor. Toplulukları oluşturuyor. Her birimiz farklı amaçlar için özgür irademizin seçimleri doğrultusunda eyliyoruz. Amaçlarımız çoklu. Çoklu amaçlar, ortak girişimlere duyduğumuz ihtiyacın da kaynağı.

Quentin Lauer, S. J., Hegel’in diyalektik yöntemi üzerine yazdığı felsefi denemelerinden birinde günümüz dünyasında otoritenin anlamını tartışmış(i). Yazı, beni hala şaşırtan paradoksu aydınlatan ipuçları içeriyor. Lauer, çoklu amaçların ortaklaştığı durumlarda bu ortak amaç için birlikte eyleyebilmek için otoriteye ihtiyaç duyulduğunu söylüyor. Diğer bir deyişle, otorite çoklukta-birliği sağlar. Çoklukta-birlikten kasıt uyumlu eylemdir. Yazara göre bu eylem kendiliğinden ortaya çıkmaz. Eylem ancak uyumlu hale getirildiği ölçüde uyumludur. Otorite denilen şeyse bu uyumlaştırma ilkesidir. Otorite eyleme rehberlik eder, onu belirler. Aynı zamanda kendisi de bir eylemdir. Bu tarz bir kavrayış, açıktır ki geleneksel yorumdan farklıdır. Geleneksel yorumda otorite, ‘bazılarının, örneğin bir kişinin, çoğu kez yönetici konumunda olanın, diğerlerinin eylemini belirleme niteliği’ olarak anlaşılır. Sonuç olarak, bu anlayışta otorite topluluğun kendi kendini belirleme kapasitesi olarak görülmez, tersine topluluktan ayrışmış bazılarının ellerinde tuttukları, çeşitli yollarla kullandıkları bir nitelik halinde tarif edilir. Böylece otorite, tek yönlü olarak bir kişiden veya bir gruptan diğerlerine doğru yayılan bir güç veya kapasite kullanımından ibaret hale gelir. Bugün otoriterleşme dediğimizde aklımızdaki tam da bu tek yönlülüktür; başka bir deyişle gücün, iktidarın sahibinden ona tabi olan doğru akışının önündeki engellerin, sınırların aşılmasıdır. Oysa otorite topluluğun kendisine ait olduğunda anlamlı bir kuruculuğa sahip olacaktır. Kendi üzerinde, kendisi için uygulananın verdiği karşılıktan bağımsız bir oluşumu yoktur otoritenin. Kısacası kendinden menkul değildir. Diğer bir deyişle, üzerinde otorite uygulananın varlığı, uygulamalara verdiği tepki bu ilişkiyi oluşturucu bir role sahiptir.

Bu noktada pratik bir sorundan bahsetmek gerekiyor. Bu sorun, beni hala şaşırtan paradoksa bu kez otorite açısından baktığımızda belirginleşiyor. Şöyle açıklayayım: Otorite, bir kere bir grup insanın eline verildiğinde nasıl olacak da tüm bir topluluğun elinde olan ve rıza gösterenlerin kurucu rolünün olduğu bir şey olarak kendini devam ettirebilecektir? Otorite bir kez bir gruba verildiğinde o grubun manipülasyonuna açık hale gelir, böylece gerçekte ait olduğu topluluğa bağımsız bir yapıya bürünür. Demokrasilerde seçimler, ideal olarak seçmenin iktidar üzerinde kontrolünü sağlamaktadır; fakat pratikte durum böyle değil. Devletler büyüdükçe, iletişim araçları, medya çoğalıp geliştikçe topluluğun ‘bilgilenmiş kontrolü’ ortadan kalkıyor. Bunun yerini otoritenin tek yönlü genişlemesi alıyor.

Otoritenin gerçekte her kalabalığın topluluk olabilmesi için bir ihtiyaç olduğunu düşünebiliriz. Neden peki? Birlikte yaşamak, ancak amaçta ortaklaşmak, eylemde birlik olmakla bir topluluk yaşantısı halini alabildiği için sanırım. İnsanın ancak tek başına yaşayabildiği durumlarda bağımsızlığın bireysel olduğu söylenebilir. Oysa insanın Rousseau’nun doğal durumunda kendine yeten, başkasına gereksinim duymadan kendi yalnızlığında var olabilen soylu vahşisi olarak insan ya tarihin öncesinde kalmıştır ya da ancak bir kurgudan ibaret olabilir. Modern toplumda asla yalnız kalmayan bireyin bağımsızlığı, başkalarının bağımsızlığıyla sınırlıdır. Aynı şekilde bağımsızlık ancak topluluğun otoritesiyle sınırlandırıldığında anlamlıdır. Bu sınırlama tek taraflı değildir. Otoriteyle bağımsızlık arasında birbirlerini oluşturucu, ancak paradoksal, bir diyalektik ilişki mevcuttur. Otoritenin uygulanması ile yönetilenin rızası arasındaki diyalektik gerilim sayesindedir ki hem otorite hem de özgürlük aynı anda var olabilir. Otoritesiz (otorite tarafından sınırlandırılmamış) özgürlük olamayacağı gibi özgürlük tarafından sınırlandırılmayan bir otorite de olamaz. Her ikisi birbirlerini sınırlayarak var ederler.

Tek bir kişiye bütün gücü devrederek bu gücün nasıl kullanıldığını denetleme özgürlüğünden vazgeçen bir topluluk için söylenecek tek şey, onun kendi geleceğini belirleme, ortak bir eylem oluşturma iradesinden, yani bir kapasite olarak kendi otoritesinden de tümüyle vazgeçmiş olduğudur sanırım. Yazık!


(i) Quentin Lauer, S. J., (1977) “Authority in the Contemporary World”. Essays in Hegelian Dialectic içinde. New York: Fordham University.


Nur Betül Çelik kimdir?

Ankara’da doğdu ve yetişti. 1978’de Cebeci Kampüslü oldu, 1986 yılında asistan olarak girdiği Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden Barış Akademisyeni olduğu için 7 Şubat 2017 tarihli 686 no.lu KHK ile haksızca ihraç edilişine kadar da öyle kaldı. Yükseköğretim Kurulu bursuyla gittiği İngiltere Essex Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden, 1996 yılında, “Kemalist Hegemony: From Its Constitution to Its Dissolution” başlıklı teziyle doktora derecesini aldı. Kemalizm, hegemonya, söylem kuramları, politik ontoloji alanlarında makaleleri, İdeolojinin Soykütüğü I: Marx ve İdeoloji başlıklı bir kitabı var. Ayrıca Ernesto Laclau’nun Popülist Akıl Üzerine başlıklı kitabını çevirdi. Metodoloji, bilim felsefesi, postyapısalcılık, ideoloji kuramları, söylem kuramları, siyasal düşünce alanlarında çok sayıda ders verdi. İhraç sonrasında ADA (Ankara Dayanışma Akademisi) Kitaplığı bünyesinde iki arkadaşıyla birlikte Türkiye Siyasetinde Popülizmin İzini Sürmek başlıklı bir kitap çalışmasının hazırlıklarını sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI